Hidayetsaati


Menu

En Yeniler

4ÇOK YALNIZIM
4ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR!
4MEVLİD KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN...
4ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ANISINA
4ÖLÜ YADA DİRİ RABBİM DİLERSE ARASINDA BİR FARK YOKTUR!
4CEP TELEFONU
4BAKKAL AMCA BİR DİN VER BANA!
4HOCALI KATLİAMI (UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM!)
4BALE SERBEST KURAN YASAK!
4ŞOK İDDİALAR
4SAHTEKAR NURİ'NİN BAŞÖRTÜSÜ VE BAYKAL YORUMU
4TESETTÜR BAŞÖRTÜSÜ FARZDIR!
4PROVAKASYON HAZIRLIĞIMI ACABA???
4ÖLÜM BİR YOK OLUŞ MUDUR?
4TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ - II
4TEVESSÜLÜ İNKAR EDENLERE TEESSÜF - 1
4AŞURE GÜNÜ VE GECESİ
4HİCRİ YILBAŞI VE AŞURE GÜNÜ
4YILBAŞI TOPLUMSAL BİR İSYANDIR!!!
4 MUSTAFA İSLAMOĞLUNDAN HZ. EBU BEKİR HZ. ÖMER VE HZ. ABDULLAH B. MESUD (R.A.) HZ.LERİNE İFTİRALAR
4ŞEYTAN BİLE UTANDI
4GÖZ VE NAZARDAN KORUNMAK
4MEŞHUR AMERİKAN ASKERİ KAFAYI YEDİ
4ARŞ-I AZAMIN ALTINDA OLAN KÜRSÜ,LEVH-İ MAHFUZ, KALEM, SİREDÜLMÜNTEHA, TUBA AĞACI, İSRAFİL'İN SÜRU VE RUHLARIN BERZAHI
4TEVESSÜLÜ İNKAR EDENLERE DELİLLERİYLE CEVAPLAR!!!

Arkadaşlarım

Y hasanbeyan
Y asligibi
Y ezelinur
Y selam54
Y corlum
Y fatimaa
Y dostlukrehberi
Y anlamsizfirtina
Y islaminyukselisi
Y esmaveda
Y feyzanur2000
Y myvizyon
Y zahara
Y azadgulu
Y RuKiYeCe
Y afranur
Y adaynur2
Y dilderen
Y candedim
Y 1982fatma
Y aylin2
Y beyzanur57
Y cizmelikedikusu
Y otoelektrik
Y nurralemi
Y 836231
Y mucahid23
Y yolcugidiyor
Y 1984nilufer
Y nurcan78
Y dingorevlileri
Y cecenistan61
Y zerirem
Y nurBOZKURT
Y kitabooku
Y rahmetderyasi
Y ahsenyar
Y ahfa
Y ahuzeren
Y bilgimolsun
Y islamimedya
Y affeyleallahim
Y imajmaker
Y rabiabetulgurel
Y ahirem
Y Dilefkar
Y mnelam
Y cennetkokusu
Y eslemnokta
Y birLahza
Y allahbirdir
Y Allame
Y bennur76
Y adriaticdinibilgiler
Y behluldana
Y mevlana1
Y benmihrace
Y ASFUR
Y aise
Y abdullahmisafir
Y abdulbaki
Y islamimultimedya
Y hayrunnisa97
Y fremde1977
Y asligonca
Y GulSultan
Y beti
Y aynur1
Y butterfly73
Y birdirbir
Y aisece
Y ibret
Y Ozdemir
Y parabende
Y nursalkimi
Y yesimece
Y ahirzaman
Y filizsarihan
Y hakyoluislam
Y kehkesani
Y islamiyet
Y amenna
Y aglayankafe
Y ebrese
Y 93busra
Y abuhayat
Y hacihocahafiz
Y esin
Y derdin
Y bloving
Y Agnia
Y AR
Y adimehmet
Y cile
Y ahmet36
Y aDoE
Y aleynam
Y davetsaati
Y asram
Y cansofi
Y neslinursema
Y TILLSIM
Y fezawww
Y sonsuzlukkervani
Y neslinursema1
Y siargunlugu
Y suveydamm
Y aliselcuksunar
Y cihadasevdali
Y sirad
Y SEMA1
Y sohbetsevenler
Y zerreitoz
Y ismailagamedresesi
Y anaksimona
Y sthanimhanima
Y kadinlarinblogu
Y islamiresimgalerisi
Y nezaketbolat1
Y islamismiley
Y tekke
Y ceride
Y yasinsengul
Y seyyahin
Y Adriatic
Y agustosyagmuru50
Y kacagan
Y yasindiyorki
Y hizirhoca
Y furkandergisi
Y religionislam
Y Mansur
Y hunerlerim
Y mecnun1965
Y ulkucuozelegitimciler
Y ilahimp3
Y muhammetreis0678
Y sadhezarnur
Y sessizciglik1
Y SedatReisVatansever
Y islamikra
Y hasanserhat
Y adak47
Y bilimhaberleri
Y SLIDESHOW
Y rufeydem
Y habibesultan
Y KaLeNDeRR
Y cubbelihoca
Y orhannahro
Y islamiyetnurlari
Y gokkusagikalem
Y milligrs
Y ukubatdavasi
Y xmanofdark
Y SanaGeleyim
Y adriaticdinihikayeler
Y canannn
Y usta28
Y nurluyollar
Y webaslanlari
Y farenjitnedir
Y zandy
Y arsafa
Y KuLdaN
Y gocmenkizi
Y vanarvas
Y tarifdunyasi
Y fzehra
Y BalBoCuu
Y nubuvvetagaci
Y igra
Y alternatifblog
Y vuslatameftun
Y zikrullah
Y sennil27
Y philton
Y sumeyyegs
Y sbullock
Y teknikpcdersleri
Y kesintisizguckaynagi
Y saclariniz
Y netloglara
Y okulderslerim
Y fiberoptikci
Y webmasterkaynaklari
Y ihya
Y erhansavli
Y yasina
Y ramazan1988
Y drakula668
Y kudusvakfi
Y trtekno
Y dualarile

Haberler

Duyurular

-----Hidayetsaati-----

Konferansa davet Konuşmacı: Ahmed Mahmud ÜNLÜ Tarih ve Saat: 18 Nisan 2008 CUMA 20:00-23:00 Yer: Avrasya Düğün Salonu Sultançiftliği Lastikçi Durağı Yanı Gaziosmanpaşa / İstanbul

-----Hidayetsaati-----

Radyo

Misafirler



HİDAYETSAATİ'NE HOŞGELDİNİZ

19/4/2008 - ÇOK YALNIZIM

Kategori: Dini

 

 

~~*~~DEDİM Kİ, ÇOK YALNIZIM~~*~~

  


Dedim ki: "Çok yalnızım."


Dedi ki: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ

 

"Ben ki sana çok yakınım." Bakara-186


Dedim ki: "Evet biliyorum, sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.


Dedi ki: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ
 الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ


"Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret." Araf-205
 
Dedim ki: "Bu da senin yardımını ister."


Dedi ki: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ

 

"ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?" Nur-22
 
Dedim ki: "Tabii ki, beni affetmeni çok isterim."


Dedi ki: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ 

 

"(Öyleyse) Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin.  Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir." Hud-90

Dedim ki: "Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?"


Dedi ki:    أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْعِبَادِهِ


"ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi?" Tevbe-104.
 
Dedim ki: "Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı."


Dedi ki:    اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ  غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِالتَّوْبِِ 

 
"ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve
 kullarının tövbesini kabul edendir." Ğafir-2/3.
 
Dedim ki: "Bunca günahım var, hangisinin tövbesini yapayım?!"


Dedi ki: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا 

 

"ALLAH bütün günahları bağışlayandır." Zümer-53.
 
Dedim ki: "Yani, yine gelsem, yine beni bağışlar mısın?"


Dedi ki: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ 


"ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur." Ali İmran-135.
 
Dedim ki: "Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum."


Dedi ki: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّالْمُتَطَهِّرِينَ


"Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever." Bir de "İlahım ve Rabbim, benim senden başka kimim var" dedim.
Rabbim de:

أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ


"ALLAH kuluna yetmez mi?" (Zümer-36) dedi.
 
Dedim ki: "Sen ki, beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?


Dedi ki: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًاكَثِيرًا
وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا  هُوَ الَّذِي يُصَلِّيعَلَيْكُمْ
وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
وَكَانَبِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا


   "Ey iman edenler!
   ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah - akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur.
   Melekleri de, size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir." Ahzap-41/43.


 

Kendi kendime dedim ki:

"ALLAH'ım seni çok çok çok seviyorum."

selam ve dua ile kardeşim.....

 

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/4/2008 - ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR!

Kategori: Reddiyeler

 

ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR

 

"Tevessül inkarcıları yazı dizisi 5"


 

Meşâyihtan bazısı, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûh-u şerîfini güneşe benzetmiştir.

Nitekim güneşin kendisi gökte olup ışınları yerde olduğu gibi, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhu da A’lâyi illiyyîn’de olduğu halde, kabr-i şerîfinden ayrılmayarak, kabri başında kendisine selâm verenlere cevap vermektedir.

Nitekim; Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Herkim bana selâm verirse, mutlaka Allâh-ü Teâlâ rûhumu bana iâde eder de, onun selâmını iâde ederim.

 

Herkes ne bâtıl inançlarla ve ne fuzûlî amellerle uğraşırken bizleri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat inancını anlayıp anlatmakla meşgul eden Allâh-ü Teâlâ’ya, saltanatının celâline yakışır şekilde hamd-ü senâlardan sonra, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in imamı olan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve ilk mensupları olan âl-i ashâbına, bize şefaatlerini celb edecek şekilde salât-ü selâmların ardından bu ayki yazımızı geçen yazılarımızla irtibatlayacak olursak; dirilerle tevessül câiz olduğu gibi ölülerle de tevessülün meşrûiyetini ispat sadedinde yönelttiğimiz soruların üçüncüsü; dirilerin de ölülerden faydalanıp faydalanamayacağı hususuydu ki, bir önceki yazımızda dirilerin ölülerden faydalandığına dair bazı güçlü deliller zikrettik.

Bunlara diğer bazı delilleri ilave edecek olursak;

Abdullah ibn-i Abbâs (Radıyallâhu anhumâ)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Herkim dünyada tanıdığı mümin kardeşinin kabrine uğrar da, ona selam verirse, mutlaka o onu tanır ve selamını iâde eder”1


İmâm-ı Süyûtî (Rahimehullâh)’ın beyanına göre; hadîs-i şerîfler ve eserler, zâir (kabir ziyaretçisin)’in bu ziyaretini, mezûrun (ziyaret edilen şahsın) bildiğine, sözünü işittiğine, onunla ünsiyet ettiğine ve onun selâmını aldığına delâlet etmektedirler.

Bu hükümler, şehitler ve diğerleri hakkında umûmidir ve bu hususta bir vakit de mevzûbahis değildir.

En doğru görüş budur.

Zira Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), ümmetine, işiten ve anlayan muhataplarına selâm vermeyi meşrû etmiştir.

Hakikat erbâbı buyurmuştur ki; ölünün ruhunun, ayrıldığı bedeniyle o denli irtibâtı vardır ki, kendisi refîk-i a’lâ (en yüksek melek cemaatleri arasın) da olup, makamı İlliyyîn’de iken bile, kabrinde namaz kılabilir ve selâm verenlere cevap verebilir.

Bu iki iş arasında hiçbir zıddiyet yoktur, zira ruhların hâli bedenlerin haline benzemez.

Bunu anlamamak, ancak gâibi şahide kıyas ederek (görülmeyeni görülene benzeterek) ruhun da, cisimlerde bilindiği üzere bir anda iki mekânda bulunamayacağını sanmaktan kaynaklanmaktadır. Meşâyihtan bazısı, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûh-u şerîfini güneşe benzetmiştir.

Nitekim güneşin kendisi gökte olup ışınları yerde olduğu gibi, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhu da A’lâyi illiyyîn’de olduğu halde, kabr-i şerîfinden ayrılmayarak, kabri başında kendisine selâm verenlere cevap vermektedir.

Nitekim; Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Herkim bana selâm verirse, mutlaka Allâh-ü Teâlâ rûhumu bana iâde eder de, onun selâmını iâde ederim.”2


Bu hadîs-i şerîften anlaşılacağı üzere; Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) e âlem-i berzâh (dünya ile âhiret arasında köprü olan kabir hayatın)da devamlı diridir.

Zira gece veya gündüz saatlerinin her bir ânında âlemler içerisinde Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e selâm okuyan bir kişinin bulunmaması mümkün değildir. Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:

“Allâh bana rûhumu iâde eder.”

sözü, “Allâh-ü Teâlâ, işitmek, konuşmak ve anlamak gibi hâsselerimi (duyularımı) âlem-i berzahta benden almaz” demektir.

Dolayısıyla, küllî olan Rûh-i Muhammedî Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bir bütün olan rûhu şerîfinin his ve şuuru hiçbir zaman asla kaybolmaz. Çünkü o, bütün âlemlerin rûhu ve her zerreye sirâyet eden sırrı olduğundan, onun, âlemlerde olup bitenden gaybeti (habersizliği ve gafleti) söz konusu değildir.

Demek ki, Allâh-ü Teâlâ’nın hikmeti, insan hayatının diğer canlıların hayatından farklı olarak bir takım ikramlara mazhar olmasını gerektirdiği gibi, ölümünün ardından da insan türünün diğer hayvanlardan farklı bir takım özelliklere sahip olmasını iktiza etmiştir.

Bu nedenle insana, dünyadan ayrılmasının ardından, dünyevî ve uhrevî iki hayatının arasında bir berzah hayatı vermiştir ki, işte o hayat sayesinde o, yaptığı amelinin karşılığının öncüsü olarak sevap veya azaptan hak ettiklerini tadar, yine o hayat sayesindedir ki, ziyaretçisini tanır ve selâmını alır, hatta geçen yazımızda belirttiğimiz üzere yakınlarına duâcı olur.

Zaten bu nedenle ölüye diri gibi selâm verilebilmektedir.

Nitekim Âişe (Radıyallâhu anhâ) validemiz bir keresinde Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Kabirlere nasıl selâm vereyim? diye sorduğunda, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Sen, ‘Bu diyârın mü’min ve Müslüman olan ehline selâm olsun!

Allâh-ü Teâlâ bizden önce geçenlere de, geri kalanlara da rahmet etsin, şüphesiz biz de inşâallâh size kavuşacağız’ de” buyurmuştur3.

 

Bu hadîs-i şerîften de anlaşıldığı üzere; ölülere de diriler gibi, “Esselâmü aleyküm” diye selâm verilebilir.

Selâma cevap vermenin bir duâ mâhiyeti taşıdığında şüphe yoktur, çünkü o, korkulardan emniyet talep etmekten ibaret olduğuna göre, meyyitin selâmı iâde etmesi, ziyaretçisine dua etmesi demektir.

Kişinin ölüden bu yolla dua istemesi ile, ona:

“Bana şu hususta dua et”

diyerek dua talep etmesi arasında bir fark düşünülebilir mi?

Hele bir de, o ölü için istiğfarda bulunarak, rûhuna Kur’ân-ı Kerîm okuyarak ve onun adına sadaka vererek, kendisine sadece bir selâm vermekten çok daha fayda veren ve karşılık vermesini daha ziyade gerektiren şeyler takdim etmesinin ardından bunu yapmışsa, elbette onun duâsını almakta daha ümitvâr olur.

Zaten ziyaretçi ile ölü arasında selâm ve iâdesi ile başlayan ilgi ve alâkanın birden kesilmesi anlaşılır bir şey değildir.

Özellikle peygamberler, şehitler, veliler ve salihler gibi, dirilere duâları sabit olan ruhça kuvvetli ve nefis bakımından çok arınmış bulunan kimselerin, kendilerini ziyarete gelip güçleri seviyesinde hediyelerde bulunan âciz ve muhtaç kimselerin duâ ve isteklerini gözardı etmeleri hiç düşünülebilir mi?

“Tevessül” ve “İstiğâse”yi reddedenlerin önderi olan ve bir çok yanlış fikre sahip olan İbn-i Kayyim bile bu konuyu mütevâtir olarak değerlendirmiştir.

Nitekim onun “er-Rûh” isimli eserindeki beyanı şöyledir:

“Bedenlerinin ölümünden sonra ruhların, bedenleriyle irtibât halindeyken yapamadıkları şeylere güç yetirebildikleri konusu, insanların birçoğunun görüşlerinin birleştiği hususlardandır, özellikle bir-iki kişinin ve bazı azınlıkların, kalabalık orduları bozguna uğrattığı çok görülmüştür.

Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in, Ebû Bekir ve Ömer (Radıyallâhu anhumâ) ile birlikte geldikleri ve onların kutsal ruhlarının şirk ve zulüm ordularını bozguna uğrattığı çok kere rüyalara girmiş, görenler uyandıklarında, güçsüz ve az olan İslâm ordusunun, sayıca ve silahça çoğunluğa sahip olan küfür ordusunu bozguna uğrattığını görmüşlerdir.4”


Bu sorunun cevabını, tarihî bir gerçeği açıklayarak sona erdirelim.

İmam İbn-i Esîr (Rahimehullâh)ın, “el-Kâmil” isimli eserindeki beyanına göre; Târık ibn-i Ziyâd (Rahimehullâh) deniz yoluyla Endülüs’ün fethine çıktığında kendisine bir geçkinlik ârız olmuş, o sırada Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’i, onunla birlikte kılıçlarını kuşanmış ve yaylarını takınmış halde muhâcirleri ve ensârı görmüş, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona: “Ey Târık! Vazifene yönel” diye destur vermiş, ayrıca ona Müslümanlara yumuşak davranmasını ve ahde vefa göstermesini emir buyurmuş.

Derken Târık, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ve ashâbının, onun önünde Endülüs’e girdiklerini görmüş ve böylece sevinçle uyanarak bunu ordusuna haber vermiştir.

İşte bu, onun ruhunun kuvvetlenmesine sebep olmuş, bu bereketle o, zafere erişeceğinde hiç şüpheye düşmemiştir.5

Târık ibn-i Ziyâd (Rahimehullâh)ın gemileri neye dayanarak yaktığı şimdi daha iyi anlaşıldı sanırım!
Görüldüğü üzere tevessülü inkâr edenlerin imamı olan İbn-i Kayyim’in bu konudaki görüşleri bu şekildedir.

Ama imamlarının görüşünü bile şirk diye itham eden bir cemâatin kaynağı, elbetteki âyet ve hadîsler, delil ve içtihatlar olmayıp, nefis ve şeytan gibi iç ve dış düşmanların da tahrikiyle, Müslüman görünen İslâm düşmanı bir takım ajanların uydurduğu bâtıl görüşlere uymaktan başka bir şey olamaz.

Allâh-ü Teâlâ dilediği kâfirleri alçaltıp azaba uğratmak ve müminlere öğüt yapmak için diriltirken, O’nun dostlarını birtakım ikramlara mazhar kılmak için diriltmesi nasıl yadırganabilir?

Nitekim İbn-i Ömer (Radıyallâhu anhumâ) şöyle anlatmıştır:

Bir kere ben Bedir’in kenarlarında dolaşırken boynunda zincirleri olan bir adam bir anda bir çukurdan fırlayarak bana:

“Ey Allâh’ın kulu! Bana su ver” diye iki kere seslendi.

Sonra elinde kamçı olan siyah bir adam aynı çukurdan çıkarak

“Ey Allâh’ın kulu! Ona su verme.

Çünkü o kâfirdir” diye bana seslendi.

Daha sonra ona bir kamçı vurarak çukuruna geri döndürdü.

Bunun üzerine ben koşarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e gidip bu durumu bildirdiğimde O bana:

“Sen onu gördün ha!” diye sordu.

Ben: “Evet” deyince:

“O, Allâh’ın düşmanı Ebû Cehil ibn-i Hişâm’dır.

İşte onun kıyâmete kadar azabı böylecedir” buyurdu6.

Bu sahih rivayetten anlaşıldığı üzere Ebû Cehil bile dirilip alenen gözükerek yardım istiyebiliyorken, Ebû Bekir gibi bir zat kendisinden yardım isteyenlere nasıl yardım edemez?!

Oysa İmâm-ı Dücevî (Rahimehullâh)ın naklettiği gibi; tevessülü inkâr edenlerin imamlarından olan, hatta onlar nezdinde ikinin ikincisi veya üçün üçüncüsü sayılan İbn-i Kayyım, er-Rûh isimli kitabında: “Ebû Bekr (Radıyallâhu anh)’ın ruhu gibi büyük ruhlar tek başına bütün bir orduyu bozguna uğratırlar” demiştir7.

Bu konuda sayısız delil mevcutken konuyu toparlama açısından bu kadarla iktifâ ettik.

Artık tüm okurlarımız ölülerin dirilere yardım edebileceği gerçeğini anladılarsa, tevessül ve istiğâsenin meşrûiyeti konusunu daha iyi anlayacaklar demektir.

İnşâallâh bir sonraki yazımızda dördüncü suâl olan “Peygamberlerin ve velîlerin Allâh katındaki mertebeleri, ölümlerinin ardından biter mi?”

sorusuna cevap arayacağız ve böylece tevessül konusunu toparladıktan sonra, mahrumların reddettiği diğer konuları, vaad ettiğimiz sıra üzere cevaplamaya çalışacağız.
Bu yazılarımızı itikat ile takip eden siz okurlarıma ve bu inançta olan erkek-kadın tüm inananlara yapacağım en büyük dua; dara düştüğümüz anlarda, özellikle sekerât-ı mevtte, arasât-ı kıyâmette ve cennete girmeden önce göreceğimiz tüm bâdirelerde, Allâh-ü Teâlâ’nın, peygamberlerini ve velîlerini bizlerin kurtuluşuna vesîle kılmasıdır. Âmin!

Münkirin nasibi hirmân (inkarcının nasibi mahrûmiyet) olduğuna göre ey Rabbimiz!

Seni şâhid ederiz ki, biz Senin dostlarının dirilerinin de, ölülerinin de şefâat ve yardımlarına inanan müminleriz ve insanların itikatlarının bozulmaya yüz tuttuğu şu fitne zamanda, bu imanımızı Sana emânet ederiz.

Şüphesiz ki Sen emânetleri zâyi etmezsin.

 

--------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
1 - (İbn-i Abdi’l-Ber, et-Temhîd, İbni Kesîr, et-Tefsîr, 3/439;Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/487; Hatîb, İbni Asâkir, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no:42556, 15/646)
2 - (Ebû Dâvud, Menâsik: 96, no: 2041, 1/622)
3 - (Müslim, Cenâiz: 35, 103, 2/363, no: 974; Tirmizî, Cenâiz, 59, no: 1053, 3/369; İbn-i Mâce, Cenâiz, 36, no: 1546, 1/493)
4 - (İbn-i Kayyim, er-Rûh, sh: 237)
5 - (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh, 4/268)
6 - (Taberâni, el-Mu’cemu’l-evsat, no:2556, 7/287; İbni Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-kubûr, sh:74; Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, 3/57; Süyûtî, Şerhu’s-sudûr, sh:164; İbn-i Receb, Ehvâlü’l-kubûr, sh:142; Kastalânî, el-Mevâhib, 1/191; Şerhu’z-Zerkânî ale’l-Mevâhib, 2/316; Muhammed Âbid es-Sindî, et-Tevessül, sh:60-61)
7 - (Dücevî, el-Makalât, 1/566)

 

Ahmet Mahmut ÜNLÜ

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/3/2008 - MEVLİD KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN...

Kategori: Dini

 

MEVLİD KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN...

 

Zulümler sığmazken dile sözlere, yaşlar akıyordu masum yüzlere, ümitler bitince hemen bizlere Amine hatun'dan gelişin varya...

 

Babanı gormedin bir gün başında, ne sırlar gizliydi kalem kaşında, annen'de göçünce altı yaşında, sokakta boynunu büküşün varya...

 

Babalar kızına zulüm yaparken, üzerine kum dagları kaparken, mekkeli müşrikler puta taparken, ALLAH BİRDİR deyip gelisin varya...

 

Bulut gölge yapar nurlu yüzüne, kumda görünmeyen ayak izine, Hasan'la Huseyin'i alıp dizine, kuzularım diye öpüşün varya...

 

Kimseye vurmazdın sille tekmeyi, meslek edinmiştin yokluk çekmeyi, hele yetimlerle azcık ekmeği, mubarek elinle bölüşün varya...

 

Çöllerden taife yürüdün yaya, müşriklerin kalbi kararmış kaya, parmağı kaldırıp gökteki aya, ortadan ikiye bölüşün varya...

 

Yetişemedik senin biz bu anına, hayranım sultanım şeref şanına, Cibrili eminle hak divanına, yedikat göklere çıkışın varya...

 

Ayırdılar seni mekke yurdundan, ALLAH emin kıldı çölün kurdundan, Ebu bekir ile dağlar ardından, nurlu medineye girişin varya...

 

Kurbanım diline seni övenin, bize gel dediler bütün sevenin, haneyi eyyup'te çöken devenin, asa ile üstünden inişin varya...

 

Uhut meydanında komut verilmiş, kılıçlar çekilip yaylar gerilmiş, pehlivanın biri şehit verilmiş, Hamza'nın başına gelişin varya...

 

Ne çetin olmuştur hendek savaşı, karnına bağladın üç tane taşı, günlerce yemeyip ekmeği aşı, hisseni ashaba verişin varya...

 

Kuru ekmek oldu ömrünce aşın, böylece tükendi altmış üç yaşın, Ayşenin bağrina yaslayıp başın, ümmetim diyerek gidişin varya...

 

 


Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/3/2008 - ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ANISINA

Kategori: Siirler

Bir tek amaçları vardı.

ŞEHİD OLMAK.
Vatanı uğruna, dini uğruna, bayrağı uğruna

ŞEHİD OLMAK,
Ruhunuz şaad olsun.

Türk Milleti size minettardır.

 

 

 

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

 

 

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

 

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

 

 

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

 

MEHMET AKİF ERSOY

 

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/3/2008 - ÖLÜ YADA DİRİ RABBİM DİLERSE ARASINDA BİR FARK YOKTUR!

Kategori: Reddiyeler

 

Ölü veya Diri Rabbim Dilerse Arasında Bir Fark Yoktur


"Tevessül inkarcıları yazı dizisi 4"

Bedenin esâretinden, ilişkilerinden ve engellerinden kurtulan bir ruhta, öyle tasarruflar, öyle kuvvetler, öyle himmetler ve Allâh-ü Teâlâ ile öyle süratli irtibatlar bulunur ki, beden içerisinde hapsolmuş basit bir ruhta bu güçlerin hiç biri tasavvur edilemez.

 

Allâh-ü Teâlâ’ya hamd-ü senâlar, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve âl-i ashâbına salât-ü selâmlar, ölü ve diri tüm Allâh dostlarına fevka’t-tecellîlerle duâlardan sonra;
geçen yazımızda tevessülün ölümden sonra da câiz olduğunun delillerini serd etmeden önce cevabını açıklamak istediğimiz bazı suâller sorduk ve bunlar içerisinden sadece birincisinin cevabını açıkladık ki, o da ölümün bir yok oluş demek olmadığı, sadece bir yurttan diğerine geçiş olduğu konusuydu.
İkinci sorumuzun cevabına gelince;
evvelâ şunu ifade edelim ki;
Allâh-ü Teâlâ’nın izni ve yardımı olmadan kimsenin bir şeye gücü yetmeyeceği hususunda ölüyle dirinin farkı yoktur.
Allâh-ü Teâlâ’nın müsaadesiyle bir şeye kadir olma hususunda ise ölüyle dirinin farkı vardır ama, muhâliflerin dediği gibi, diri muktedir, ölüyse âciz değildir, aslında bu iddia, şirkin ta kendisidir.
Zîra diriye müstakil bir güç isnad etmektedir.
Fakat ölüyle dirinin gücü arasında farklı bir durum vardır, çünkü ölenin ruhunun, dirininkinden daha güçlü olduğu şüphesiz bir hakîkattir.
Zîra bazılarının zannettiği gibi, sadece dirilerden duâ ve hediye bekleyen bir âciz konumuna düşmez, bilakis gerçek gücünü göstermesinin önündeki tek engel olan cesetten kurtulunca, sağ iken yapamadığı şeyleri yapmaya başlar.
Nitekim İbn-i Kayyım ki bir çok yanlışların sahibidir, İbn-i Teymiye’nin yanlış fikirlerini yayarak büyük bir ifsâda sebebiyet vermiştir.
Ama Mevlâna Hâlid (Kuddise sirruhû)nun da beyânı veçhile; rûhun ölümünden sonraki tasarruflarını ispat hususunda birçok delil toplayarak, kendisini önder kabul ettiklerini savunan tevessül düşmanlarını şaşkına çevirmiştir.
İşte bu kişi, “er-Rûh” isimli kitabında şöyle demektedir:
‘Bedenin esâretinden, ilişkilerinden ve engellerinden kurtulan bir ruhta, öyle tasarruflar, öyle kuvvetler, öyle himmetler ve Allâh-ü Teâlâ ile öyle süratli irtibatlar bulunur ki, beden içerisinde hapsolmuş basit bir ruhta bu güçlerin hiç biri tasavvur edilemez.
Beden zindanındaki bir ruhun dünyada bu kadar gücü varsa, ya cesetten tamamen ayrılıp, dağınık tüm kuvvetlerini bir araya toplarsa, tabi ki o zaman onun başka sıfatları olur ve başka fiilleri olur, çünkü o zaman o, bedenle alâka kurmadan önceki yüceliğine, temizliğine, asâletine ve üstün himmetine yeniden kavuşmuş olur.1
Tabi ki burada birtakım yükümlülükler vardır ki, ölünün onlardan sorumluluğu kalmamıştır.
Nitekim vefatının ardından bir ruh; namazla, oruçla ve geçim teminiyle mükellef değildir, ama: “İnsan öldüğü zaman, ameli kesilir, ancak (cami, çeşme ve yol gibi) devam eden sadaka, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih bir çocuktan ibaret üç şey müstesnâ”2 hadîs-i şerîfinden anlaşıldığı üzere, ölüyle dirinin müşterek olduğu ameller de vardır.
Demek ki, diriyle tevessülü câiz görüp de, ölüyü aracı yapmayı câiz görmeyenler, ölünün bir şeye gücü yetmeyeceğini söylerken, dirinin, istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddia etmiş olmaktadırlar ki, böylece onlar her Müslüman’ın inanması gereken:
“Allâh’ın izni olmadan yaprak kıpırdayamaz”
îtikâdını zedelemiş olmaktadırlar, çünkü dirinin bir şeye gücü yetebilir mi ki, ölü ondan âciz kalmış olsun! Allah’ın izniyle olduktan sonra ise, ölüyle diri arasında ne fark olabilir?
Netice olarak;
“Allâh-ü Teâlâ’nın izin verdiği kimse, ölü de olsa güçlüdür, Allâh-ü Teâlâ’nın izin vermediği kimse ise diri de olsa âcizdir”
demeyen kişi, Allâh-ü Teâlâ’nın kudretinin büyüklüğünü ikrar etmiş olamaz.
Üçüncü sorumuzun cevabına gelince; ölünün, dirinin dualarından ve sadakalarından faydalandığı konusu, Ehl-i Sünnet akîdesinde yer etmiş bir konudur.
Gerçi Mu’tezile gibi bazı bâtıl fırkalar bunu inkâr etmekteyseler de, şu anda onlara reddiye yapacak mecâlimiz yoktur.
Dirinin ölüden faydalanmasına gelince; bunun da sübûtunu bir çok hadîs-i şerîften anlamaktayız ki, bunun en açık delili, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
“Benim hayatım sizin için hayırlıdır, (benim sağlığımda bir takım işler) yaparsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir.
Ben öldüğümde ise vefâtım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem Allâh’a hamdederim, şer görürsem Allâh’tan sizin için af dilerim” hadîs-i şerîfidir3
Artık “Ben vefatından sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in istiğfârından bir şey ummuyorum” diyene, “İnkârcının nasibi ancak mahrûmiyettir” demekten başka ne denebilir? Oysa bu hadîs-i şerîfi Bezzâr (Rahimehullâh) gibi bir hadîs hâfızı Müsned’inde zikretmiştir.4 Hâfız Irâkî (Rahmetullâhi aleyhi) “Bu hadîsin isnâdı çok iyidir” demiştir.5 Heysemî (Rahmetullâhi aleyhi) “Bu hadîsi Bezzâr rivâyet etti, ricâli sahihte geçen zevâttır” demiştir6. Sü-yûtî (Rahimehullâh) “Bu hadîs sahihtir” demiştir7. Kastalânî “Buhârî Şerhi”nde, Ali el-Kârî “Şifâ Şerhi”nde, Zerkanî de “Mevâhib Şerhi”nde bu hadîs-i şerîfin sahih olduğunu söylemişlerdir8.
Abdullâh ibn-i Sıddîk el-Gumarî (Rahi-mehullâh) “Nihâyetü’l-âmâl fî şerhi ve tashîh-i hadîs-i arzi’l-e’mâl” isimli müstakil bir risâleyi sadece bu hadîsin sıhhatini beyâna tahsis etmiştir. Bu hadîsin sahîh olduğuna ve dört mezhep imamı dâhil bir çok imama göre huccet kabul edilen sahîh ve mürsel yollarla rivâyet edildiğine dâir, müstakil kitaplar yazılacak kadar ilim mevcutken, inançlarını hadîslere göre ayarlamak yerine, hadîsleri inançlarına göre tahlîle tâbi tutma yolunu seçen Elbânî gibilerin bu hadîsi zayıf kabul etmeleri, hilekâr tilkilerin, ars-lanların silsilesini koparma teşebbüsü gibi gülünç ve tehlikelidir.9 Ama elden ne gelir? Hadîs-i şerîfte vârid olduğu üzere: “Dini iyi anlamak ancak Allâh’ın, kendileri hakkında hayır dilediği kimselere nasiptir.”10 Saîd ibn-i Müseyyeb (Radıyallâhu anh), ümmetinin amellerinin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e arzedilişini Kur’ân-ı Kerîm’den istinbât etmiştir. Nitekim Abdullah ibn-i Mübârek (Radıyallâhu anh) onun şöyle dediiğini nakletmiştir: “Ümmetinin amellerinin sabah-akşam Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e arzedilmediği bir gün yoktur, zaten o, bu nedenle onlar hakkında şahitlikte bulunabilecektir.
Allâh-ü Teâlâ “(Habîbim! Seni inkâr edenlerin hâli) nasıl olacak o zaman ki; her ümmetten (kendileri hakkında) bir şâhit (olmak üzere peygamberlerini) getireceğiz, seni de işte şunlar üzerine bir şâhit olarak getireceğiz?”11 buyurmaktadır.
(Ümmetinin ne yaptığını görmeden, onlar hakkında nasıl şahitlik yapabilir?)12
Görüldüğü üzere; biz, vefâtından sonra da sağlığındaki gibi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in dua ve istiğfarından faydalanmaya devam etmekteyiz.
Yine böylece herkesin bildiği ve kimsenin itiraza yeltenmediği sahih hadîs-i şerîfte “Mi’râc gecesi Mûsâ (Aleyhisselâm) ın şefâatiyle farz namazın elli vakitten beş vakite indirildiği13 anlatılmıştır.
Binlerce sene evvel vefât etmiş olan Mûsâ (Aleyhisselâm) ın, bu ümmete ne büyük iyiliği olduğu nasıl göz ardı edilebilir.
Bundan dolayı Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Mûsâ (Aleyhisselâm) size ne güzel şefâatçi olmuştur, ona çok salât okuyun” buyurmakla, bize onun iyiliğini takdir etmemizi talim etmiştir.
Şimdi biri çıkıp da “Vefatından sonra Mûsâ (Aleyhisselâm) dan bir fayda beklenmez, onun için namaz elli vakit kalmalıdır” diyecek olsa, bunu hangi akıllı mâkul görebilir.
Sakın birileri kalkıp, ölülerin dirilere bu türlü yardımının peygamberlere mahsus olduğunu iddiâya kalkışmasın, çünkü bu, delilsiz dâvâ olur, hatta aksine delil kâimdir.
Nitekim İskenderiye ulemâ meşîhatinin müderrisi olan Muhammed Tâcuddîn (Rahmetullâhi aleyhi): “er-Risâletü’r-Remliyye” isimli eserinde şöyle demiştir:
“Peygamberlerin ve velîlerin berzah (kabir âlemindeki) hayatları şehitlerin hayatlarından aşağı olamaz.
Tabi ki nebîlerin hayatı, herkesinkinden daha mükemmeldir, nitekim ümmetinin amellerinin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gösterildiği ve onun günahkârlar için istiğfârda bulunduğu konusu sahîh sünnette bir çok hadîs-i şerîfle sabit olmuştur.
Salih kulların (vefatlarından sonraki) hayatları ve yakınlarının amellerinin onlara arz edilişine dâir İmam-ı Ahmed’in Müsned’inde bir hadîs-i şerîf vardır ki, ölülerle tevessülü reddedenlerin imamı olan İbn-i Teymiye’ye göre, Ahmed ibn-i Hanbel’in Müsned’indeki hadîs-i şerîflerin tamamı makbûldur.
Zaten bâtılın tutarlılığı olmadığını ve çelişkiden asla kurtulamayacağını İbn-i Teymiye ve İbn-i Kayyım gibilerin kelâmlarıyla, inançlarını kıyasladığımızda daha iyi anlamaktayız.
Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizin yaptıklarınız ölü olan akrabanıza ve aşîretlerinize gösterilir, eğer (yaptığınız) hayırsa, onunla sevinirler, başka bir şeyse: ‘Ey Allâh! Bizi hidâyete erdirdiğin gibi onları da hidâyete eriştirinceye kadar öldürme’ derler”.14
Amellerin arzı için akrabalık ilişkisi de şart değildir.
Nitekim Ebû Eyyûb el-Ensârî (Radıyallâhu anh) dan mevkûfen rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Amelleriniz ölülere arz edilmektedir.
Güzel bir şey görürlerse, onunla müjdelenirler, kötüyse: ‘Ey Allah! Onları (tâatına) döndür” derler.15
Bu konuda birbirini takviye eden o kadar hadîs-i şerîf mevcuttur ki, böylece biz ölülerin, özellikle yakınlarımızın kabir âlemindeki duâlarına mazhar olduğumuza dâir yakînî bir îtikâda sahip olmaktayız.
Üçüncü sorunun cevabına dâir bazı deliller daha mevcuttur ki, onlar bize dirilerin ölülerden bilfiil yararlandığını daha iyi açıklayacaktır. Ancak bu yazımızda bunlara yer kalmadığından inşâallâh bir sonraki yazımızda daha ne ilginç deliller okuyacaksınız ve dördüncü sorunun cevâbıyla birlikte, ölülerden himmet istemenin, dirilerden istemekten daha çabuk tesir edeceğine ikna olacaksınız. Bir çok ağır hastalığıma, kitap çalışmalarıma ve sohbetlerime rağmen siz Kasr-ı Ârifân okurlarına faydalı ve ilmî yazılar hazırlamaya beni muvaffak kılan Rabbime hamd-ü senâlar son sözüm olsun, ama kendilerine hiçbir yararı olmayan gazete, roman ve dergilere, fuzûlî eğlencelere vakit ayırıp da, bunca âyet ve hadîse birkaç dakikalarını dahi ayırmaya tenezzül etmeyenlere, iki cihanda da bir çift sözüm olsun!

 

--------------------------------------------------------------------------------

DİPNOTLAR
1- (er-Rûh, sh: 137)
2- (Müslim, no: 1631)
3- (İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ:2/194, İbni Hacer el-Askalânî, el-Metâlibül-Âliye, no:3853, 4/22, Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, no:14250, 8/594).
4- (Keşfü’l-estâr, 1/397)
5- (Tarhu’t-tesrîb, 3/297)
6- (Mecma’u’z-zevâid, 9/24).
7- (el-Hasâisu’l-kübrâ, 2/281).
8- (Seyyid Ebu’l-Haseneyn, er-Rasâil fî tahkîkı’l-mesâil, Def’u şübuhâti’l-mâni’în, 1/13)
9- (Mahmûd Saîd Memdûh, Raf’ü’l-minâre li tahrîc-i ehâdîsi’t-tevessüli ve’z-ziyâre, sh:156-169)
10- (Buhârî, no:71, 1/39; Müslim, no:1031, 2/718)
11- (Nisâ Sûresi:41)
12- (Seyyid Ebu’l-Haseneyn, er-Rasâil fî tahkîkı’l-mesâil, Def’u şübuhâti’l-mâni’în, sh:13)
13- (Buhârî, no: 3207, 3393, 3430, 3887, 7517; Müslim, no:162, 262; Tirmizî, no: 3346; Nesâî, no: 449; Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 17833, 17837, 29/370-381; İbn-i Ebî Şeybe, 14/302-304; Taberî, 14/416-420)
14- (Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 3/164)
15- (İbn-i Ebi’d-Dünya, Kitâbü’l-menâmât, sh:8; Irâkî, el-Muğnî, 4/497)

 

Ahmet Mahmut ÜNLÜ

 

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/3/2008 - CEP TELEFONU

Kategori: Gozlemlerim

 

CEP TELEFONU

 

Geçen akşam iş dönüşü minibüse binmiştim kasvetli ve loş bir ortamda yolculuğumuz devam ediyorduk arka dörtlünün hemen önünde ayakta durmaktaydım biri kalksada otursam diyede bakıyordum  

 biraz daha ilerledikten sonra genç kardeşimizin biri inmek için arka dörtlüdeki yerinden kalktı ama sanmayınki ben oturacağım önümdeki şahsa yaradı bu iş  gerçi bende pek önemsememiştim zaten ama bu sırada beni çok sevindiren bir olay oldu genç cep telefonunu oturduğu yere düşürmüş kalktığında ve bunun farkında bile değil hoş kimse fark edemezdi zaten yanında oturan kişi hariç o kardeşimizde zamanın bunca bozulmalarına rağmen genci ikaz edip telefonunu geri vermesi beni o kadar çok mutlu ettiki hala ahlaki değerlerimizi yitirmediğimizin bir deliliydi bu inşaallah bu şekil ahlaki değerleri yitirilmemiş insanlarımızın sayısı artar daha temiz daha ahlaklı daha şuurlu bir toplum oluruz ve en önemlisi daha dinine sahip çıkan ve daha dinini ni yaşayan bir toplum oluruz aminnn...

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/3/2008 - BAKKAL AMCA BİR DİN VER BANA!

Kategori: Siirler

 

Bakkal Amca Bir Din Ver!

Bakkal amca, bir din ver, bana şöyle yüz gram;
İçinde hem komedi, hem de birazcık dram.
Öyle bir din olsun ki; bizi fazla sıkmasın,
Her yerde 'ahlâk' diye, karşımıza çıkmasın...

Ramazan'da otuz gün, vücut girsin bakıma,
Ama bayram gelince, karışmasın rakıma(!)
Bırakalım insanlar, her tür haltı yesinler,
Karınları doydukça, 'kalbim temiz' desinler...

Bir din ver ki; içinde, birazcık kahve falı,
Ve üstünde bir kaşık, sosyetik mevlid balı,
Arasında bir dilim, Kaşar Yaşar olmalı,
Böylece kalplerimiz, hidâyetle (!) dolmalı...

Bir de şu kurbanlıklar, sorun çıkardı biraz,
Neden dersen bütçemiz, bu sene hepten ayaz.
Eğer fetvâ verirse, şu senin 'Süper Beyaz',
Belki biz de keseriz, ya bir tavuk, ya bir kaz...

Bakkal amca bir din ver; zorda 'Allah' diyelim,
Açılınca kapılar, 'Haydi Yallah' diyelim.
Âlimler ehli cümbüş, fetvâlarda varyasyon,
Biraz Budist felsefe, biraz reenkarnasyon...

Bir din ki; insanları, hayallere daldırsın,
Tüm cinsel yasakları, yürürlükten kaldırsın.
Eroslar, Afroditler, sokaklarda çıldırsın,
Ve bu çılgın olaylar, şeytanları yıldırsın...

Açılsın sahillerde, beş yıldızlı mâbedler,
Diskolarda, ruflarda, yapılsın ibadetler...
Bir din ver ki; her akşam, sofraları kuralım,
Kadehleri duayla, birbirine vuralım...

Ahlak mahlak üstüne, biraz kafa yoralım(!)
Memleketin şu hali, ne olacak soralım.
İlerleyen saatte, dansöz çıksın masaya,
Allah rızası(!) için, pamuk eller kasaya...

Ne kadar yardımsever, olduğumuz görülsün,
Ellerimiz ona, merhametle sürülsün.
Cinsiyetler arası, ortak pazar kurulsun,
Böylece irticaya, büyük darbe vurulsun...

* * *
Bakkal amca, bir din ver; açık olsun tâvize,
Rahatlatsın bizleri, tatlı baksın fâize.
Madem ki fâiz dedik, hazır girdik damardan,
Bir din ver ki; bizleri, men etmesin kumardan...

Piyangolar, totolar, birer hayır kurumu,
Bazı yobaz kafalar, görsünler bu durumu,
Gece gündüz borsada, hayal kursun alıklar,
Yesinler küçükleri, bazı büyük balıklar...

Bir din ver ki; bıraksın, şu rüşvetin peşini,
Âmir, memur, sekreter, herkes bilsin işini.
Bu bilimsel metodla, çözersek biz bu işi,
Korkarım kalmayacak, zekât verecek kişi...

Lûgatlerden silinsin, artık şeref, şahsiyet,
Dalgalı kura geçsin, edep, hayâ, haysiyet.
Körler ile sağırlar, koltukları kapsınlar,
Ellerinde yağdanlık, birbirine tapsınlar...

Bakkal amca, bir din ver; kaşlarını çatmasın,
Kubbesi, minaresi, aman derim batmasın,
Temizlensin camiler, tabut mabut kalmasın,
Bundan sonra Azrail, kapımızı çalmasın(!) ...

Dostlarım! Sanmayın ki; taş devrinden gelirim,
Bakkaldan din istenmez, bunu ben de bilirim.
İstedim ki; bu şaka, sizi biraz güldürsün,
Güldürürken, biraz da, gerçeği düşündürsün...

Cengiz Numanoğlu

_________________

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/2/2008 - HOCALI KATLİAMI (UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM!)

Kategori: Haberler

 

HATIRLAMAYAN YÜZLERE VE UNUTMUS BEYiNLERE HATIRLATMA HOCALI KATLiAMI


Annelerin, babaların gözleri önünde yakılan, parçalanarak kızartılıp anne-babasına zorla yedirtilen o masum çocukları bizler hiç unuturmuyuz!

Gazla dolu boruların içinde feryatlarla can veren çocukları ve o anda semayı kaplayan, kalpleri parçalayan çığlıkları ve katı yürekleri bile ağlatan inilti seslerini hiç unutur muyuz?

 

 

Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı Kasabası' na, eski Sovyet İttifakı Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Silahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu ölen 613 Azerbaycan Türk'lerini unuttukmu !..
Katliamın 1992 yılının 25 şubatını 26'sına bağladığı gecede, Ermeni silahlı kuvvetlerinin, eski Sovyet İttifakı Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366. Alay'ın desteği ile, Hocalı Kasabası'na baskın düzenlediler...
Saldırılar sırasında 613 kişi hayatını kaybetti, bunların 106'sının kadın, 83'ünün çocuklardan oluşuyordu...

Ayrıca, 56 kişi de işkenceyle öldürüldü...

 

 

          VAHŞETİN GERÇEK YÜZÜ ERMENİLER...

İki tane vahşi, elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni  yazı tura atıyordu.

Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl  önce Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da Van'da Erzurum'da da ataları  oynamıştı.

Onlardan duymuşlardı.

Karnı burnunda çaresiz bir Azeri  kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu.

Çaresiz kadın bir hazan yaprağı  gibi titriyordu.

Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...
Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna  monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı  havaya attı.

Akçik, manç?..

(Kızmı, oğlan  mı?)

Akçik...

(Kız) 

Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren  Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.

Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.  

Tunşahetsar,ınger...

(Sen  kazandın,yoldaş)

Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana...

(Ben kazandım  ama bu bebek nasıl beslenecek? ) 

Mayrigı bedge gişdatsine.

(Annesi besleyecek  elbette)
Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:  

-Mayrig  yerahayin zizdur.

(Çocuğa meme ver).

 

Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı.

İki kesik Azeri kadın başını kale direği  yapmışlar, toparayışına girmişlerdi.
 Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:

-Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg  gındırnadabidi. Gıdıresek...

(Bu hem saçsız hem de küçük,iyi yuvarlanır.  Kopartın...)

Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere  düşmüştü...
Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu. 

Bu iki olay  Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı.

 

 

Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır.

Ne yazık ki 26 Şubat  1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir.  

Ajanslar, katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu.

Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu.

Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.
 
26  Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus MotorizeAlayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî  katliamlarından birini yaptılar.

26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve  roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi.

Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler.  

Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı.
Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak elegeçirdiklerini ise sistematik bir  işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar.
Hızar ve testereler ile diridiri insanların kol ve bacaklarını kestiler.
Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler.
Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler.
Kesik kafaları sepetlere doldurdular.

 

 

Peki neydi bu düşmanlık? Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda 'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.  
Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttıfaki Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366. Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613  Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. 

Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 
56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.
Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir  zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha  kurtulamamıştır.

Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.!

Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. 

 

 

Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:

'Pek çok savaş hikâyesi dinledim.

Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım  kimse tanık olmaz'

Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kimvermişti; 

Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi.  

Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı  nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart  1996'da Ermenistan Başbakanı oldu.

Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı  koltuğuna,

'Hocalı Katliamı' baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.
Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük türk kızlarına tecavüz edip öldürmüşlerdi.

Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir  insan kalkıpta bu masum insanlara iskence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı.

 

YAZIKLAR OLSUN HEPİMİZ ERMENİYİZ DİYE BASBAS BAĞIRAN MÜSLÜMANA YAZIKLAR OLSUN...

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/2/2008 - BALE SERBEST KURAN YASAK!

Kategori: Dini

 

Sen Allah'ın kelamının öğretilmesini yasaklayacaksın, engelleyeceksin, diğer yandan hertürlü melaneti öğrenmeyi serbest bırakacaksın, teşvik edeceksin.

Sonrada mevladan rahmet, bereket bekleyeceksin.

Kuran öğretimini 12 yaşından altında sakıncalı gören zihniyet, dans ve bale adı altında her türlü ahlaksız uygulamayı öğretmeyi çağdaşlık olarak kabul ediyor.

Bakın bale okulu ne diyor; ''Bale eğitimi 3-6 yaş grubuna yönelik baleye giriş dersleri ve 7 yaş üstü için akademik bale eğitimi şeklinde olup, başarılı öğrencilere Milli Eğitim Bakanlığı onaylı diploma verilmektedir.

Yeni başlayanlar fiziksel uygunluğu incelendikten sonra, daha önce bale yapmış öğrenciler ise seviyesi tespit edildikten sonra uygun sınıflara kabul edilirler.

Okulun eğitim kadrosu konservatuar mezunu ve Royal Academy of Dance'a kayıtlı, hocalık diploması almış öğretmenler ve çocuklarla iyi bir diyalog kurabilen ve onların her türlü sorunuyla ilgilenen uzman kişilerden oluşmaktadır.

Deneyimli öğretmenlerin verdiği bale eğitimi, üstün bir sanat zevki geliştirmenin dışında çocuğun sosyal ve fiziksel gelişimine de büyük katkıda bulunmaktadır.
Bale derslerinin piyano eşliğinde yapılması, öğrencinin müzikal açıdan gelişmesini sağlamaktadır.''

Çocuklar bedenlerini sergilemesi, beğenime sunması için 3 yaşında eğitime tabi tutuluyor.

Yetiştiriliyor ve iştahlı bakışlara sunuluyor.

Bale, müzik, dans dersleri ile küçük beyin ve bedenler sex, fuhuş ve hertürlü ahlaksızlığa hazır hale getiriliyor.

Kuran'ın öğretilmesine 12 yaş sınırı getirlimesine karşın, bu müesseselere hiçbir müdahele yapılmıyor.

Yapılamıyor denilirse daha doğru olur.

Yapıldığını düşünün laiklik elden gitmez mi?

Çağdışı bu uygulamaya biran önce son verilmeli ve çocukların bale, dans eğitimi yasaklanmalıdır.

Ya insanlar istediği tercihi yapmalarına olanak sağlanmalı, yada eşit olunarak bale ve dans kurslarında 12-15 yaş sınırlaması getirilmelidir.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - ŞOK İDDİALAR

Kategori: Haberler

 

 

Vakit Gazetesi Tümgeneral” rütbesinden emekli olan Doğu Silahçıoğlu için neler söyledi? Acaba Vakit'e göre Silahçıoğlu kim?
 
 
 

 
 
Cumhuriyet’teki köşesinde önceki gün “Türklerin aslında İslâm’ı gönüllü olarak kabul etmediklerini” ileri süren Silahçıoğlu, Ümmetçilik adına Türk kimliğinin yok edilmek istendiğini savundu.. “Hakk”, “iman”, “ezan”, “cennet” gibi ifadeler geçiyor diye İstiklal Marşı’na dil uzattı. Kamuoyu, emekli paşa Doğu Silahçıoğlu ismine yabancı değil. Silahçıoğlu geçmişte, “Türklerin asıl dini İslâm değil, Şamanizm’dir” diyerek, İslâm’a, milliyetçilerin muhafazakarlığına neden düşman olduğunu ortaya koymuştu.

 

KİM BU ADAM?


Silahçıoğlu, ilk olarak 28 Şubat döneminde İstanbul Zırhlı Tugay Komutanı olarak görev yaparken, Refah Partili belediye başkanının görev yaptığı Sultanbeyli ilçesi meydanına Atatürk heykeli dikmesi ve belediye başkanıyla tartışmaya girmesi ile adından söz ettirdi.

 

OSMANLI DÜŞMANI


1997'de İstanbul'daki görevinden sonra gittiği Samsun'da da yaptığı çıkışlarla dikkat çekti. Emekliliğinin ardından kaleme aldığı yazılar ve ortaya attığı görüşlerle yeniden ilgi odağı oldu. Silahçıoğlu, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi'nde düzenlenen 'Atatürk' konulu konferansta söylediği ‘Türkiye Cumhuriyeti tehdit altındadır. Vatan elden gidiyor’ sözleriyle gazetelere haber oldu. Silahçıoğlu, Fatih Sultan Mehmet'in resminin slayt gösterisi ile aksettirildiği bir programda, “Bu adam Türk'e benziyor mu?” sorusuyla da hafızalarda yer etti.

 

ASKERE:

“SENİ BURAYA ÇIKARTIR, BEN ALLAH'SIZIM DİYE BAĞIRTIRIM”


19, 20 ve 21 Temmuz 2000 tarihlerinde "kışla"da verdiği konferanslarda da, Kur’an ayetlerine, Hz. Peygamber’e, Osmanlı’ya, başörtüsüne ağır ifadelerle saldırdı. Her gün saat 13.00'te başlayıp 3 gün boyunca kesintisiz ‘6 saat’ devam eden ve binlerce askere ‘dinlenmesi zorunlu’ tutulan bu ‘konferans’larda Tümgeneral rütbesindeki Silahçıoğlu, “Herkesin farklı fikirlerini dinleyeceğim” dediği halde, ‘Kur'an ayetleri’ne yönelik ağır sözlere tahammül edemeyen ve ‘karşı söz’ almak isteyen bir askere, “Seni buraya çıkartır, ben Allah'sızım diye bağırtırım!” diye tehditler savurdu.

 

“TÜRKLERİN ASIL DİNİ, İSLÂM DEĞİL, ŞAMANİZM'DİR!”


Kur'an-ı Kerim'e dil uzatan, Peygamberimiz (sav) hakkında ise “Türk düşmanı” diyebilecek kadar İslâmiyet'e karşı ‘nefret’ yüklü olan Silahçıoğlu, “Osmanlı'ya ecdadımız demeyin!” çağrısında bulundu.

 

VE ERGENEKON


Emekli Tümgeneral Silahçıoğlu’nun adı Danıştay saldırısı ve Ergenekon çetesine de karıştı. Hürriyet gazetesinin 24 Mayıs 2006 tarihli haberine göre; "Danıştay baskınının kilit ismi olduğu ileri sürülen emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin'in ilginç ilişkiler yumağı; polise göre, ‘Ergenekon’ yapılanmasında yer alan kişileri işaret ediyor. Polis bu yapılanmadaki isimleri tek tek araştırıyor. Saldırıların ardında olduğu iddia edilen ve çeteyle bağları araştırılan emekli paşanın ise D.S. olduğu öne sürülüyor!..” Hürriyet, aynı haberinde "Ergenekon" yapılanması konusunda, "Gladio'nun Türkiye versiyonu" ifadesini de kullanıyor.

25 Mayıs tarihli Zaman gazetesi ise; “Çetede bir paşa ismi daha" başlığıyla verdiği haberde, şu bilgileri veriyordu: "Danıştay saldırısıyla ilgili ortaya çıkan ilginç ilişkilere her gün yenileri ekleniyor. Emniyet ve MİT'in, saldırıların arkasında emekli bir paşanın bulunduğu bilgisine ulaşmasının ardından Hürriyet gazetesi, bir emekli paşanın ismini daha ortaya attı. ‘Ergenekon yapıl