Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
4/4/2009 · Kategori: Reddiyeler

Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
Bu yazılarımızdan etkilenerek yanlış inançlardan Tevbe edenler ve yanlış insanlardan uzak duranlar olabilir ümidiyle bu reddiyelerimizi İnşâallâh sürdüreceğiz.
Sizden beklentimiz dikkatle ve insafla muhakeme etmeniz, bu yazımızın okunması hususunda iyiliği emretmeniz ve bu ilmî reddiyeleri yaymak dışında hiçbir şahsa hakaret ve nefretle dilinizi ve kalbinizi meşgul etmemenizdir.
Bizleri Kur’ân-ı Kerîm’e inanan ve buyurduklarını tahrife yeltenmeyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten kılan Allâh-u Te‘âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlardan ve: “Benim ve ashâbımın sahip bulunduğumuz Cemaat inancından bir karış ayrılan kişi, muhakkak İslâm ipini boynundan çıkarmış olur” (Tirmizî, no:2641, 2863,) buyuran Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ve Cemaati temsil eden ashâbına sınırsız salât-ü selâmdan sonra!
Bu ayki yazımız yine Ehli Sünnet müdâfaası ve Ehli Bidat reddiyesi kapsamında Mustafa İslamoğlu’nun Kur’an mealine ve tefsirine soktuğu bir bidati, bir tahrifi ve bir inkârı eleştirmek üzerine olacaktır.
Tabi şunu sizlerle paylaşmak isterim ki; bizim, kişilerin şahsiyetine hakaret ve bazı kimselerden nefret gibi bir seciyemiz bulunmamaktadır. Zaten dînimiz de bize bu tür ahlâkı yasaklamaktadır. Biz ancak kişilerin yanlış bulduğumuz fikirlerini ilmî cevaplarla reddetmeye ve insanların bu yanlışlara inanarak îmandan çıkmamalarına gayret etmeye yönelik faaliyetler içerisinde olabiliriz. Zaten bundan başka bir şey düşünmeye bile vaktimiz yoktur.
İnkârın îmanla, dalâletin de hidâyetle yer değiştirmesi neticesinde İslâm’a giren bir kâfire ve yola gelen bir dalâlet sahibine karşı fikrimizi ve tavrımızı değiştirmemiz bize emrolunduğuna göre, bidatten sünnete ve firak-ı dâlleden Ehl-i Sünnete dönen bir kimseye de aynı muameleyi revâ görürüz ki, bu da bizim kimseye karşı şahsî ve nefsî bir nefret ve adâvet taşımadığımızın en büyük göstergesidir.
Fakat şunu insafla düşünerek bize hak vermeniz gerekir ki, itikadımıza göre Ehl-i Sünnet dışı bulduğumuz bir kişinin, insanı dinden çıkaracağına kanaat getirdiğimiz görüşlerinin Ehl-i Sünnet mensupları arasında, bilgisizlik ve seçici olmamak nedeniyle kabul gördüğünü müşahede etmemize rağmen, bu kardeşlerimizi bu yanlış inançlara uymamaları hususunda uyarmamamız, inançlarını bizden duydukları ilimlere emânet eden sevenlerimize karşı büyük bir hıyânet olmaz mı ve bu kıyamet gününde büyük bir vebâli mûcib olmaz mı?
Bir çukura doğru gittiğini gördüğümüz görme engelli bir kişiyi uyarmamaktan ve elinden tutup selâmet yoluna iletmemekten daha büyük bir vicdansızlık olabilir mi?
İşte biz arz-ı ekber günü: “Yâ Rabbi! Biz doğru bildiklerimizi bildirdik ve kötülükten nehyettik, ama herkes bizi dinlemedi. Elimizde olmayan şeyler sebebiyle bizi muâhaze etme” diyebilmemiz için, bir de bu yazılarımızdan etkilenerek yanlış inançlardan tevbe edenler ve yanlış insanlardan uzak duranlar olabilir ümidiyle bu reddiyelerimizi inşâallâh sürdüreceğiz.
Sizden beklentimiz dikkatle ve insafla muhakeme etmeniz, bu yazımızın okunması hususunda iyiliği emretmeniz ve bu ilmî reddiyeleri yaymak dışında hiçbir şahsa hakaret ve nefretle dilinizi ve kalbinizi meşgul etmemenizdir.
Bugünkü reddiye konumuz, İslamoğlu’nun Ye’cûc ve Me’cûc mevzuundaki bâtıl fikirleri Kur’ân-ı Kerîm meâline dahil etmiş olmasıdır.
Şöyle ki: İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur’an-Gerekçeli Meal-Tefsir” namındaki kitabının birinci cildinin 575. sayfasına denk gelen Kehf Sûresinin 94. âyet-i kerîmesinin notunda şu ifadelere yer vermiştir:
“Ye’cûc ve Me’cûc’e helâki hak eden tüm toplumlardan söz edilen bir pasajda daha değinilir (21:95-96). İkisi birlikte düşünüldüğünde, Ye’cuc ve Me’cuc’un belli bir zaman ve mekana has mahdut ve belirli bir topluluk olmadığı, her zaman ve mekânda ortaya çıkan yıkıcı ve tahripkar güçleri temsil ettiği anlaşılır. Ye’cûc ve me’cûc isimlerinin manaları ve ayrıntılı bir tahlil için 21:96’nın notuna bkz.”
Kendisinin bu konudaki görüşlerini imla hatalarına ve yazım çelişkilerine dahi riayet ederek hiçbir noktasını bile değiştirmeden naklettikten sonra, şimdi de havale ettiği notu yani Enbiyâ Sûresinin 96. âyet-i kerîmesinin dipnotunun bir bölümünü zikredelim:
“Musa Carullah’ın dediği gibi Ye’cûc-Me’cûc yeryüzünün her tarafında, her millette, her çağda bulunabilir. Kur’an’da, bunların cinsiyetleri, zaman ve mekânı sınırlanmamıştır. Günümüz itibarıyla askeri ve ekonomik gücüyle bütün yeryüzünü işgal etmiş olan egemen küresel güçler en dehşetli anlamıyla Ye’cûc ve Me’cûc’turlar.”
Evvelâ İslâmoğlu’nun, görüşünü benimseyerek kendisinden nakil yaptığı bu kişiyi tanıyalım:
Mûsâ Cârullah, (1875-1949) yılları arasında yaşamış, bir çok yanlış fikirleri olan bir şahıstır. Onun, insanı dinden çıkaracak tek fikri bu değildir. Nitekim kendisi dinler tarihi araştırmalarının önemine temas sadedinde, dinlerden söz ederken birine hak, diğerine bâtıl demekten sakınmanın ve her dine saygı göstermenin gereğine inanmıştır. “Rahmet-i İlâhiyye Burhanları” adlı eserinde, âhirette daimi azabın İlâhî rahmete uygun olmayacağını ve İlâhî rahmetin herkesi kapsadığını söyler. (Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, 31/215)
Onun bu görüşlerinden anlaşıldığına göre; İslâm için hak, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi bâtıl dinler için bâtıl demekten sakınılması gerekiyormuş. Allâh-u Te‘âlâ nezdinde hak olan tek dînin İslâm olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in sarih ifadesiyken, bize Allâh’ın hak dediği şeye hak demekten sakınmamız gerektiğini öğütleyen ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde kâfirlerin azabından bahsedilirken sadece “Sonsuz azapta kalacakları” mânâsını ifade eden “Hâlidîne” tabiriyle yetinilmeyip, tekid için peşisıra “Ebedâ” lafzı zikredildiği halde, Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisine yakıştırdığı gazap ve azap sıfatlarını Allâh’a yakıştıramayarak sonsuz azabı inkâr etmek suretiyle, kâfir olan bir adamın görüşünü bir Kur’ân meâlinde nakletmek bile büyük bir cinayetken, üstelik bu kişinin bir çok âyetin müfâdını inkâra götüren bir dalâlet ifadesini, muhakemeye bile tâbî tutmaksızın kabule şâyân tek bir görüşmüş gibi hikâye etmek, elbette ki İslâm toplumuna yapılacak en büyük hainlik olmuştur.
Oysa Ye’cûc ve Me’cûc kavimlerinin, Zülkarneyn’in yolculuğu sırasında uğradığı belli bir mıntıkada bulunan iki dağın arasına demir parçaları ile kurşun kullanarak yaptığı muhkem bir seddin arkasında bulunan iki ümmet oldukları, kıyamete yakın vaat edilen zaman gelinceye kadar o seddi delemeyecekleri ve insanlara zarar veremeyecekleri Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirtilmiştir.
Nitekim Allâh-u Te‘âlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Sonra yine o (Zülkarneyn doğuyla batı arasında, doğudan kuzeye doğru üçüncü bir yola girerek maksadına ulaştıracak) başka bir sebep izledi. Nihâyet (aralarına sed yapacağı) o iki dağın arasına ulaştığı zaman onların önünde öyle bir toplum buldu ki, onlar (dillerinin garipliği ve akıllarının kıtlığı yüzünden) hiçbir söz anlamaya yanaşmıyorlardı. (Oranın halkı) dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc (isimli iki kabilenin mensupları) bu toprakta (katliâm, tahribât ve ekinleri telef etmek suretiyle) fesat çıkaran kimselerdir. Bizimle onlar arasında (bize saldırmalarını engelleyecek) bir sed yapmana karşılık sana bir vergi versek nasıl olur?” (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) onlara cevâben) dedi ki: Rabbimin beni içerisinde yerleştirmiş bulunduğu (mallar, mülkler, sebepler ve alet-edevât gibi gerekli) şeyler (sizin bana teklif ettiğiniz ücretten) daha iyidir. Öyleyse siz bana (parayla değil de,) bir kuvvetle (; insan gücü ve güzel sanat becerisiyle) yardım edin de sizinle onlar arasında (istediğinizden daha) sağlam bir sed yapayım! (Hadi) bana büyük demir parçaları getirin!” (Onlar da dediğini yaptılar. Böylece o yavaş yavaş demir kütlelerini dizmeye başladı.) Nihâyet (dağların) karşılıklı iki kenarın arasını düzlediğinde: “ (Körüklerle demir parçalarına) üfleyin!” dedi. (Onların üflemesi) netice(sin)de onu (kızgın) bir ateş hâline çevirince (ilgililere): “Getirin bana da, onun üzerine erimiş bir bakır dökeyim!” dedi. (Onlar söylenenleri harfiyyen yapınca, o sed iyice lehimlenerek sert bir dağ haline geliverdi. Derken Ye’cûc ve Me’cûc gelip, onu delmek ve üstüne tırmanmak istedilerse de) artık onlar onun üstüne çıkmaya da güç bulamadılar, onu azıcık delmeye de en ufak bir imkân bulamadılar. (Bunun üzerine Zülkarneyn (Aleyhisselâm)) dedi ki: “İşte bu (seddi yapmaya muvaffak olmam), Rabbimden (kullarına karşı) büyük bir rahmet (eseri)dir. Ama (kıyamete yakın o sed ardında kalan Ye’cûc ve Me’cûc’un insanlara musallat edilmesi hakkında) Rabbimin vaadi(nin gerçekleşme zamanı) gelince O onu yerle bir edecektir. Zaten Rabbimin vaadi dâima (yerini bulacak) bir hak olmuştur. İşte o (seddin arkasından çıkacakları) gün (aralarında vukû bulacak izdiham nedeniyle) Biz onların bir kısmını diğer bir kısmın içerisinde deniz dalgası gibi çarpışmakta olduğu halde bırakmışızdır. Derken sûr içerisine üfürüldü de, artık Biz onları (hesap ve ceza için) tam bir toplayışla cem ettik!” (Kehf Sûresi:92-99)
Diğer bir âyet-i kerîmesinde de onların şu anda dünya halkı içerisinde fesat çıkaramadıklarını, ama vakti gelip sedleri delinince süratlice her tarafa yayılacaklarını beyan sadedinde şöyle buyurmuştur:
“(Hakkı bildikleri halde onda birleşmeyen kâfir milletlerin helâkleri böylece sürüp gidecek,) nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (seddi) açılınca ki, onlar (dağ ve tepe gibi) her yüksek yerden (inerek, ekinlere ve canlılara saldırmak üzere) süratlice koşacaklar!” (Enbiyâ Sûresi:96)
Ye’cûc ve Me’cûc hakkındaki hadîs-i şerîfleri konu edecek olursak bunlar ciltler dolusu kitaplara mevzu olacak kadar fazladır.
Ama bunları özetleyerek konumuzu aydınlatmaya yeterli olacak bir kısmını zikredecek olursak:
“Ye’cûc ve Me’cûc Âdemoğullarından iki kabilenin ismidir. Kıyâmete yakın Îsâ (Aleyhisselâm) inerek Deccal’ı helâk ettikten sonra Zülkarneyn’in bina ettiği sed açılarak, Ye’cûc ve Me’cûc kavimleri dağ ve tepe gibi yüksek yerlerden akın ederek insanlara karışacak ve her şeyi yiyip içmeleri üzerine göller dahî kuruyacak, neticede büyük bir kıtlık baş gösterecektir. Sonra Îsâ (Aleyhisselâm)ın duasıyla boyunlarına musallat olan deve kurduyla top yekûn helâk olacaklardır, leşleri dünyâyı doldurunca Îsâ (Aleyhisselâm)ın duasıyla Allâh-u Te‘âlâ, uzun boyunlu develere benzeyen birtakım kuşları göndererek o leşleri dilediği yerlere attıracaktır. Daha sonra Allâh-u Te‘âlâ’nın göndereceği yağmurlarla yeryüzü onların pisliklerinden yıkanacaktır. Sonunda Allâh-u Te‘âlâ yeryüzünü cennet gibi yeşertecek ve Îsâ (Aleyhisselâm)ın beraberinde olan tüm müminlerin durumları düzelecektir.”
(İbni Mâce, Fiten: 33, no: 4075-4077, 2/1358; Tirmizî, Fiten: 59, no: 2240, 4/510)
Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) sed hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ye’cûc ve Me’cûc her gün onu kazarlar, tam delmeye yaklaştıklarında başlarındaki yetkili: ‘Dönün, yarın onu delersiniz’ der. Ama Allâh-u Te‘âlâ onu eskisi gibi sağlam şekle döndürür. Nihayet müddetlerinin sonuna ulaşıp Allâh onları insanlara musallat etmek istediğinde görevlileri: ‘Dönün, yarın inşâallâh onu delersiniz’ der. Döndüklerinde onu, bıraktıkları hâli üzere bulurlar ve onu delerek insanlara saldırırlar, bütün suları içerler, insanlar onlardan kaçmaya başlar. Bunun üzerine oklarını göğe doğru atarlar, onlar kana bulanmış halde kendilerine geri dönünce kibir ve kasvetlerinden dolayı: ‘Yer ehline galip geldik, göktekileri de mağlup ettik’ derler. O zaman Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine, enselerine yapışan bir kurt musallat eder de böylece onları helâk eder.”
(Ebû Ya‘lâ, no:6436; Hâkim, el-Müstedrek: 4/488; Abdürrezzâk, el-Musannef, 2/28,29; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:10632, 16/369; Tirmizî, no:3153; İbni Mâce, no:4080; İbni Hibbân, no:6829)
Ebu’z-Zâhiriyye (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müslümanların kıyamete yakın çıkacak fitnelerden sığınağı Dimeşk’tir, Deccal’dan sığınakları Beyt-i Makdis’dir, Ye’cûc ve Me’cûc’den sığınakları ise Tûr Mescidi’dir.”
(İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/324, 325, 12/191)
Zeyneb binti Cahş (Radıyallâhu Anhâ) şöyle anlatmıştır: Bir gün Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yüzü kızarmış vaziyette uykusundan uyandı.
Bir yandan da şöyle diyordu: “Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur, çok yaklaşan bir şerden dolayı vay Arapların başına gelecek olanlara! Bu gün Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinden şu kadar (az bir miktar) açılmıştır.”
(Buhârî, no:3346, 3598, 7059, 7135; Müslim, no:2880)
Ebû Sa‘îd el-Hudrî (Radıyallâhu Anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ye’cûc ve Me’cûc açılacak, onlar Allâh-u Te‘âlâ’nın: ‘Her yüksek yerden boşalıyorlar’ buyurduğu gibi, insanlara musallat olacaklar, Müslümanlar onlardan kaçarak şehirlerine ve kalelerine çekilecekler, hayvanlarını bile yanlarına toplayacaklar. Ye’cûc ve Me’cûc yeryüzünün sularını içecekler, bir nehre uğradıklarında onu kupkuru bırakacaklar, arkalarından gelenler: ‘Bir zamanlar burada su vardı’ diyecekler. İnsanlardan özel sığınaklara girmeyen kimse kalmayınca onların sözcüsü: ‘İşte yer halkından kurtulduk, şimdi gök ehli kaldı’ diyecek…”
(Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:11731, 18/256; İbni Mâce, 4079; Ebû Ya‘lâ, 1144, 1351; Taberî, 15/399; İbni Hibbân, no:6830; Hâkim, el-Müstedrek: 2/245, 4/489)
Kıymetli okuyucularımız! Takdiri size bırakıyoruz.
Bu iki kavmin kimlikleri, Zülkarneyn’in seddi arkasında yaşadıkları, kıyamete yakın Allâh-u Te‘âlâ’nın parçalamasıyla sed açılarak insanlara musallat olacakları, onlardan kaçanların Tur dağına sığınacakları ve Îsâ (Aleyhisselâm) indikten sonra onun duâsıyla helâk edilecekleri bunca âyet-i kerîme ve mânen mütevâtir olan sahih hadîs-i şerîflerde şüpheye mahal bırakmayacak sarih ifadelerle anlatılmışken, bu iki kavmin belli bir cinsiyetle, zaman ve mekânla kayıtlı olmadığı ve hâli hâzırda dünya üzerindeki tüm teröristlerin ve tahakküm gücünü elinde bulunduran siyâsi ve ekonomik güçlerin Ye’cûc ve Me’cûc olduğunu söylemek, Kehf Sûresinin âyetlerinde zamanı ve mekânı, yapım tarihi ve yapı malzemeleri zikredilen böyle bir seddin ve arkasında kalan iki kavmin mevcûdiyetinin inkârı anlamına gelmez mi?
Bu tür milletlerin her zamanda ve her mekanda bulunduğunu söylemek, Kehf ve Enbiyâ Sûrelerinin âyetlerinde açıkça ifade edilmiş olan: “Vakti gelince seddin parçalanacağı” gerçeğini reddetmek mânâsı taşımaz mı?
Bunca hadîs-i şerîf ve rivâyetlerde bu toplumların suları kurutacakları ve her türlü ifsadı yapacakları açıklanmışken, bu gün bir testi suyu bile birden içemeyen müfsitleri bunlar yerine ikame etmek, bu hadîs-i şerîf ve rivayetleri tanımamak olmaz mı?
İslamoğlu’nun Ye’cûc ve Me’cûc hakkında kabule şâyan bularak naklettiği bu görüş, bunca âyet-i kerîmeyi ve mütevâtir hadîs-i şerîfleri inkâr etmek demek değilse, artık bu âyetleri ve hadîs-i şerîfleri inkâr etmek daha başka nasıl düşünülebilir?
Bunca tahrif ve tevil, küfür ve inkâr sayılmayacaksa artık dinde adına inkâr denecek hiçbir şey kalmamış demektir. Çünkü bunların iki kavim olarak adlandırılmaları, onların her milletten olabileceği görüşünü çürütmüştür. Zülkarneyn’in yaptığı seddin arkasında bulunmaları ve âhir zamana kadar oradan çıkamayacak olmaları, onları belli bir bölgede sınırlamıştır.
Başka bir noktadan düşünecek olursak, kıyamete yakın sed parçalanmadan yerlerinden ayrılamayacak olmalarının bildirilmesi, şu anda dünyanın herhangi bir yerinde kesinlikle bulunamayacaklarını ifade etmektedir. Bu meseleler, biri varsa diğeri yok olacak kadar açık konularken, Allâh-u Te‘âlâ’nın:
“Onlar seddin arkasındadır ve Benim vâdem gelinceye kadar oradan çıkamayacaklardır”
buyurduğu bir mevzuda: “Yok onlar belli bir yerde sınırlı değildirler, her yerde ifsat yapanlar onlardır” demek, “Allâh-u Te‘âlâ’nın buyurduğu gibi değil, benim dediğim gibidir” demekten başka ne mânâ ifade eder.
Artık Allâh-u Te‘âlâ’dan niyazımız, bizi de, siz okurlarımızı da, tüm sevdiklerimizi de Allâh-u Te‘âlâ’yı ve Rasûlünü yalancı çıkaran kişileri dinlemekten, kitaplarını okumaktan ve görüşlerine kapılmaktan muhafaza etmesidir.
Bu konuda tek güvencemiz Allâh-u Te‘âlâ’nın fazl-u keremidir. Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetleri, Meâl ve Tefsir adı altında yazılan hurafelerde açıkça inkâr edilirken: “Bu adam bilgili ve kültürlü biridir, elbet bir bildiği vardır” diyenlere ve aklını kullanmayıp kiraya verenlere çokça rastladığımız şu ortamda, akıllarımızı ve îmanlarımızı Allâh’a emanet ederiz. Şüphesiz ki O, emanetleri zayi etmez ve vâdine hulfetmez.
Bir dahaki ay görüşünceye kadar Allâh-u Te‘âlâ’ya emânet olunuz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Ây
14/3/2009 · Kategori: Reddiyeler
Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Âyetin İnkârı Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı, bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Cumhur'un yolundan ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O'nun yolundan bir karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra: Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim. Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, "Hayızlı kadınların camiye giremeyeceği" gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu. Sonra bana verilen "Üç Muhammed" kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın "eş-Şifâ"sı ve İmâm-ı Süyûtî'nin "el-Hasâis"i gibi muteber eserlerde geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek, "Bu kitaplarda anlatılan hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de bulunmadığı"nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan çok derin bir yara açtı. Ama daha sonra elime geçen "Gerekçeli Meal" kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; "Teröristlerin cezasıyla ilgili" bir âyeti nasıl yok saydığını, "Tur dağının Yahudiler üzerine kaldırılması" gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle reddettiğini ve "Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan sonra diriltilmesi" gibi, Allâh-u Te'âlâ'nın yaşanmış olaylar olarak kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim. İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm'ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız. "Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir." Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. "Bu cümle bir 'inşa' cümlesi değil bir 'ihbar' cümlesidir ve dolayısıyla Kur'an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü'nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir." Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz. Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu "Kur'ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi"ndeki meale göz atalım. "Allâh'a ve Rasûl'ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir. İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!" Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur'ân-ı Kerîm'in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir "İnşâ" değil de, bir "İhbar" olduğunu öne sürmüştür. Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, "İnşâ", "Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek" mânâsına gelmekte, "İhbâr" ise: "Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek"tir. Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen "Dünyadaki rüsvaylık" teröristlere nasıl ulaşacaktır. Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir. Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: "Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna" kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?! Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de aynı ifadeyle zikredilen: "Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram'da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın. İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir." (Bakara Sûresi:191) "Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh'tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!...." (Mâide Sûresi:38) "Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir…." (Mâide Sûresi:95) âyet-i kerîmelerinde "Ceza" tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen "Ceza"nın, üstelik: "Onların cezası ancak ve ancak budur" mânâsını ifade eden "İnnemâ" edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir. Oysa Fahru'r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: "Allâh-u Te'âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te'âlâ'nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir" denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm'ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir. İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik "Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu"nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir. Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: "Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat sonra Medine'nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler. Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar." (Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214) İslamoğlu'nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır. Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur. Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur'ân-ı Kerim'de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz. El-Mevsû'atü'l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: "Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu" hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta temel teşkil eden nass ise; "Allâh'a ve Rasûl'üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır! Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr'dur; Rahîm'dir." (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir. Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi'îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir. Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir. (Ravzu't-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu't-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli'n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü'l-muhtâc:8/3) İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir. Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar. (Bedâi'u's-sanâi' : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114) İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir. (Bidâyetü'l-müctehid:2/491-492; Şerhu'z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü'd-Düsûkî: 4/350; Tefsîru'l-Kurtubî: 6/152) Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir. Hal böyle iken İslamoğlu'nun: "Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır" demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur. Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu'nun beyânına göre bu "Gerekçeli Meâl"in fıkhî notları Hayrettin Karaman'la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?! Eyvâh ki ğarîb oldu şerî'at-i Muhammed, Ki kaldı bu misilli ulemânın eline! Allâh-u Te'âlâ'nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur. Artık "Kâfirlere İslâm'ı hoş gösterelim" derken İslâm'ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve Allâh'ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te'âlâ'ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te'âlâ'ya emanet ederiz. Allâh-u Te'âlâ'nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.
Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim.
Rahmân ve Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere sabit kılan Allâh-u Te'âlâ'ya hamd-ü senâdan,
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
FİLİSTİNE YARDIM ZAMANI!
11/1/2009 · Kategori: Haberler
FİLİSTİNE YARDIM ZAMANI
SANAL DESTEK için
http://www.lanetediyoruz.com
MADDİ DESTEK İÇİN
http://acilen.ihh.org.tr
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
İSLÂMIN BEŞ TEMEL ESASINDAN BİRİSİ
23/11/2008 ·

HAC, İSLÂMIN BEŞ TEMEL ESASINDAN BİRİSİ
Hac, ömürde bir defa yapılması gereken bir ibadet olup, İslâm'ın rükunlarından beş temel esasından birisi ve mühim bir kulluk vazifesidir.
İslâm'ın rükünlerinin tamamlanması ve kemale ermesi hac ile olmuştur.
Veda haccında, Cuma günü ikindiden sonra Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Arafat meydanında devesinin üzerindeyken:
"Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak islâm'ı beğendim."(1) Ayet–i kerimesi nazil olmuştur.
Bu sebeple kişi farz haccını yapmadıkça, dinini kemale erdirmiş olamaz.
Hac, ne büyük ibadettir ki, eda edilmezse din kemâlini kaybediyor.
HACCIN MAHİYETİ
"Hac" imkânı olan Müslümanların belirlenmiş zamanı içinde; Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina gibi belirlenmiş mekânlarda belli dinî görevleri şart ve usulüne uygun olarak yerine getirmek suretiyle yapılan ibadeti ifade eder.
Bu ibadeti yerine getirene "Hacı" denir.
HACCIN FARZİYETİ
Hac, hicretin 9. yılında farz kılınmıştır.
Haccın farziyyeti, Kitap yani Kur'ân–ı Kerim, sünnet ve icma–i ümmet ile sabittir.
Cenab–ı Hak şöyle buyuruyor:
"Ona bir yol bulabilenlerin, gücü yetenlerin Beyti hac ve ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.
Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir."(2)
"Bütün insanlara haccı ilan et ki! Gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yollardan gelen yorgun argın develer üzerinde sana gelsinler."(3)
Her yıl tekrarlanan bu çağrıyı "lebbeyk!" diyerek kabul etme bahtiyarlığına eren Müslüman da, bunun herhangi bir ülkeye sıradan yapılmış bir seyahat davetiyesi olmadığını bilmelidir.
Bunun çok çok özel bir çağrı olduğunu, kendisinin de Allah'ın seçkin davetlileri arasına girdiğini ve O'nun huzuruna hangi ruh hali ile gideceğini idrak etmelidir.
Kısaca, bu çağrıyı, niçin ve nereye çağrıldığını anlamalıdır.
"Hac ve umreyi ALLAH için tamamlayın."(4) Bu ayet–i kerimeler, haccın Müslümanlara farz kılındığını ve bunun bir "Allah hakkı" olduğunu ifade etmektedir.
Haccın farz oluşuna delalet eden birçok hadis–i şerif vardır.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'dan rivayete göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İslâm be? temel esas üzerine kurulmuştur: Allah Teâlâ'dan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah Teâlâ'nın Resûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak."(5)
Bu hadis–i şerifte "hac" ibadeti islâm'ın beş temel esası arasında zikredilmiştir.
Hakiki Müslüman olabilmek için işbu beş temel esası yapmak zaruridir.
Cibril diye bilinen hadis–i şerifte, Hazreti Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
"İslam, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdo?ru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe'yi ziyaret etmen, hac yapmandır."(6)
Hazreti Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cebrail'e verdiği cevapta hem hac ibadetinin islâm'ın beş temel esasından biri olduğunu, hem de bu ibadeti ancak imkânı olanların yapmakla yükümlü olduğunu bildirmiştir.
Ebu Ümame radıyallahu anh'dan rivayete göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: "Rabbinize ibadet ediniz! Beş vakit namazınızı kılınız! Ramazan ayındaki orucunuzu tutunuz! Beytinizi yani Kâbe'yi haccediniz! Mallarınızın zekâtını gönül hoşluğu ile veriniz ki Rabbinizin cennetine giresiniz."(7) buyurdu.
HACCI MAZERETSİZ TERK ETMENİN VEBALİ
Sağlıklı ve zengin olup hacca gitmek için herhangi bir engeli bulunmayan kimsenin haccı terketmesinde büyük bir vebal vardır.
İslâm'ın beş esasından biri olan hac ibadetini yerine getirmediğinden imanı zayıflamış demektir.
Bu duruma düşenlerin akıbeti tehlikelidir.
İbadetin önemine binâen bu duruma düşülmemesi için, Hazreti Ali radıyallahu anh'dan rivayete göre Resûlullah Efendimiz bizi şöyle uyarıyor.
"Kim kendisini Beytullah'a ulaştıracak kadar azık ve bineğe,yol vasıtasına sahip olduğu halde haccetmemişse onun Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur.
Zira Cenab–ı Hakk şöyle buyurmuştur:
"Ona bir yol bulabilenlerin, gücü yetenlerin Beyti hac ve ziyaret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır."(8)
Bu manada Abdurrahman b. Sabit'ten rivayete göre Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Bir Müslüman engelleyici bir hastalık, belirgin bir ihtiyaç ve zalim bir yönetici ve yönetim baskısı olmaksızın islâm Dini'nin farz kıldığı haccı yapmadan ölürse o, iki ölüm halinden biri üzerinde: Dilerse Yahudi, dilerse Hıristiyan olarak ölsün fark yoktur."(9) buyurmuştur.
Bu iki hadis–i şerif, farz bir görev olduğuna inanıldığı halde mazeretsiz olarak haccı ertelemenin ne büyük bir sorumluluk olduğunu açıklamaktadır.
Bu sebeple ölüm her an gelebileceğine ve sahip olunan imkânlar da yitirilebileceğine göre hac, bir an önce hayat programı içine alonmalıdır.
Çünkü mezkûr iki hadis–i şerifte hac yapmaya yetecek maddî imkânı olup da hacca gitmeyenler çok ağır bir üslupla tehdit edilmektedir:
Hıristiyan veya Yahudi olarak ölme tehlikesi, yani küfür üzere ölmek.
Bu ifade, tağliz yani
"saındırma ve korkutmada ağır ifade kullanma" gayesini gütmektedir.
Maddî imkâna rağmen farz olan haccı terketmek, ya bunun farz olduğunu inkâr ve istihfaf yani hafife almaktan gelir, bu ise küfürdür; ya da emr–i ilâhî'ye isyandan gelir.
Öyle ise küfre düşerek Yahudi veya Hıristiyan mertebesine inme tehlikesi ile baş başadır.
Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de, haccı emreden âyet–i kerimeyi okuyarak, haccetmeyenin bu emr–i ilâhî'yi inkâr veya ona isyan ettiğini ve dolayısıyla beyan ettiği tehdide delil getirmiş olmaktadır.
Abdullah b. Abbâs'dan rivayete göre Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Kimin haccedecek kadar veya zekât farz olacak kadar malı olur da bu farzları ifâ etmezse, ölüm sırasında rec'a yani dünyaya geri dönüş taleb eder." buyurdu.
Bir adam:
–Ey Abdullah b. Abbâs!
Allah'tan kork! Dünyaya geri dönüşü sadece kâfirler talep edecektir, dedi.
Abdullah b. Abbas:
–Ben sana bu hususta
Kur'an–ı Kerim okuyayım, dedi ve şu âyet–i kerimeleri okudu:
"Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan, itaat ve ibadet etmekten alıkoymasın.
Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.
Herhangi birinize ölüm gelip de: "Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sakada verip, iyi kimselerden olsam!" demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin! Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi, ölümünü ertelemez.
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."(10)
Adam tekrar:
–Zekât vermeyi gerekli kılan miktar nedir? diye sordu.
Abdullah b. Abbas:
–Mal iki yüz dirheme ulaşır ve geçerse.
Adam:
–Pekâlâ, haccı gerekli kılan şey nedir? diye sordu.
Abdullah b. Abbas:
–Azık ve binek! cevabını verdi.(11)
Bu hadis–i şerifte, şu ayet–i kerimelere de işaret vardır:
"Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni dünyaya geri gönder.
Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş ve hareketler yapayım.
Hayır!
Bu onun ağzından çıkan boş bir laftan ibarettir.
Onların gerisinde ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar süren bir berzah yani ölüm ile başlayıp, yeniden diriltilmeye kadar kabirde geçen süre vardır."(12)
Yüce Rabbimizin ikram ettiği bu dünya hayatını ibadet ve taatla değerlendirmeyenlerin, hacca gitmeyenlerin kıyamet günü pişman olacaklarını ve:
"Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!"( 13) diyeceklerini, Kur'an–ı Kerim bize haber veriyor.
HAC FARZ–I AYINDIR
İmkânı olan her mükellefin haccı bizzat kendisinin yapması farzdır.
Bu konuda ittifak vardır.
Hac yerine fakirlere sadaka verilemez.
Kişi kendisine farz olan hac ibadetini yerine getirmekle yükümlüdür; fakirlere sadaka vermekle bu sorumluluktan kurtulamaz.
Bu itibarla hac yerine sadaka veren kişi hac ibadetini yerine getirmiş olmaz.
HAC ÖMÜRDE BİR DEFA FARZDIR
Haccın farz olmasına sebep, Beytullah'ın varlığıdır.
Bu mukaddes mabedin ziyaret edilmesi için, Allah Teâlâ haccı farz kılmıştır.
Bu sebep, tekerrür etmediği için haccın farziyeti de tekerrür etmez, mükellef olan bir şahsın ömründe bir defa haccetmesiyle bu farz yerine getirilmiş olur.
Ebû Hureyre (radyyallahu anh) anlatıyor:
Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize konuşma yaptı ve:
"Ey insanlar! Allah size haccı farz kılmıştır.
Şu halde haccı edâ ediniz!" buyurdu.
Cemaatte bulunan bir sahâbî:
–Ya Resûlellah! Her yıl mı? diye sordu.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sükût etti, cevap vermedi.
Sahâbî sorusunu üç defa tekrarladı.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Eğer sorunuza evet deseydim her yıl haccetmek farz olurdu, buna da güç yetiremezdiniz.
Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın.
Mademki sükût ettim, niye sormada ısrar ediyorsunuz?
Şunu iyi bilin ki, sizden önceki ümmetler, ancak olur olmaz çok sual sormaları ve peygamberlerine ihtilaf etmeleri sebebiyle helak oldular.
Size bir şey emrettiğim zaman, bunu gücünüz yettiğince îfa edin, bir yasaklamada bulunduğum vakit de ondan kaçının.
Bu emir ve yasakla ilgili olarak
aklınıza gelen her şeyi sormaya kalkmayon!" buyurmuştur.(14)
* * *
Sahabeden Akra' b. Hâbis radıyallahu anh:
–Ya Resûlellah! Hac her yıl mı yoksa ömürde bir kere mi farz? diye sormuş, bunun üzerine Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Ömürde bir kere farzdır.
Daha fazla yapan nafile hac yapmış olur." buyurmuştur.(15)
Bu iki hadis–i şerif, haccın ömürde bir kere farz olduğunu göstermektedir.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de, hicretin 9. yılında hac farz olduktan sonra bir defa hac yapmıştır.
Bazı durumlarda birden fazla hac yapmak gerekebilir.
Adak haccı ve bozulan bir nafile haccı kaza etmek gibi.
HAC NE ZAMAN FARZ OLUR?
Erkek olsun kadın olsun belirli şartları taşıyan her Müslümana, fevrî olarak yani şartlar gerçekleştiğinde,
geciktirmeden ömründe bir defa haccetmek farz–ı ayındır.
Şartlar gerçekleştiğinde hemen haccetmeyip,
daha sonraki yyllarda haccedenlerin haccı da, kaza değil edadır.
Ancak haccı, yıllar boyunca geciktirirse fâsık olur ve şâhitliği reddedilir.
Çünkü haccı geri bırakmak küçük günahtır.
Bunda ısrar etmek kişiyi fıska götürür.
İmkân elde edildiği yıl hac görevini yapmayıp sonraki yıllara erteleyen kimse, çeşitli sebeplerle bu imkânını kaybedebilir ve hac yapmadığı için sorumluluk altında kalır.
Böyle bir kimse hac yapmadan malı telef olsa, borç para alıp haccetmesi halinde, ilâhî mağfirete nâil olacağı umulur.
Bu itibarla Müslüman, hac yapma imkânı elde ettiği yıl geciktirmeden hacca gitmelidir.
Haccın geciktirilmeden îfasına hacla ilgili âyet–i kerimeler ve:
"… Ey müminler! Siz hayır işlerinde yarışın…"(16) ayet–i kerimesi delâlet ettiği gibi, hadis–i şerifler de bunu emreder.
Nitekim Abdullah b. Abbas (Radıyallahü Anh)'dan rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Hacca gitmek isteyen kimse acele etsin! Geriye bırakmasın!
Çünkü zaman geçtikçe kişi hasta olabilir; servetini, parasını, bineğini yitirebilir yahut başka bir ihtiyacı da ortaya çıkabilir."(17) buyurdu.
* * *
Abbas (Radıyallahü Anh)'dan rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Farz haccı yapmakta acele ediniz.
Çünkü sizden hiçbiriniz ileride başına neler gelebilir, bilemez."(18) buyurdu.
Öyle ise, hacc da esas olan ta'cil, yani haccı farz kılan şartlar bir insanda toplanınca onun hemen ilk yıl hacca gitmesi gerekir.
Bu sebeple üzerine hac farz olan kimse, bu ibadeti geciktirmeden bir an önce yeri üzerine farz olduğu halde, bir takım gerekçelerle bu önemli ibadeti yerine getirmeyip ileriki yıllara, yaşlılığa ertelemek dinen uygun değildir, günahkâr olur.
Çünkü ölümün ne zaman geleceği bilinmediği için ihtiyatlı davranmak gerekir...
Bununla beraber ömrünün sonunda bu haccı yerine getiren kimse, vazifesini yapmış olacağından günahtan kurtulur.
Fakat haccetmeden önce ölürse, hac için vasiyyet etmiş olsa bile günahkârdır.
Bu şekilde haccını erteleyip daha sonra bizzat hac yapamayacak duruma düşen kimse, yerine bedel yani vekil göndermek zorunda kalır.
Bu sebeple en doğrusu:
Hacca genç yaşta ve bilgili, ihlaslı gitmek ve mukaddes yolculuğu tehir etmemektir.
Ayrıca: "Genç yaşta hacca gidilmez.
Çünkü hacdan dönünce insan kendisini muhafaza edemez, hacdan gelen kişi ticaret yapamaz, tartı tartamaz." v.b. sözlere itibar etmemek gerekir.
Bu gibi sözleri söyleyenlerin maksatları malumdur.
Halbuki ibadetlerin en faziletlisi genç yaşta yapılandır.
Ticarette ve tartıda do?ru dürüst davranmak, sadece hacca gidene değil, hacca gitmeyene de farzdır.
HACCIN FAZİLETİ
Dünya ve ahiret hayatı açısından önemli bir dönüm noktası olan hac, samimi ve ihlâslı bir şekilde yerine getirildiği zaman, Müslümanı büyük küçük bütün günahlarından arondırır, onun Allah katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur ve kişiyi ahlâken olgunlaştırır.
Gücü yetenlerin farz olarak ömürlerinde bir defa yapacakları bu ibadetin fazileti gerçekten büyüktür.
Hacda yapılan dualar ve tövbeler kabul görür.
Böylece bu ibadeti îfa edenler, işlemiş oldukları hata ve günahlarından arınarak hayata yeni bir canlılık ve şuurla dönerler.
Hac ibadeti boyunca devamlı maddi ve manevi kirlerden temizlik yaplır.
Bedenî kirlerden tam bir temizlik yapıldığ gibi, günah kirlerinden de bütünüyle bir temizliğe girişilir.
Haccın kalpteki pasları gidereceğini, küçük büyük bütün günahların affına vesile olacağını
Ebû Hureyre (Radıyallahü Anh)’den rivayete göre Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
"Kim Allah için hacceder de bu esnada kötü söz, iş ve davranışlardan ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi temiz ve günahlarından arınmış olarak hacdan döner."(19) buyurarak haber vermektedir.
Bu ifade, haccın her bakımdan büyük bir arınma oluşuyla ilgilidir.
Bu hadis–i şerif, haccın ne derece faziletli bir ibadet olduğunu anlatmaya yeter.
* * *
Hac, kendisinden önceki küçük büyük bütün günahları yok eder.
Amr b. Âs (Radıyallahü Anh ) Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve sellem)’e biat ederken; Allah tarafından bağışlanmayı şart koşmak isteyince,
Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
"Bilmez misin ki! Müslüman olmak, önceki küçük büyük bütün günahları yok eder.
Hicret de kendinden önceki küçük büyük bütün günahları yok eder.
Hac da kendinden önceki küçük büyük bütün günahları yok eder"(20) buyurdu.
Tabiî ki hac Allah için yapylmalydyr.
Yani hacda herhangi bir dünyevi çıkar, şöhret, riya v.s. bulunmamalıdır.
Pek çok insan şan ve şöhret için hac yapmaktadır.
Gerçi farz olan hac bu şekilde de edâ edilmiş olur.
Ancak sadece Allah Teâlâ'yı razı etmek niyetiyle yapılırsa, farz edâ edilmekle beraber pek çok sevap kazanılmış olur.
Bu kadar büyük sevabı birkaç insan arasında büyük görünmek niyetiyle zayi etmek ne büyük bir zarar ve hüsrandır.
Hacceden kimselerin Allah katındaki değeri çok yüksektir.
Bu sebeple Yüce Allah onlaryn içtenlikle yapacakları duaları geri çevirmez.
Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh)'den rivayete göre Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
"Hac ve umre için Beytullâh'a gidenler, Müslümanların Allah'a gönderilmiş temsilcileri, Allah'ın misafirleridirler.
Dua ederlerse, Allah dualarını kabul eder, afv ü mağfiret dilerlerse, onları bağışlar, affeder."(21) buyurmuşlardır.
* * *
Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh)'den rivayete göre Resûlullah Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
"Bir umre, kendisiyle öbür umre arasında işlenmiş küçük günahlar için kefarettir.
Allah katında mebrur haccın karşılığı ise ancak cennettir."(22) buyurmuşlardır.
Mebrûr Hac: Kendisine hiçbir günah karışmayan, eksiksiz olarak ifa edilen makbul hac anlamına gelir.
Mebrûr hac, iman ve cihad gibi en üstün nitelikli ameller ve en faziletli ibadetlerden biridir.
Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayete göre bir sahâbî:
–Ya Resûlellah! En faziletli amel hangisidir? diye sordu.
Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
–Allah ve Resulü'ne inanmak, buyurdu.
–Sonra hangisi? denildi.
–Allah yolunda cihad etmek, buyurdu.
–Bundan sonra hangisi? denilince
–Allah katında makbul olan hacdır, buyurdu.(23)
HACCIN KABULU İÇİN BEŞ ŞART
Unutulmamalı ki, Haccın "mebrûr hac" yani kabul olunmuş bir hac, olabilmesi için asgari şu beş şarta riayet edilmesi gerekiyor:
1–Hacca son derece halis bir niyetle, yani sadece Allah için gidiyor olmak.
Adeta Allah'ı ziyarete gidiyor gibi O'nun dışındaki her şeyi gözünden çıkarmak.
2–Tayyib yani tertemiz bir para ile hacca gitmek.
3–Üzerindeki kul haklarını ödemek ya da helallik almak, Allah'a olan namaz ve oruç gibi borçlarını da kaza etmek ya da kaza etmeye kesin karar verip başlamak.
Kim Allah için hacceder de bu esnada kötü söz, iş ve davranışlardan ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi temiz ve günahlarından arınmış olarak hacdan döner...
4–Hac boyunca boş ve çirkin söz, niyet ve davranışlardan uzak durmak.
5–Haccı diğer zahir ve batın şartlarna uygun olarak tamamlamak.
Hac için yapılacak harcamaların kazandıracağı sevabı açıklamak üzere Büreyde radıyallahu anh'ın babasından rivayete göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
"Hac yapabilmek için yapılacak bütün harcamalar Allah yolunda yapılan harcamalar gibi yediyüz katı sevapla mükâfatlandırılacaktır."(24) buyurdular.
* * *
Cabir b. Abdullah radyyallahu anh'dan rivayete göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
"Bu Beytullah, islam'ın ana sütunlarından bir sütundur.
Kim hac veya umre yapmak için girişimde bulunur yola çıkarsa, Allah'ın garantisi altına girmiş olur.
Eğer yolda ölürse Allah onu Cennetine koyar.
Eğer hac veya umresini yapıp Allah onu sağlıcakla ailesine döndürürse, pek büyük sevap ve ganimetle döndürür."(25) buyurdu.
Hac ve umre normalde gaza yoluyla yapılan cihada katılamayan yaşlılar, küçükler, güçsüzler ve kadınların cihadı olarak nitelendirilmiştir.
Ebû Hureyre (Radıyallahu Anh)'den rivayete göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve sellem):
"Büyüğün, küçüğün, zayıfın, kadının cihadı hac ve umredir."( 26) buyurdu.
Hac ve umrenin cihada benzetilmesi, bu iki amelde mevcut meşakkat ve zahmetler sebebiyledir.
Cihad da meşakkat ve zahmet yönü ağır basan bir ibadettir.
İnsan nefsi, her üç amelle de aynı terbiyeleri alabilecektir.
Bu sebeple, sevap yönüyle bunların aralarında benzerlik, yakınlık ve hattâ şartlara göre ayniyet olduğu Resûl–i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve sellem): tarafından bildirilmektedir.
Öyleyse cihada muktedir olamayan, söz gelimi çocuk, kadın veya yaşlı birisi hac veya umreyi yaparak aynı sevabı kazanabilecektir.
HAC ANLATILMAZ TARİF EDİLMEZ YAŞANIR
Kısaca şu kadarını söyleyelim.
Hac, bir insanın dünya hayatında ya?ayabileceği en saadetli, en hoş, en lezzetli bir hâdisedir.
O mübarek hâdisenin her anında herkes "Allah! Allah!" demekte, kâinatın yaratıcısına teveccüh etmekte...
Hac, bir ibadet yolculu?udur.
Dolayısıyla bu yolculuk, insanın maddi ve manevi hayatını gözden geçirmesi için önemli bir fırsattır.
Bu manevi iklimi yaşamak, mukaddes mekânları ziyaret etmek ve islam tarihini yeniden okumak için hacca ayrılan zaman dilimi çok iyi değerlendirilmelidir.
Bu nedenle, daha iiin başında iken kendimizi, niyetimizi ve kalbimizi başka işlerle meşgul etmeden, "sadece hac ve ibadet yapma" niyet ve arzusuyla hazırlamamız önem arz etmektedir.
Sadece ve sadece hac ibadetine yoğunlaşmalıyız.
Bütün ibadetlerde olduğu gibi, Haccın da Allah Teâlâ katında makbul ve sevabının daha çok olması için, usulüne uygun olarak Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve sellem): yaptığı ve öğrettiği şekilde, eksiksiz yapılması gerekir.
Çünkü hac, turistik bir gezi olmayıp, bir ibadettir.
Bunun için kendilerine hac farz olan Müslümanlar önce bir hazırlık yapmak durumundadırlar.
Fakat ne hazin bir durumdur ki, bugünkü hac vazifeleri çoğunlukla bilgisizce ve "uydum kalabalığa" şeklinde yapılmaktadır.
Bazen her türlü külfete ve maddî fedakârlığa katlanarak bu yolculuğu tamamlayan ve yurduna dönen bir kimse, hacı olmadan dönebilmektedir.
Haccın farzlarını, vaciplerini ve haccın tamam olması için gerekli diğer hususları bilemediği için hac vazifelerini eksik veya hatalı yapmaktadır.
Hâlbuki farz olarak ömürde bir defa yerine getirilmekte olan hac, günahlardan arınmak için ne kadar önemli bir fırsattır.
Bu sebeple bu kadar maddî manevî birçok zorluklara katlanarak hacca giden bir Müslümanyn, haccını noksansız eda edebilmesi, makbul bir hac yapabilmesi ve Allah katında en yüksek
ecri kazanabilmesi için, bu kutsal ibadetin nasıl yapılacağını hac esnasında nelere dikkat etmesi gerektiğini hangi fiil ve davranışların suç sayıldığını, kısaca erkânından adabna kadar, bu ibadetle ilgili hükümleri, kendisine yetecek kadar iyi bir şekilde öğrenmesi gerekir.
Farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve pratiğini bilmeden makbul bir hac yapmak mümkün değildir.
Hac yolculuğu bir Müslümanın manevî dünyası açısından belki de hayatındaki en önemli olaydır.
Muhtemelen ömrü boyunca bir defa gerçekleştirebileceği bu kutsal yolculuğu Rabbimiz hayırla ve "hacc–ı mebrûr" olarak tamamlamayı, o kutsal toprakların manevî
ikliminden en iyi şekilde istifade etmeyi ve hac dönüşü hacı olmanın anlam ve önemine uygun bir yaşantı sürmeyi nasip etsin. Âmin.
Bu duygu ve düşünceler ışığında hacca gidecek kardeşlerimize "mebrûr hac" diliyoruz.
Ne hazin bir durumdur ki, bugünkü hac vazifeleri çoğunlukla bilgisizce ve "uydum kalabalığa" şeklinde yapılmaktadır.
Bazen her türlü külfete ve maddî fedakârlığa katlanarak bu yolculuğu tamamlayan ve yurduna dönen bir kimse, hacı olmadan dönebilmektedir...
Dipnotlar:
1– Maide sûresi:3
2– Âl–i İmrân sûresi:97
3– Hac sûresi:27
4– Bakara sûresi:196
5– Buhari, İman: l, 2, Müslim,İman: 19–22, Tirmizi, İman: 3, Nesei,İman: 13
6– Müslim, Îmân:15, 1/37, 40;Buhârî, Îman:37
7– Ahmet b. Hanbel, No:21757,5/262
8– Âl–i İmrân sûresi:97– Tirmizi,Hac:3, No:812, 2/219
9– İbn Ebi Şeybe, Musannef, Hac:269, No: 1, 4/392; Beyhekî, es–Sünenül–Kübra, Hac, No:8743, 6/45,Darimi, Menasik:2, No:1785, 2/45
10– Ha?r sûresi:2
11– Tirmizî, Tefsir: 63, No:3316,5/418
12– Mü'minûn Sûresi:99–100
13– Fecr sûresi:24
14– Müslim, Hac:412, No:1337,Fedâil:130; Buhârî, İ'tisam:4; Neseî,Hac:1, 5/110–111
15– Ebu Dâvud, Menasik:1,No:1721; Neseî, Hac:1, 5/111; YbnMâce, Menâsik;2, No:2886
16– Bakara sûresi:148
17–İbn Mace, Menasik:1, No:2883,2/962; A.b.Hanbel, No:3330, 1/355;Ebu Davud, Menasik:5, No:1732,1/540
18– A.b.Hanbel, No:2864, 1/313,Beyhekî, es–Sünenül–Kübra,Hac:No: 8776, 6/463
19–Buhari, Hac:4, No:1449, 2/553;Müslim, Hac:79, No:1350, 2/983;Tirmizi, Hac:2, No:811, 3/176; Nesai,Hac:4, No:2626, 5/113
20– Müslim; İman:121; No:192,1/112; İbn Huzeyme, Sahih, Menasik:No:2510; 4/131
21– İbn Mace; Menasik:5;No:2892; 2/966; Nesai; Hac:4;No:2625; 5/113
22– Buhari, Umre:2, No:1683,2/629; Müslim, Hac:437, No:1349,2/983; Nesei, Hac:5, No:2629,5/115; Tirmizî, Hac:90, NO:933;İbn Mâce, Menâsik:3, NO:2887;Muvatta, Hac:65, 2/346
23– Buhârî, Hac:4, No:1447, 2/553,İman:18; Müslim, İman:135; Tirmizi,Fezailü'l–Cihad:22.....
24– A. b. Hanbel, No:22491, 5/355
25– Taberani, el–Mucemül–Evsat:No:9029, 10/15
26– Nesâî, Hac:4, No: 2626, 5/113;İbn Mâce, Menâsik:8, No:2902
Yorum (1) Yorum yaz!
NİKE Yİ BOYKOTA DAVET EDİYORUZ
11/11/2008 · Kategori: Haberler
NİKE Yİ BOYKOTA DAVET EDİYORUZ
YAHUDİ MALI OLAN NİKE'NİN ALÇAK REKLAMI
NİKE FİRMASI ALLAH LAFZINI NASILDA REKLAM YAPARAK ALLAH C.C . İSMİYLE DALGA GEÇİYOR EY MÜMİN SEN RABBİNE ALAY EDEN BU AZILI KAFİRLERİ BOYKOT EDECEKMİSİN? ALLAHIN LANETİ YAHUDİLERİ DAİMA KUŞATSIN İNŞAALLAH...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
BELLİKİ YAKINIMIZ YOK ALLAH TAN GAYRI
25/10/2008 · Kategori: Dini

Sırtımızı yasladığımız her şey bir gün bizi terkedip gidiyor..
Üstünde durduğumuz dallar kırılıyor, gemimiz rotasını kaybediyor..
Dalgalar hüzünle beraber kalbimizin limanına çarpyor..
Çarptıkça acı veriyor, güllerimize hazan dokunuyor..
Güneşe matem düşüyor, gözümüzün onu kararıyor..
Çok mu ümit bağlıyoruz bu dünyaya acaba?
Sırtımızı çok mu yaslıyoruz beşer-i duygulara..
Vakit, nakit... Zamanın anlamını unutuyor dimağımız..
Ölmeyecek gibi koşuşturuyoruz hayat yolunda..
ÖlÜm mü??!! Canım daha çok genciz,..(!)
Hayır mı yapacak mısım, yaparım daha..
Tevbe mi edecekmisim ederim daha..
Biz ölmeyiz sanıyoruz(!) hani genciz ya daha..
Halbuki genc iken toprağa giren sayısız insan var..
ölumü anmaktan kaçınıyoruz..
Huzursuz mu oluyoruz acaba..
Özgürlüğümüz mü bozuluyor her anışımızda...
Bazen, dünyada yaşlandığım
herşeyin bir gün beni terk ettiğini hissediyorum..
Yanlız kalıyorum yüreğimle...
Herkes yanımda, herşey var belki ama yanlızlığı yudumluyorum..
Ve Rabbim...
O`nun rahmetine sığınmak...
Secdenin manevi havasında boğulmak teselli ediyor O`nu anan gönülleri..
Yüreğinizi özgür bırakın...
Yürekler ancak ALLAH`a dayandıkça...
O`na güvendikçe özgürler..
Beşeri hersey birgün bizi terkediyor..
Seviyeli olsun dünyalık şeylerle ilişkilerimiz..
Sonsuzluğa bırakalım yüreklerimizi..
Sonsuzluk aşkına talip olalım inşaALLAH
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
TERAVİH NAMAZI VE ÖNEMİ
30/8/2008 ·
Teravih, “rahatlamak, dinlendirmek” manalarına gelmektedir. Yirmi rekat olarak kılınan bu sünnet namazının her dört rekatından sonraki oturuş, “tervîha” olarak isimlendirilmiş, sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” kelimesi Ramazan’da yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınan nafile namazın ismi olmuştur.
Teravih namazının yirmi rekat olduğu Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilmekle ve bu şekilde uygulanmakla beraber, teravih namazının sekiz rekat kılınması gerektiğini söyleyenler de olmuştur.
Allah Rasulü (sas) “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır?” (Buhari, Salatü’t-teravih) buyurarak bu namazı teşvik etmiş ve kendisi de başlangıçta ashabına cemaatle kıldırmış, sonraları ise teravih namazının farz kılınabilir ve Müslümanların çoğunluğu da bunu hakkıyla yerine getiremeyebilir endişesinden dolayı tek başına kılmaya devam etmiştir. (Müslim, Salatü’l-müsafirin, 178)
Allah Rasulü’nün vefatından sonra Müslümanlar, teravih namazını Hz. Ebu Bekir döneminde ve Hz. Ömer’in hilafetinin ilk yıllarında tek başlarına, yani cemaat yapmadan kılıyorlardı. Hz. Ömer, bir Ramazan gecesi mescidde herkesin dağınık bir vaziyette teravih namazını kıldığını görmüş ve bunun yerine bir imam önderliğinde bu namazın cemaat halinde kılınmasının daha doğru olacağına içtihat etmiştir. Bu amaçla da Übey b. Ka’b’ı teravih imamı olarak tayin etmiş ve teravih namazı yirmi rekat olarak kılınmıştır. Hz. Ömer’in uygulamasıyla teravih namazının rekat sayısı yirmi olarak yerleşmiş, daha sonra da bu uygulama günümüze kadar gelmiştir.
Netice itibarıyla teravih namazının sekiz rekatının, Efendimiz’in sünneti; geri kalan on iki rekatının ise sahabenin sünneti ve Müslümanların Ramazan ayını ihya etmek maksadıyla yaşattığı güzel bir gelenek olduğunu söylemek mümkündür. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, teravih namazı günümüzde bazı camilerde olduğu gibi çok seri bir şekilde değil de tedil-i erkanına uyarak huşu içinde eda edilmelidir.
Teravih namazı ve önemi
Teravih, “rahatlamak, dinlendirmek” manalarına gelmektedir. Yirmi rekat olarak kılınan bu sünnet namazının her dört rekatından sonraki oturuş, “tervîha” olarak isimlendirilmiş, sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” kelimesi Ramazan’da yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınan nafile namazın ismi olmuştur.
Teravih namazının yirmi rekat olduğu Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilmekle ve bu şekilde uygulanmakla beraber, teravih namazının sekiz rekat kılınması gerektiğini söyleyenler de olmuştur.
Allah Rasulü (sas) “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır?” (Buhari, Salatü’t-teravih) buyurarak bu namazı teşvik etmiş ve kendisi de başlangıçta ashabına cemaatle kıldırmış, sonraları ise teravih namazının farz kılınabilir ve Müslümanların çoğunluğu da bunu hakkıyla yerine getiremeyebilir endişesinden dolayı tek başına kılmaya devam etmiştir. (Müslim, Salatü’l-müsafirin, 178)
Allah Rasulü’nün vefatından sonra Müslümanlar, teravih namazını Hz. Ebu Bekir döneminde ve Hz. Ömer’in hilafetinin ilk yıllarında tek başlarına, yani cemaat yapmadan kılıyorlardı. Hz. Ömer, bir Ramazan gecesi mescidde herkesin dağınık bir vaziyette teravih namazını kıldığını görmüş ve bunun yerine bir imam önderliğinde bu namazın cemaat halinde kılınmasının daha doğru olacağına içtihat etmiştir. Bu amaçla da Übey b. Ka’b’ı teravih imamı olarak tayin etmiş ve teravih namazı yirmi rekat olarak kılınmıştır. Hz. Ömer’in uygulamasıyla teravih namazının rekat sayısı yirmi olarak yerleşmiş, daha sonra da bu uygulama günümüze kadar gelmiştir.
Netice itibarıyla teravih namazının sekiz rekatının, Efendimiz’in sünneti; geri kalan on iki rekatının ise sahabenin sünneti ve Müslümanların Ramazan ayını ihya etmek maksadıyla yaşattığı güzel bir gelenek olduğunu söylemek mümkündür. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, teravih namazı günümüzde bazı camilerde olduğu gibi çok seri bir şekilde değil de tedil-i erkanına uyarak huşu içinde eda edilmelidir 1. Gecede: Anasından doğduğu gündeki gbi günahlrından korunur.
2. Gecede: Kendisinin ve eğer mümin iseler ana ve babasının günahları bağışlanır.
3. Gecede: Arş altında bir melek şöyle seslenir:
-Amel temize çıktı Allah eski günahlarını bağışlar.
4. Gecede: Onun için verilecek mukafat Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u, Furkan’ı okuyan kimsenin
sevanı kadar sevap yazılır.
5. Gecede: Yüce Allah ona Mescid-i haramada namaz kılanın sevabı kadar sevap ihsan
eder.
6. Gecede: Yüce Allah ona beyti mamuru tavaf edenin sevabı kadar sevap ihsan eder her
taş ve kiremit dahi onun bağışlanmasını diler.
7. Gecede: Musa (a.s)’a yetişmiş firavuna ve hamana karşı ona yardım etmiş olur.
8. Gecede: Yüce Allah İbrahim (a.s)’a yaptığı ihsanı onada yapar.
9. Gecede: Hz.Peygamber efendimizin ibadet ettiği gibi yüce Allah’a ibadet etmiş gibi olur.
10.Gecede: Allahu teala ona dünyanın ve ahiretin hayırlısını nasip eder.
11.Gecede: Ölecek olursa dünyadan anasından doğduğu gündeki gibi günahsız çıkar.
12.Gecede: Kıyamet günü öyle bir hale gelirki yüzü ayın on dördüncü gecesindeki gibi
parlar.
13.Gecede: Kıyamet gününe her türlü kötülüklerden emin olarak gelir.
14.Gecede: Melekler şu şekilde onun lehine şahitlik ederek:
-Bu kimse teravih namazı kıldı.Bundan sonra Allah onu hesaba çekmez.
15.Gecede: Melekler arş ve kürsü taşıyanlar onun bağışlanması anında selat okurlar.
16.Gecede: Allah teala o kimse için cehennem ateşinden kurtulduğuna dair beraat fermanı
yazar.
17.Gecede: Kendisine Peygamberlerin sevabına denk sevap verilir.
18.Gecede: Bir melek şöyle seslenir:
-Ey Allah’ın kulu Allah senden ve ana babandan razı oldu.
20.Gecede:Şehitlerin ve Salih zatların sevaplarına denk sevap verilir.
21.Gecede: Allahu teala onun için cennette nurdan bir ev kurar.
22.Gecede: Kıyamet günü her türlü gamadan ve kederden emin olur.
23.Gecede: Allahu teala onun için cennette şehir kurar.
24.Gecede: Onun için yirmi dört tane makbul dua vardır.
25.Gecede: Allahu teala ondan kabir azabını kaldırır.
26.Gecede: Allahu teala onun için kırk yıllık amel savabı verir.
27.Gecede: Allahu teala onun için sırat köprüsünü çakan şimşek gibi geçme
ihsanı yapılır.
28.Gecede: Allahu teala onun cennetteki derecesini bir kat daha arttırır.
29.Gecede: Allahu teala ona bin makbul hac sevabı ihsan eder.
30.Gecede: Allahu teala şöyle buyurur:
- Ey kulum cennetin meyvelerinden ye, sel sebil suyundan yıkan, kevser
şarabından iç, Ben senin Rabbinim sende benim kulumsun der.
Rabbim bizi afolunmuşlardan eylesin….
__________________
Kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.
Rad 28
Yorum (3) Yorum yaz!
HOŞ GELDİN EYY RAMAZAN
28/8/2008 ·
Ramazan-ı şerifi tastamam ihya eden bir insan için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);Kim inanarak ve aynı zamanda sevabını da Allah'tan bekleyerek oruç tutarsa, işlediği bütün günahları Allah (celle celâluhu) affeder,buyurur. Demek bu türlü mübarek ibadetlerde insanın niyeti, hulûsu, yakîn mülahazası çok önemli ki, bunların derinliğine göre Allah (celle celâluhu), bazen bire on, bazen yüz ve bazen de milyon veriyor. Tabii böyle bir sevap katlaması, o insanın ömrünün bütün senelerinde yapacağı ibadetin sevabını aşar.Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.
Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.
Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir. (efendimiz s.a.v. )
Ramazaniniz Mubarek Olsun, Peygamberimizin Ramazanı
Muaz ibni Cebel Radiyallâhu Anh anlatıyor:
Bir seferde Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemle
beraberdik. Yolda giderken, "Ya Resulallah, bana öyle iyi bir işten
haber verin ki, beni Cennete soksun ve Cehennemden uzak tutsun" dedim.
Şöyle cevap verdi:
"Sen büyük bir şey sordun. Böyleyken yine bu dediğin şeyi Allah kime
nasip ederse ona kolay gelir.
Allah'a ibadet edip, ona bir şeyi ortak koşma, erkân ve âdâbına uyarak
namazı dosdoğru kıl, zekâtı ver, Ramazan orucunu tut; Beytullahı
ziyaret et (haccet)."
Bundan sonra da, "Ya Muaz, hayır kapılarını sana göstereyim mi?"
buyurdu.
"Evet, ya Resulallah." Dediler ki:
"Oruç bir kalkandır, fenalığa karşı bir siperdir.
Su ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları söndürür.
Gecenin yarısında namaz kılmak salih kulların alametidir." (Tirmizî,
İman: 8)
Önceleri savaş kılıçla, kalkanla yapılırdı, ok ve mızrak kullanılırdı.
Savaşçının bir elinde kılıç, öbür elinde de kalkanı bulunurdu. Kılıçla
hamle yaparken, kalkanıyla da düşmandan gelen darbelere karşı koyardı.
Böylece kalkanı yardımıyla hayatını korurdu, yara almaktan kurtulurdu.
İşte manevî tehlikelere, günahlara, kötülüklere karşı duracak en güçlü
manevî silah oruçtur. Çünkü iftar saatine kadar oruç kalkanını
kullanan, oruç siperinin arkasında duran insan, nefis ve şeytandan
gelen günah oklarına karşı hazırlıklı bulunur, kalbini yaralamasına
meydan vermez.
Çünkü günah insanın arzu ve isteklerine uymasından dolayı işlenir.
Cinsel duygular, açlık ve susuzluk gibi şeylerle kırılınca insan
kendisine hakim olur, dolayısıyla günahlardan uzak durur.
Günahlardan uzak durunca da, âhirette onun neticesi olan Cehennem
azabından korunmuş olur.
Başka bir hadiste de Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, "Oruç
insanı Cehennemden koruyan bir kalkandır. Tıpkı sizi savaşta ölümden
koruyan kalkan gibi" buyurmuştur.
Yorum (yok) Yorum yaz!
BERAT GECESİ DUASI!
16/8/2008 · Kategori: Dualar

Berat Gecesi duası nasıl yapılmalı?
Berat Gecesi Duası
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
“Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”11
Berat Duası
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, ‘Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.”12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
BERAT GECESİ SORU CEVAP!
16/8/2008 · Kategori: Dini

Sual: Berat gecesinin önemi nedir?
CEVAP
Şaban ayının 15. gecesidir. Tefsirlerde Kur’an-ı kerimin, Levh-il-mahfuza bu gece indirildiği bildirilmektedir. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
(Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu [Kur’anı] mübarek bir gecede indirdik. Elbette biz insanları uyarmaktayız.) [Duhan 2,3]
(Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini isterim.) [Nesai]
(Resulullahın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şabanın tamamını oruçla geçirirdi.) [Buhari]
(Berat gecesi göklerin kapıları açılır, melekler müminlere müjde verir ve ibadete teşvik ederler.) [Nesai, Beyheki, A, Münziri]
(Şükredici kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye]
(İlm-i yakîn ile biliyorum ki, günahım vardır. Günahım affedilmezse, sevaplarım da kabul edilmezse, hâlim nice olur diye korkumdan benzim sararıyor.)
CEVAP
Onbeşinci günü tutulur.
Bünyesi zayıf olanın, Şabanın 15 inden sonra oruç tutmayıp, farz olan Ramazan-ı şerif orucuna hazırlanması iyi olur. Sağlığı yerinde olan ise, Şaban ayının çoğunu, hatta tamamını oruçlu geçirebilir.
CEVAP
Hayır. Kader, ezelde Levh-i mahfuzda yazılmıştır. Sonradan bir şey yazılmaz. Yani, Levh-i mahfuzda olacak değişiklikler ve ömürlerin artması ve kısalması da, ezelde yazılmıştır. Allahü teâlânın kaderi, yani ezeldeki ilmi nasıl ise, Levh-i mahfuzdaki değişiklikler, ona uygun olur. (Tefsir-i Hazin)
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::
Son Yazılarım
- Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
- Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Ây
- FİLİSTİNE YARDIM ZAMANI!
- İSLÂMIN BEŞ TEMEL ESASINDAN BİRİSİ
- NİKE Yİ BOYKOTA DAVET EDİYORUZ
- BELLİKİ YAKINIMIZ YOK ALLAH TAN GAYRI
- TERAVİH NAMAZI VE ÖNEMİ
- HOŞ GELDİN EYY RAMAZAN
- BERAT GECESİ DUASI!
- BERAT GECESİ SORU CEVAP!
- BİR DUA
- İBRET VESİKASI
- MİRAÇ GECESİ VE NAMAZI
- MODERN TESETTÜR REZİLLİĞİ!!!
- REGAİP GECESİ
- COCA COLANIN SON OYUNU
- ÇOK YALNIZIM
- ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR!
- MEVLİD KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN...
- ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ANISINA
- ÖLÜ YADA DİRİ RABBİM DİLERSE ARASINDA BİR FARK YOKTUR!
- CEP TELEFONU
- BAKKAL AMCA BİR DİN VER BANA!
- HOCALI KATLİAMI (UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM!)
- BALE SERBEST KURAN YASAK!
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- aylin2
- 1984nilufer
- asfur
- abdulbaki
- afranur
- zahara
- ezelinur
- birlahza
- zerirem
- benmihrace
- dilderen
- dilefkar
- affeyleallahim
- ahirem
- fatimaa
- ahuzeren
- bilgimolsun
- mnelam
- cennetkokusu
- behluldana
- islamimedya
- allame
- allahbirdir
- azadgulu
- kitabooku
- beyzanur57
- mevlana1
- adriaticdinibilgiler
- nurbozkurt
- bennur76
- ahsenyar
- rukiyece
- asligibi