MAHMUD EFENDİ (K.S.)

16/10/2007 · Kategori: Buyukler

 

 

KAYNAK: itibarhaber

Yorum (3) Yorum yaz!

EFENDİ HAZRETLERİ (K.S.) VE HIZIR ALİ HOCANIN ŞEHADETİ

25/3/2007 · Kategori: Buyukler

 

 

Ehlullah'ın Kapısında...

İstanbul'daydım...

...Hepimiz bir boşluk içindeydik.
Birbirimizden imdat bekliyorduk.
“İnandım” demek yetmiyordu. Tıpkı “Yandım” demenin yakmadığı gibi...
ALLAH'ın huzurunda günde 40 defa secdeye kapanıyorduk.
Yazık ki, kafamızda 40 bin put taşıyorduk.
Dünya denen ahtapotun zehirli kollarından kurtulamıyorduk.
İbrahim olup, Tevhide dönemiyorduk.
“Kurtulduk” diyebileceğimiz anda da kendimizi “Gurur ve Kibir” uçurumunun tâ tepesinde buluyorduk.
Çaresizlik...
 Âcizlik...
Çoğu zaman “ALLAH'ın bize yeteceğinden” gafildik.
 İslâm'ı söylemekle kurtulacağımızı sanıyorduk.
Bu düğümün dua, gözyaşı ve aşkla çözüleceğini bilmiyorduk.
“İhlâs” dilimizden düşmüyordu.
Yazık ki, samimi olamıyorduk.
 İslâm'ı söylemekten, İslâm'ı yaşamaya fırsat bulamıyorduk.
Hâl ehli olanları aramayı düşünemiyorduk.
Kâl ehli olmaktan kurtulamıyorduk.

”...İstanbul'da yorgun argın, kırık dökük geziyordum.
Ümit ışığım, sönmek üzere bulunan bir muma dönmüştü.
Neredeyse: “Ben adam olmam” diye bağıracakken, bir de baktım Alioğlu Kitabevi'nin önüne gelmişim, içeride iki yakın dost.
İkisi de şair, gönül adamı...
Şairleri dinlemek hoş oluyor, yazık ki mutluluğun uzun sürmüyor.
Olduğun yerde bocalayıp duruyorsun, iman mı bu?
Gaflet mi?
Senin günahkâr bir kulunum!...
Yardımından mahrum bırakma!...
Bir sebep halket!...
Bir delil gönder!
Karanlıklarda kaldım!...
Bana bir yol göster...
Birden dışardan bir ses duyuldu.
Birisi “Selâmünaleyküm” dedi ve içeri girdi.
“Aleykümüsselâm” dedik, yer gösterdik oturdu...
O beni tanıyormuş.
Ben tanıyamadım, arkadaşlar tanıttılar...

Bu gelen kardeş, Mahmut Efendi Hazretleri'nin yakınında bulunan bir kişi idi.
Sanki Rabbim “Benden delil mi istiyordun?...
Al işte sana delil!...” diyordu.
Demek ki, dualarım yerine ulaşıyordu.
Boğazıma bir şeyler düğümlendi.
Gözyaşları mı zor tutuyordum.
Çöl ortasında susuzluktan çıldıran bir insana dönmüştüm...
“Beni Efendi Hazretleriyle görüştürebilir misiniz?...” dedim.

“Ne zaman istersen...” dedi.

“Ver öyleyse adresi...
Yarın oradayım inşALLAH ... ” dedim.
Ertesi gün sözleştik.
O gece sabaha kadar uyuyamadım.

Kul hatasız olmazdı.
Herkes nefsin tuzağına düşebilirdi.
Acaba Efendi Hazretleri'ni umduğum gibi bulamayacak mıydım?
Ertesi gün...
İçimde bu korkularla...
Sözleştiğimiz saatte gittim...

Destursuz bağa girilmez.
Huzura nasıl girilsin?
Telefonlar...
Aramalar...
Konuşmalar ve “Yarın öğlen namazından önce...
Efendi Hazretleri sizi bekliyor...” dediler. Yarın mı?
Yarına bir asır var daha!...

Eve döndüm çaresiz yarını bekleyecektik.
Bakalım bu gecenin sabahında ne güneşler doğacak ya da sessizce batacaktı!
Bu, benim için belki de son ümitti.
Ertesi gün sabah vapuruyla karşıya geçtim.
Dostlar beni bekliyordu. Çok heyecanlıydım.
Güneşe yaklaştıkça eriyordum.

...Çok heyecanlıydım.
Geniş bir kapıdan içeri girdik.
Bizi gıyaben tanıyan...
Sakallı, sarıklı, bir sürü tertemiz insan...

Bizi bir yerlere çıkardılar, tertemiz, küçücük bir odaya aldılar.
Zaman zaman camilerde etrafa harikulâde güzel bir koku yayılır.
Sanki Cennet Meltemi'dir.
Hayret, burada nereye baksam, yüzümü o kokular okşuyordu.
Birden bire tüy gibi hafifledim.
Sanki dünyadan kopmuştum.

“Efendi Hazretleri geliyor!” dediler.
Bir de baktım ki, mübarek elini tutmuşum, üst üste, tekrar tekrar öpüyordum.
Bir tek tebessümüyle beni benden almıştı.
“Yek nazar eylese Ârif-i Billah..
Aslı kemharayı, mücevher eyler...”
Onun bir bakışı beni mücevher etmedi; ama beni benden aldı...
Yeni sevdalara saldı...
Kemerinden bir anahtar çıkardı, yandaki bir kapıyı açtı.
Deminkinden daha huzurlu bir odaya girdik.
Sanki bir nur deryasına dalmıştık.
“Geç” dediler, nazlanmadık, geçip baş köşeye oturduk.
Şekilden ve mekândan münezzeh olanla her an beraber olanların huzurunda aşağının ve yukarının, mevkiinin ve yerin ne önemi var?
Onlar için “Takva” tek ölçüdür.
Rengin, ırkın, kişinin değeri onunla ölçülür.
Uzaya merdiven kurup da, yedi kat gökyüzüne çıksan n'olacak?...
Yine de şu ufacık yapılı, sevimli adamın ayağını bastığı yere erişebilir misin?
Öyleyse niye nazlanacaksın?...
“Otur” dedikleri yere otur gitsin...
Mâneviyattaki yerin zaten orası değildir.
Daha onun o mübarek yüzünü görür görmez, bütün şüphelerim bir anda silinip gitti.
ALLAH bana O mübarek zatın bu dünyayla çok az ilgili olduğunu bir anda göstermişti.
Ha dünyanın bütün servet ve şöhretlerini ayaklarına sermişsin...
Ha altından yatağını çekip almışsın...
Onun için ikisi de birdi.
O şanla, şöhretle, malla, mülkle değil...
Bütün bunların gerçek sahibiyle ilgiliydi.
Âdeta uykuyla uyanıklık arası bir hâldeydi.
Bir ayağı bu dünyada, öbürü öteki âlemdeydi.
Sanki dünya ve âhiret arasında gidip gidip geliyordu.
Sağ elimi tuttu ve konuşmaya başladı:

“Takva derecesi üçtür...” diyordu.
“Birincisi “Tevhid” dir.
Bir kul, “ALLAH'tan Başka İlah Yoktur!” dediği anda...
Ebedî mahkûmiyetten kurtulmuştur.
Ne kadar günahkâr olursa olsun...
Onun mahkûmiyeti artık “Muvakkat ”e dönmüş demektir.
Cezasını çektikten sonra mutlaka cennete girecektir.
Bu hususta ALLAH ve Resûlü'nün vaadleri vardır.
Takvanın ikinci derecesi “Amel-i Sâlih” tir.
Bunun ne demek olduğunu bilirsin.
Tebliğ ve cihad da bunun içindedir.
Tebliğ her şekilde olabilir.
Hak için söylenen sözler, yazılan yazılar, yapılan hayır ve hasenâtlar.
Bunların hepsi birer tebliğdir.”

Sanki kalbimi okuyordu.
Yıllardır içinden çıkamadığım meseleler, O'nun mübarek dilinde bir bir çözülüyordu.
Efendi Hazretleri, kalbimi mübarek avuçları içine almıştı.
Elindeki İlahî neşterle gizli yaralarımı bir bir deşiyor, içimdeki cerahati dışarıya akıtarak, beni rahatlatıyordu.
Garip bir hal içindeydim.
Efendi Hazretleri konuşmaya devam ediyordu:

“Takvanın üçüncü ve en üstün derecesi de: “ALLAH'ı hiçbir zaman unutmamaktır” dedi.
Birden sözünü kestim...
“ALLAH'ı unutmak şöyle dursun...
O'nu bir an dahi aklımdan çıkaramıyorum.
Bunun için de bazen isyan ediyorum “Yârabbi!...
Sen Kâdir-i Mutlak'sın! Ol! dersin, her şey olu.
Ya benim şu azgın nefsimin dizginlerini elime ver!
Hiç günah işlemeyeyim!
Kendimi kurtaramıyorum!
Günah işle... Tövbe et! Günah işle... Tövbe et... Artık utanıyorum...
O'ndan başka Sultan yok ki kapısına gideyim!
O'nun olmayan bir yer yok ki kaçıp kurtulayım!
3Bin bir ümitle Dergâhına yüz sürmeye geldiğim Efendim! Bana bir yol gösterin!... ”

Baktım, tatlı tatlı gülümsüyor.
Dünya yansa, bir kalbur samanı yanmayacak...
Her şeyi ALLAH'tan bilmek, ne güzel!
Dudakları arasından sanki cennet kokuları geliyordu.
Ve gülen gözleri cenneti seyreden bir dürbün gibiydi.
Heyhat ki, ona ulaşmamız mümkün değildi!
Akşam namazını kılmış, hücresinde oturuyorduk.
Bir mücahide kardeşim telefonla beni aradı.
Efendi Hazretleri bana kim olduğunu sordu.
Söyledim.
“Ver telefonu bana...” dedi.
Ahize sol elimde idi.
Gaflet bu ya... Sol elimle uzattım. “Sağ elinle ver!...” dedi.
Utandım ve öyle yaptım.
Ha sağ, ha sol... Ne fark ederdi?
Ama sağ elle vermek herhalde sünnetti...
Öyle ise bırak artık peşimi akılsız aklım!
Tartışma bitti.
Fahr-i Kâinat'ın “Yapın” buyurduğunu tartışmak, senin haddin mi?
Buna rağmen yakamı bırakmıyordu.
“Mesela helâya sol ayağınla gir...
Sağ ayağınla çık...”
Bunun ne anlamı var?
İki ayak da senin değil mi?
İkisini de ALLAH yaratmadı mı?...
Neden biri öbüründen üstün olsun?... diyordu.
Beni epeyce bocalattı.
Sonunda (Rabbimin inayetiyle) gerçeği buldum.
Bundan maksat; nerede ve hangi hâlde olursan ol!
Her an huzurda bulunduğunu unutma...
“Sen O'nu görmesen de, O seni görüyor.
Bunu asla aklından çıkarma...
Ve sünnet ölçülerinin bir milim dışına çıkma...
ALLAH Resûlü bir şeyi söylemişse, o en doğru olandır, dedim.
Efendi Hazretleri telefondaki o mücahide kardeşime şöyle dedi:
“Sen kitap yaz...
Mecmua çıkar...
Ancak televizyonlara çıkma...
Buna Ehlullah râzı değil...
Bundan sonra televizyonlara Hüseyin Üzmez çıkacak...”
Aynı sözleri döne döne üç defa tekrar etti.
Biliyordum, hiç televizyon izlemezdi.
Efendi Hazretleri'nin sözleri çok geçmeden gerçekleşti.
Çok geçmeden “Ceviz Kabuğu” programına çıktım.
O güne kadar hemen her kanala çıkmıştım; ama bu defa farklıydı.
Tam 5.5 saat sürdü ve sanki konuşan ben değildim.
ALLAH'ın izniyle Efendi Hazretleri'nin himmetleri erişti.
Rüzgârdan inleyen sazlar gibi...
Biz de farkında olmadan inledik...
Rabbim öyle istedi, öyle yaptı.
Bu nâçiz kulunu ağyar karşısında mahcup etmedi.
Buraya nereden geldik?
Tekrar Efendi Hazretlerinin sohbetlerine dönelim...
Mübareğin her sözü beni etkiliyordu.
Tıpkı kupkuru bir kuyunun dibine ümitle atılan taşlar gibi.
Gözyaşlarımı tutamıyordum.
Ne kadar boş bir hayat geçirmişim.
İç dünyama hiçbir zaman dönmemişim.
Pişmemişim, çiğ kalmışım.
Efendi Hazretleri elimi tuttu:

“Haydi namaz vakti”

Sanki “İç âlemin ne kadar fırtınalı olursa olsun...
ALLAH'ın gazabından lütfuna sığınmaktan başka çare yoktur!” demek istiyordu.
Birlikte camiye indik.
İçerisi tıklım tıklım doluydu.
Belki iki bin kişi vardı.
Ve O büyük insanın hemen arkasında namaza durduk.
O'nun ayakları dibinde secdelere kapanmak ne büyük mutluluktu?
Ne hâldeydim, bilemiyordum.
Hayat bir rüzgâr gibi geçip gidiyordu.
Saçlarımızın dökülmesine, belimizin bükülmesine, her yanımızda kırışıklar oluşmasına dur diyebilen kimse yoktu.
Dolu dizgin mezara doğru koşuyorduk.
Yine de sâkin görünmeye ve hâlimize şükretmeye çalışıyorduk.
İnsan, koca bir âlem...
Ben ben miydim yârabbi?
Bugün bana ne hâller oluyordu?

Namaz bitmiş...
Hiç farkında değildim.
Efendi Hazretleri kalktı.
Yanıma geldi. Tekrar elimi tuttu...
“Fıkıh dersi yapılacak... Biraz dinleyelim mi?” dedi.

“Nasıl emir buyurursanız...” dedim.

Nur yüzlü, billur bakışlı.
Kim bilir hangi hâlde olduğu yalnız ALLAH'a ayan.
Dış görünüşüyle bir varmış bir yokmuş gibi, gözlerden nihan...
Efendi'nin etrafında pervâne dönen, mübarek bir insan...
O'na hizmet ediyordu. Oturacağı yere minderler seriyor.
Dizlerine battaniyeler örtüyor.
Gözlerini Efendi'nin nur yüzünden bir saniye ayırmıyor...
Sanki onda yaşıyor...
Kim olduğunu hiç sormamıştım.
“ALLAH” diyen bir dervişti.
Bu her şeye yetmez miydi.
Hâline hayran olmuştum.
Öteden beri bir hasretim vardı: ALLAH yolunda şehid olayım.
Efendi Hazretleri'ne öylesine sadâkatle ve hayranlık içinde hizmet eden o dervişi gördükten sonra...
O güne kadar kurduğum hayallerden bir anda vazgeçtim.
“Şu dervişin bir anlık hâliyle, bütün dünya ve âhiret hayatımı değiştiririm.” dedim içimden.
Kıskanma mıydı? İmrenme miydi? Yoksa dua mı? elbette bilmiyordum.

İstanbul'dan ayrıldıktan bir süre sonra gazetelerde acı bir haber okudum.
İsmailağa Camii'nde sahte sarıklı, takma sakallı, kapkara dinli, bir hain, bir alçak Efendi Hazretleri'nin damadına sinsice yaklaşıyor,

“Hocam bana Kur'an öğretir misin?...” diyor.
ALLAH Yolu'nun namsız, nişansız, iddiasız, sessiz ve isimsiz kahramanı büyük bir aşk ve vecd içinde mihraba yöneliyor.
Orada duran Kur'an'lardan birini alıyor, üç defa öpüp başına koyuyor ve işte o anda ahh o anda...
Arkasından yürüyen hain, cübbesinin altından bir tabanca çıkarıyor ve tetiğe basıyor.
Hoca kanlar içinde secdeye kapanıyor.
Gökyüzünde bir yıldız kayarcasına...
Ruhunu ALLAH'a teslim ediyor.
Yerler halı ve dümdüz...
Hikmet-i İlâhî...
Başı nereye çarpıyorsa, ön dişleri kırılıyor.
Hazreti Resûlullah'ın huzuruna o haliyle gidiyor.
Zahiren ne acı akıbet...
Esasında ne büyük saadet...

Gazetelerde resimleri vardı.
Görür görmez, beynimden vurulmuşa döndüm.
O bir anlık hâline, bütün hayallerimi, ümitsiz çırpınışlarımı ve gizli gözyaşlarımı değişeceğim, derviş o değil miydi?!
Resimlerin altındaki yazıları okudum. İsmi, Hızır Ali Muratoğlu'ymuş.
Son Kâbe ziyaretinde ALLAH'tan şehitlik istemiş ve tam 40 gün sonra muradına ermiş...
Ne büyüksün yârabbi!...

Korkuyla ümit arasında gidip gidip geliyorum.
Gözlerim yaş dolu!...
Beni sensiz bırakma, iki cihan içinde!
Ey merhametlilerin en merhametlisi!...
Yüzsüz bir dilenci gibi kapına geldim!...
Beni boş çevirme!...

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

ALTIN SİLSİLE

8/2/2007 · Kategori: Buyukler

01- Seyyidina ve Senedena ve Mevlâna MUHAMMEDÜRRESÜLÜLLAH (S.A.V.)
02- Mevlâna  Hz. Ebu Bekir-i Sıddik  Radıyallahü Anh,
03- Mevlâna  Selman-ı Farisî  Radıyallahü Anh,
04- Mevlâna  Kasım ibni Muhammed ibni Ebu Bekir Sıddik  Radıyallahü Anh,
05- Mevlâna  Cafer ibni Muhammed Sadık  Radıyallahü Anh,
06- Mevlâna  Ebu Yezid-i Bestamî  Kuddise Sirruhu,
07- Mevlâna  Ebül Hasan-i Harkanî  Kuddise Sirruhu,
08- Mevlâna  Ebu Ali Farimedî  Kuddise Sirruhu,
09- Mevlâna  Yusuf-ü Hemedânî  Kuddise Sirruhu,
10- Mevlâna  Abdülhalik Gucdüvanî  Kuddise Sirruhu,
11- Mevlâna  Arif-i Rivegerî  Kuddise Sirruhu,
12- Mevlâna  Mahmud-i İncir Fagnevî  Kuddise Sirruhu,
13- Mevlâna  Ali Ramitenî  Kuddise Sirruhu,
14- Mevlâna  Muhammed Baba Semmasî Kuddise Sirruhu,
15- Mevlâna  Seyyid Emir Külâl Kuddise Sirruhu,
16- Mevlâna  Şah-ı Nakşibend  Muhammed Bahaeddin Buharî Kuddise Sirruhu,
17- Mevlâna  Alâuddin Attar Kuddise Sirruhu,
18- Mevlâna  Yakub-u Cerhî Kuddise Sirruhu,
19- Mevlâna  Ubeydullah-ı Ahrâr Kuddise Sirruhu,
20- Mevlâna  Muhammed Zahid Kuddise Sirruhu,
21- Mevlâna  Derviş Muhammed Kuddise Sirruhu,
22- Mevlâna  Hacegi Muhammed  İmkenegî Kuddise Sirruhu,
23- Mevlâna  Muhammed Bâki-Billah Kuddise Sirruhu,
24- Mevlâna  İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elfissânî Ahmed-i Farukî Serhendî Kuddise Sirruhu,
25- Mevlâna  Muhammed Masum Serhendî Kuddise Sirruhu,
26- Mevlâna  Seyfeddin-i Ebul Berekat Kuddise Sirruhu,
27- Mevlâna  Seyyid Nur Muhammed Bedevânî Kuddise Sirruhu,
28- Mevlâna  Habibullah Mazhar-ı  Cân-ı Cânân Kuddise Sirruhu,
29- Mevlâna  Abdullah-ı Dehlevî Kuddise Sirruhu,
30- Mevlâna  Hâlid-i Bağdâdî Zülcenahayn Kuddise Sirruhu,
31- Mevlâna  Abdüllahî Mekkî El Müvavir Fi Beledillah Kuddise Sirruhu,
32- Mevlâna  Seyyid Mustafa İsmed Garibullah Yanyavî Kuddise Sirruhu,
33- Mevlâna  Halil Nurullah  Zeğravî Kuddise Sirruhu,
34- Mevlâna  Ali Rıza El-Bezzaz Kuddise Sirruhu,
35- Mevlâna  Ali Haydar Ahıshavî Kuddise Sirruhu,
36- Mevlâna  Mahmud Usta Osmanoğlu El-U’fi Kuddise Sirruhu.

Yorum (4) Yorum yaz!

Yahyalı Hacı Hasan Efendi (K.S) Kimdir?

30/1/2007 · Kategori: Buyukler

Şemaili

Orta boylu, buğday benizli, kaşları hilal gibi, alınları pırıl pırıl, latif bir simaya sahip idi.

***

Hacı Hasan Efendi (ks.) 1914'de (H. 1339) Kayseri'nin Yahyalı İlçesi, Kavacık Mahallesi 'nde dünyaya gelir. Büyük dedesi seyyidlerden Hacı Osmanzade, dedesi Hacı Ahmed Efendi, babaannesi de Halime Hanım'dır. Babaları, Erbilli Muhammed Es'ad Efendi Hazretleri (k.s.)'nin halifesi Mustafa Hulusi Efendi, anneleri de Baba Hocalardan H. Mehmed Hoca'nın kızı Ayşe Hanım'dır. Her iki yönden, Peygamberimiz (s.a.v.)'in nur nesIine dayanan asil bir ailedendir.

***

Çocukluk Dönemi
Yakinen tanıyanların ifadesine göre, üç yaşında, başından geçenleri
hatırlayacak kadar keskin bir zekaya, ruhunun derinliklerinde taşıdığı ulvi seciye ve yüksek karakteri aksettiren bir olgunluğa sahipti. Kötü söz duyulmazdı ağzından. Kimseyle dövüşüp çekişmez, kötü ahlak sahibi çocuklarla oynamazdı. Arkadaşlarıyla oynarken dizdiği taşlarda bile bir düzen, bir intizam bulunurdu. Altı-yedi yaşlarında mahallenin yakınındaki Deve kayası denen bir taştan düşüp ayağı kırıldığında duygularını şu dörtlüklerle dile getirmiştir:

Tıfl iken cezbe buldum

Musibetle ihtila oldum

Şükür olsun sabır kıldım

Hamdimiz Mevlaya olsun

Cesedim kayadan düştü

Ciğerim yandı tutuştu

Mürşidim geldi yetişti

Hamdimiz Mevlaya olsun

 Sabi idim sabreyledim

Her daim şükreyledim

Allah'tan hediye bildim

Hamdimiz Mevlaya olsun



***

Gençliği


On dörtte vurdular manevi aşı
Durmadan akardı gözümün yaşı.


dizeleriyle başlayan şiirlerinden anlaşıldığına göre, on dört yaşında babalarından ders alarak fiilen tasavvuf yoluna girerler. Dersler... Zikirler... Sohbetler...

Kılavuz Hafız isimli bir arkadaşı can dostudur. Her dem beraberdirler... Allah için sevmenin, O (c.c.)'nun için dost olmanın örneğini sergilerler. Mustafa Hulusi Efendi'yi, maddi anlamda bir baba olmaktan öte, manevi bir baba, bir önder olarak çok sevmişlerdi. İkaz anlamı taşıyan ciddi bir üslupla, "Hasan!" dese, gayretinden bayılacak gibi olurlardı.
Giyim, kuşam ve temizlik konusunda da son derece dikkat1iydiler. Dışlarında da içlerindeki gibi bir düzen ve tertip hakimdi. Bir süre, zamanın alimlerinden Mustan Hoca Efendi'nin fıkıh derslerine katılırlar. Oldukça zeki ve kabiliyetlidirler. Bir gün Kılavuz Hafızla birlikte Adana'ya giderken başlarından şöyle bir olay geçer:
Akşam üzeri Niğde hudutlarında bir köye ulaşırlar. Gece orada misafir kalmaları gerekir. Akşam ezanı sırasında köyün camiine giderler. İmam,  her şeyi en iyi kendisinin bildiğini zanneden, herkese tepeden bakan bir adamdır. İmam, ezanı okuyup inerken, avluda bekleyen tanımadığı gençleri görünce duraklar. Tuhaf tuhaf yüzlerine bakar. Sonra da "in misiniz, cin misiniz?" der gibi, "Necisiniz?" diye sorar. Bu garip davranışa Hadis-i Şerif'le cevap verir Hacı Hasan Efendi: "Mü'minin ferasetinden sakınınız! Çünkü o, Allah'ın nuruyla nazar eder." Hoca beklemediği bu cevap karşısında şaşkına döner fakat inadından vazgeçmez. illa bilgiçliğini ortaya koyma
veya karşısındakini mat etme çabasındadır. Akşam misafir oldukları evde, köylülerin yanında yine sataşır imam. Sigaranın hükmünü sorar ve imtihan eder aklınca. Fakat aldığı anlamlı cevaplar karşısında, daha fazla rezil olmamak için çareyi kaçmakta bulur. Ve Efendi Hazretleri bu olayı -daha sonra hikaye ederken- tevazuen Yunus Emre'nin aşağıdaki mısralarıyla yorumlarlar:


Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

***

Evlenmesi
Babaları Şeyh Mustafa Efendi, ~Adana yöresinden Ali Hoca isimli bir ilim talibi ile Yahyalı'da, Yahya Efendi Medresesi'nde tahsil görürler. Ali Hoca çok saygı duyduğu Mustafa Efendi ile akraba olmak ister ve Şeyh Mustafa Efendi 'nin kitabının arasına bir kağıt bırakır. "Kızımı, oğlun Hasan'a vermek istiyorum." yazılıdır kağıtta. Konu aile meclisinde konuşulur. Fiziki cazibesi, edebi, ahlakı ve asaleti sebebiyle Hacı Hasan Efendi (ks.)'ye kızını vermek isteyenler çoktur. Ancak Mustafa Efendi, Meryem Hanım' ı oğluna alarak, onu, göçebe hayatın zor şartlarından kurtarmak istemektedir. Anneleri de uygun görür. Böylece evlilik kararı verilir. Fakat Ayşe Hanım, kıymetli evladının mürüvvetini göremeden, düğünden altı ay önce vefat eder. Edeb ve haya timsali muhtereme Hanım, ileride Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretieri (ks.)'nin de ziyaret edeceği Yahyalı Derebağ Kasabası'nda meftundur.

Diğer taraftan Ali Hoca kızını bizzat kendisi getirir. Birkaç ay nişanlılık döneminden sonra düğün yapılır. Çeyiz eşyası; bir yorgan, halı, heybe, yastık ve birkaç parça kabdan oluşmaktadır. Halen hayatta olan; üç erkek, dört kız evladı bu evlilikten olmuştur.

***

Askerliği
1939 yılında askere giderler. İlk durak Adana-Dörtyol. Kışlaya teslim olmadan önce Sami Efendi Hazretleri (ks.) ile görüşüp dualarını alırlar. Dörtyol'da ricalullahtan Fırıncı Mehmet Efendi ile tanışırlar. Askerlik yaparken bile manevi hizmetlerden geri kalmamışlardır. Zaman zaman komutanlarından izin alınarak camilere vaaz u nasihate götürülür, dua ettirilir, cemaat içinden ağlayanlar, inleyenler, bayılanlar olur.
O sıralarda Sami Efendi Hazretleri (ks.)'ne kutbiyet makamı verilir. Hacı Hasan Efendi (ks.) bunu manen hissedip beyitler yazar.

Daha sonra İstanbul Yalova'ya dağıtım yapılır. Askerliği boyunca inancından taviz vermemiş, herkesle güzel geçinip takdir toplamışlardı. Hacı Hasan Efendi (ks.) hiç izin kullanmadan askerliğini bitirirken, komutanlarına atfen yazdığı veda şiirini okuyunca; komutanları böyle bir askerden ayrılmanın üzüntüsünü yüreklerinde derinden hissederler.
Memleketine dönüşünde büyük bir sevinçle karşılanır. Derin sevgilerini ifade eden şiirler yazar sevenleri.

***

ilim Tahsili
Dini eğitimin yasak olduğu dönemlerde Muhterem babaları: "Evladımı
yeterince okutamadım." diye hayıflandığı zaman zevceleri: "Üzülmeyin Üstadım! Ben O'nu Fahr-i Kainat (s.a.v.)'ın mübarek dizinin dibinde, kitabını koymuş okurken gördüm." der.
Fıtratında yaratılıştan gelen bir ayrıcalık, aşk ve rikkat vardı. İstanbul'dan Es'ad Efendi Hazretleri'ni ziyaretten dönen babalarını yoğun bir kalabalıkla birlikte karşılarken büyük bir heyecan ve feyiz hissederler. Akan gözyaşlarını gizlerler, kırk yaşındaki İnsan gibidirler sanki. On-on iki yaşlarında annesi onun yanında rasgele konuşmaktan çekinmeye başlamıştır.
 

Yaylada iken bir rüya görürler. Uyanınca ilk sözleri, "Babacığım, kutb- u cihan, gavsü'l-azam kime denir?" olmuştur. Hayal dünyası, evliyaullahın hasreti ve muhabbetiyle doluydu. Anne ve babasının manevi sohbetlerinden ve zikir meclislerinden hiç ayrılmazlardı.

..

***

Manevı Emanetin Verilmesi
Sami Ramazanoğlu (ks)'nun Kayseri'nin ilçesi Yeşilhisar ve şifa suyun bulunduğu içmeceye teşriflerinde babalan Şeyh Mustafa Hulusi (ks.), kayınpederleri Ali Koca, Hasan Efendi ve Kılavuz Hafız'la kendilerini ziyarete giderler. Yolda babaları vazifelerini sorar; hepsi tek tek derslerini anlatır. Hacı Hasan Efendi (ks.) ise: "Ben halimi Üstadımıza arz ederim." buyurur. Ziyaret esnasında, yolda geçen bu hadise Sami Ramazanoğlu (k.s)'na anlatılınca, Hacı Hasan Efendi ile özel bir görüşme olur. Sami Ramazanoğlu (ks.), Şeyh Mustafa Efendi (ks.)'ye: "Mustafa Efendi! Hacı Hasan Efendi'ye icazet veriyorum, bundan sonra ihvanın derslerini sormaya, vazife vermeye kendilerini tayin ediyorum." buyururlar. Bu icazetin ardından Hacı Hasan Efendi çok ağlar. Babaları sebebini sorunca: "Baba, .bana sizin irtihaliniz ilham oluyor." buyururlar. Hakikaten de öyle olur. Bu hadiseden on üç gün sonra bir Cumartesi günü Fecr suresinin 27- 30. ayet-i celilerini okuyarak Rabbimize kavuşurlar. Hacı Hasan Efendi (k.s. )'nin icazet aldığı tarih 1939' dur.

Kadiri icazetnamesini de yine aynı mevkide Yeşilhisar' ın şifah sularının bulunduğu İçmece'de (1965) alırlar. Bununla alakalı bir hadiseyi Hacı Hasan Efendi şöyle anlatırlardı: "Efendimiz bizi çadırlanna aldılar. Hasan Efendi! Abdülkadir Geylani (ks.)'nin emriyle yazılan Kadiri icazetnameniz budur, sizi de bu hususta vekil tayin ediyorum. Kadınlar 500, erkekler 1000 tevhid okusunlar. Her yüz tevhidde bir defa da 'Muhammedu'r-Rasülullah' desinler." şeklinde ifade ettiler. Üstadımız bize: "Efendimize inanmıyor mu idik ki Kadiri icazetlerini gösterdiler? Böyle bir emir geldi deseler, biz yine inanırdık," buyurdular. Hacı Hasan Efendi bu hadiseyi hatırladıkça, "Acaba teslimiyetimizde mi bir eksiklik var?" diye üzülürlerdi.

Halkı irşad için de Sami Ramazanoğlu (k,s.), "Üç ihlas-bir fatiha oku, ruhlara gönder Hasan Efendi." buyururlar. Cami, vesair yerlerde yapmış oldukları vaazlarında binlerce kişi hakikatı görür.
1955 yılında Adana Şeyhoğlu Camii'nde, Ramazan-ı Şerifteki vaazlarında cemaatin on bin kişi olduğu; fellahların imana geldiği, fuhuş mahalline giden kadınların tesadüf en Hacı Hasan Efendi (ks.)'nin vaazlarını işitip oldukları yere, ağlayarak yığılıp kaldıkları, "Allah'ım bizi affetmez mi?" diyerek o dönemde Adana'nın müftüsü olan Abdullah Develioğlu'na müracaat ettikleri anlatılmaktadır. Abdullah Develioğlu da şöyle nakleder: Ben, "Mustafa Efendi! Hasan Efendi'yi okutmayacak mısın diye pederlerine sorduğumda: 'Biz onu manen okutuyoruz.' demişlerdi. Binlerce insanın irşadını görünce hakikatı anladım."

Adana'daki vaazlarında Üstadımız, mütevazı bir şekilde sağ taraflarından Peygamberimiz (s.a.v.)'in tuttuğunu, sol taraflarından da Sami Efendi (ks.)'nin tuttuğunu düşünerek giderler, daha yürürken gözyaşlarını tutamayanlar çok olur. Kürsüye çıktıklarında kendileri de cemaat de on dakika kadar ağlar. Hacı Hasan Efendi'nin gördüğü ancak başkalarının ise görmedikIeri bir zat da, "iftihar etme Hasan efendi, aman!" der ve kaybolur. Sami Ramazanoğlu (ks.) o günlerde, "Adana'da çok feyz var." buyururlar.
Son anlarında Hacı Hasan Efendi yakınlarından birine, "Her hoca bizi dinliyor, sebebi nedir bilir misiniz?" sorduklarında, "Hayır Efendim, bilmiyoruz" cevabına mukabil: "Bize harflerin talimini Peygamberimiz (s.a.v.) öğretti." buyururlar.

Nakşi ve Kadiri tarikatlarından icazetli olan Hacı Hasan Efendi (ks.), bu vesikaların yanında iki lütfa daha mazhardırlar. O da mahviyyet ve mahfiyyet. Mahviyyet, gönülden Allah'tan başka şeylerin silinmesidir. Mahfiyyet ise; gizliliktir. Enbiyadan biri vahyi rüya yoluyla alır. Mevlamız bir altın tası gizlemesini o Nebi'ye emreder. Ne kadar gizlese de tas ortaya çıkar. Sebebini sorunca Allah (c.c.): "Bu, güzel amellerdir; kişi ne kadar gizlese yine zahir olur." buyurur. Hacı Hasan Efendi de aynı şekilde kendini gizler, zahiri iltifatlardan hoşlanmazlardı. Medine-i Münevvere' den, Mersinli Yusuf Amca'dan hediye gelir. Üzerinde Yahyalı Nakşi halifesi "Hasan Efendi'ye verilecek" yazılıdır. Hacı Hasan Efendi: "Ne halifesi,
biz Cenab-ı Hakk'ın en aciz kuluyuz." diye ifade ederler. (1976) Sami Efendi, "Medine-i MüneVYere'de Nakşi halifelerinden Hasan Efendi dua buyuracak." dediklerinde, daha sonra Hacı Hasan Efendi bu anı anlatırken, "Nakşi halifesi dediklerinde haya ve utancımdan sanki belkemiğim sızıadı." buyurmuşlardı. Kendilerini hiçbir şeye layık görmezlerdi. "Manevi iltifatlara da layık değildik ama Cenab-ı Hakk lutfetti." buyurmuşlardı.
Sami Ramazanoğlu (ks.), Hacı Hasan Efendi (ks.)'ye, 1978 yılında, mümtaz bir topluluğun huzurunda üç defa, "vekilimsin" derler. Medine-i Münevvere'ye hicretlerinde de yakınlarına, "Hasan Efendi'yi her beldeden grup grup ziyaret etsinler. O bir beldeye gelirse sohbetine iştirak etsinler." buyururlar. i 980 yılında Hacı Hasan Efendi umreye giderler. O günlerde Sami Ramazanoğlu (k.s.)'nu ziyaret etmek için pek çok kişi müracaat eder ancak kimse izin alamaz. Hacı Hasan Efendi ziyaret arzusunu söyleyince kabul buyrulur. Hacı Hasan Efendimiz (k.s.)'e pek çok ikramlar yapılır. Ayrılacakları zaman üç defa müsafaha ederler. Her defasında Hacı Hasan Efendi geriye doğru çekilirken Sami Ramazanoğlu (k.s.), 'Hasan Efendi tekrar musafaha edelim, buyurur. Her defasında "vekilimsin" derler. Damatları Ömer Kirazoğlu, "Bu iltifat hiç kimseye yapılmadı, siz sevinmiyor musunuz?" deyince, "Ömer Bey! Kusurlarım gözlerimin önüne geliyor." buyururlar.

***

İrşad ve Hizmetleri
Askerlik dönüşü bir taraftan geçimlerini levha yazarak temin ederken bir taraftan da manevi hizmetlerine devam ederler. 1946'da yanlarında halaları olduğu halde, gemi ile hacca giderler. 93 gün süren bu hac yolculuğu sonrasında da aşk ve şevk dolu hizmetlerine devam eder. 1955 yılında Adana Şeyhoğlu Camii'nde iki yıl üst üste vaaz etmişlerdi. Daha sonra bu vaazlar; Ceyhan, Kozan, Niğde, Develi gibi çevre yerleşim merkezlerinde devam etti. Bir ara Yahyalı'nın Yerköy köyüne yerleştiler. İrşad niyetiyle dört yıl kadar burada kaldı1ar. Köyde daha önce bir kaç kişi namaz kılarken; Üstadımız'ın irşadlarıyla birlikte; kadın-erkek, çocuk-genç bütün köy halkı namaza başlamıştı. Ayrıca kendi beldeleri Yahyalı'da 10 yıla yakın fahri vaizlik yaparken, bir taraftan da tasavvufi sohbetler devam ediyordu. Vaazıııı dinleyen, sohbetinde bulunan nice insanlar, haşin, uslanmaz tabiatlarını değiştiriyorlar, hilm sahibi bir insan oluyorlardı. Üstadlarından aldıkları terbiye ile hayatta kimseyi incitmiyor, herkese faydalı olmak için çırpınıyorlardı.
Aile fertlerinden birisi şöyle anlatıyor: Çocukları yatırdıktan sonra gaz lambasının ışığında gece yanlanna kadar kitap okurlardı. Yatılı misafirleriyle candan ilgilenir, geç saatlere kadar sohbet, zikir, fikir, tefekkürle manevı ziyafetler verirlerdi. Yakın akrabalarına çok ilgi gösterir, imkan nisbetinde ihtiyaçlarını giderirlerdi. Fukarayı gözetir, evde pişen yemeklerden tabak tabak komşularına gönderirlerdi. "Bir mahallede zengin varsa fakir yok, fakir varsa zengin yoktur." buyururlardı. Nerede bir hasta var, mutlaka ziyaret eder, cenaze sahiplerine taziyede bulunmayı ihmal etmezlerdi.
Son derece temiz, düzenli ve planlı bir hayatları vardı. Dışardan gelen misafirler, eşraftan insanlar O'nda misafir kalırlardı.

***

Hastalığı ve İrtihali
Cenab-ı Hakk sevdiklerine derdi çok veriyor; Efendi hazretlerinin de bir çok rahatsızlıkları olduğu halde hizmetlerini ihmal etmemeye çalışıyorlardı. Doktora ve ilaca başvurmakla beraber tabii tedavi metotlarını uygularlardı. Romatizma çin Ilgın, Haymana ve Bursa kaplıcalarına giderlerdi.
1976'da şeker hastalığından ciddi bir şekilde rahatsızlandılar. Şeker 450'ye çıkmış; fakat Efendi Hazretlerinde davranışlar ve konuşma normaldir. Doktorlar hayret içinde: "Bu şekerle bu denge mümkün değil!" derler. 15 gün Ankara Numune Hastanesi'nde tedavi görürler. Akın akın ziyaretler olur, hastalarda ve hasta bakıcılarında güzel değişmeler meydana gelir. 1982'de Ankara'da gözlerinden katarakt ameliyatı olurlar. 1984'den itibaren kendilerine sık sık şeker ve kalp tedavisi yapılır, zaman zaman hastanede yatarak tedavi görürler.

Kayseri Tıp Fakültesi hastanesinde kalbinden rahatsız olarak yatarken, başına toplanan tıp öğrencilerine, ziyaretçilere ve hizmet eden hastane personeline sohbet etmeyi dini öğütler vermeyi de ihmal etmiyorlardı.

Hastanede ziyaret edip de; serumlar, iğneler takılı bir vaziyette gören ve kendisini çok seven asker arkadaşı Dereköylü Ömer Amca gözyaşları içinde Cenab-ı Hakk'a yalvarır, derin bir samimiyet, coşkun bir muhabbetle:
"Allah'ım! Benim ömrü mü al, Efendime ver. O'nu bu durumdan kurtar!" diye niyazda bulunur. Ve
-
ertesi gün Ömer Amca aniden beklenmedik bir şekilde vefat eder. .
1987 yılı. Efendi Hazretleri Kayseri Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yoğun bakımdadır. Doktorlar her türlü imkanlarını kullanmışlar ancak fazla bir değişiklik olmamaktadır. Durumları kritik olduğu halde ısrarla hastaneden çıkmak istemektedirler.

Ve 27 Ocak 1987 yılı akşam saat 22.00.
Yatmakta olduktan bir ihvanın evinde, ellerini açarak, dudakları
kıpırdayarak dünya hayatına veda ederler.

Acı haber derhal duyulur. Ertesi günden itibaren Türkiye'nin dört bucağından dalga dalga insanlar Yahyalı'ya akın eder.
Muazzam bir kalabalığın ve bir çok seçkin insanın katıldığı cenaze namazından sonra kendilerinin yaptırdığı Yahyalı Kavacık Mahallesi'ndeki Kalender Camii'ne defnedilirler. Allah cümle meşayıh-ı kiramın şefaatlerine mazhar kılsın.

***

Silsilede emaneti Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinden almıştır. "Kalemdar" diye anılır.

Yorum (2) Yorum yaz!

Mehmet Zahid Kotku Kimdir?

30/1/2007 · Kategori: Buyukler

13 Kasım 1980’de Hakk'ın rahmetine kavuşan M. Zahid Kotku Hazretleri, 1897’de anne ve babası Kafkasya’dan göçeden bir ailenin çocuğu olarak Bursa’da doğdu. Hocaefendi'nin dedelerinin göçettiği Dağıstan'da Şirvan'a bağlı Nuha Bölgesi günümüzde de Azeri Türkçesi konuşulan ve halkı Müslüman olan bir yerdir. Hocaefendi’nin babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi’nde eğitim görmüş, muhtelif yerlerde imamlık görevlerinde bulunmuş bir kişidir. 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa Ovası’ndaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuştur. Annesi Sabire Hanım ise Hocaefendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na gömülmüştür.

1. DÜNYA SAVAŞI’NDAN GAZİ OLARAK DÖNDÜ


İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamlayan Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, daha sonra Nakşi tarikatı büyüklerinden Ahmed Ziyâüddin el-Gümüşhanevi’nin halifelerinden Ömer Ziyâeddin Efendi ve Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tasavvuf eğitimi aldı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla askere alınan ve değişik cephelerde savaşa katılan Hocaefendi, uzun yıllar devam eden askerlik görevinde yaralanarak memleketi Bursa’ya gazi olarak döndü. 27 yaşlarında halifetnameyi alan Kotku, Ramûzu’l Ehadis, Hizb-i A’zam ve Delâilu’l Hayrat icazetnamelerini de aldı. Beyazıd, Fatih ve Ayasofya camileri ve medreselerinde dinî eğitimini tamamlamak üzere dersler alan Hocaefendi, aynı dönemde hafızlığını da tamamladı.


VEFATI İSLÂM DÜNYASINDA GENİŞ YANKI UYANDIRDI


Aralık 1952’de İstanbul’a gelen Kotku, Fatih’te bulunan Ümmü Gülsüm Mescidi’nde göreve başladı. 1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii’ne atanan Hocaefendi, vefatına kadar bu görevde kaldı. 1980 senesinde Hacc’a giden Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, Hac dönüşünde mevcut hastalığı daha da ağırlaşarak 13 Kasım 1980’de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Hocaefendi’nin vefatı bütün İslâm âleminde büyük üzüntülere yol açarken; başta Kâbe olmak üzere, Arabistan’ın değişik yerlerinde ve Kuveyt’te gıyabi cenaze namazları kılındı ve uluslararası haber ajansları Hocaefendi’nin vefatını, yaptıkları haberlerle bütün dünyaya duyurdu.


ESERLERİ

Ömrünü hizmete adayan Mehmet Zahid Kotku Hazretleri, bugün de insanlığın önünü aydınlatmaya devam eden çok sayıda eser verdi. Bunlar; Tasavvufî Ahlâk (5 cild), Cennet Yolları, Mü'minlere Vaazlar (2 cild), Ehl-i Sünnet Akaidi, Ana Baba Hakları, Hadislerle Nasihatlar (2 cild), Nefsin Terbiyesi, Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi, Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi, Evrâd-ı Şerif, Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası, Yemek Adâbı. Ayrıca Hocaefendi’nin konuşmaları derlenerek de Zikrullahın Faydaları, Özel Sohbetler, Peygamber Efendimiz, Tenbihler gibi kitaplar hazırlanmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Elmalılı Hamdi Yazır Kimdir?

30/1/2007 · Kategori: Buyukler

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hicri 1294 Miladi 1877 yılında Antalya'nın Elmalılı kazasında doğdu. Babası Numan Efendi, aslen Burdur'un Gölhisar kazası Yazır köyü halkındandır. Numan Efendi, küçük yaşta Yazır köyünden çıkıp Elmalı'ya gelmiş, orada okumuş ve "Şer'iye Mahkemesi" başkâtibi olmuştur. Hamdi Efendi'nin annesi, Elmalı âlimlerinden Mehmet Efendi'nin kızı Fatma Hanım'dır.

İlkokulu ve bugünkü ortaokula denk sayılan Rüşdiye'yi Elmalı'da bitiren Hamdi Efendi, 1892 yılında, dayısı hoca Mustafa Sarılar ile birlikte İstanbul'a gelmiş ve devrinin âlimlerinden Kayserili Mahmud Hamdi Efendi'den ders almıştır. İstanbul'daki diğer tanınmış hocaların da derslerine devam ettikten sonra, 1906 yılında "Bayezit dersiâmı" olarak icâzet almıştır. Aynı yıl yapılan seçimlerde Antalya Mebusu olmuş ve II. Meşrutiyet'in bu ilk meclisinde, özellikle 1876 "Kanun-i Esâsi"sinin değiştirilmesinde önemli rol oynamıştır.

1909 yılında Mülkiye Mektebi'nde Ahkâm-ı Evkâf ve Arâzî dersleri okutmuş ve yine aynı yıllarda Mekteb-i Kuzâtta "Fıkıh" dersleri vermiştir. Daha sonra Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye (Şeyhü'l-İslâmlığa bağlı Yüksek Müşavere Heyeti) üyeliğine ve bir müddet sonra da başkanlığına tayin edilmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Evkaf Nazırlığı'nda bulunmuş ve bu sırada Âyan Meclisi üyesi olmuştur.

Cumhuriyetin ilânı sırasında Mütehassısîn medresesinde mantık müderrisi idi. Medreseler kaldırılınca evinde inzivaya çekilmiş, ilmî tetkik ve araştırmalarına devam etmiştir. Yirmi yıl kadar devam eden bu uzlet (yalnızlık) devresi, "Hak Dini Kur'an Dili" adındaki Türkçe tefsiri hazırlamasına imkân vermiştir. Tefsire başlamadan önce Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa'nın teşviki ile "Büyük İslâm Hukuku Kâmusu" ile meşgul bulunuyordu. Bu eserle birkaç yıl meşgul olduktan sonra yarım bırakmış ve tefsiri yazmaya başlamıştır.

Âyan üyeliğinin son yıllarında Fransızca'dan tercümeye başladığı bir felsefe tarihi kitabını tamamlayarak ilave ettiği önemli bir dibace (önsöz) ve diğer haşiyelerle birlikte "Metalib ve Mezahib" adıyla bastırmıştır.

Hamdi Efendi, ayrıca devrinin güzel sanatlarından olan hat ve mûsikî ile de ilgilenmiştir. Özellikle "Nesih" ve "Sülüs" yazılarda iyi bir hattat idi. Aynı zamanda hâfız olduğu için alaturka mûsikînin çeşitli makamlarıyla ciddi bir şekilde meşgul olmuştur.

Hamdi Efendi, 27 Mayıs 1942'de İstanbul Erenköy'de vefat etmiştir.

ESERLERİ:
Basılmış Olanlar:

Hak Dini Kur'an Dili, Metalib ve Mezahib, İrşadü'l Ahlâf fî Ahkâmi'l-Evkâf.
Basılmamış Olanlar:
Usûl-i Fıkıh'a ait bir eseri, Sûrîmantığa ait bir eseri, yarım vaziyette bir hukuk kâmusu, eksik dir divanı.

Elmalılı M. Hamdi Yazır'ın bunlardan başka; Sırat-ı Mûstakîm, Sebîlü'r-Reşad ve Beyanü'l-Hak mecmualarında devamlı yazıları çıkmış, aynı zamanda devrinin günlük gazetelerinde de ilmî makaleler yazmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

MEVLANA CELÂLEDDÎN-I RÛMÎ Kimdir?

30/1/2007 · Kategori: Buyukler

Taninmis büyük evliyâdan. Asil adi Muhammed, lakabi Celâleddîn, ünvâni Mevlânâ'dir. Hüdâvendigâr, Sultân-ül-Âsikîn, Sultân-ül-Mahbûbîn, Molla-yi Rûm ve Molla Hünkâr gibi lakaplari da vardir. Babasi, Sultân-ül-Ulemâ (Âlimlerin Sultâni) ismiyle meshûr Muhammed Behâeddîn Veled hazretleridir. Soyu hazret-i Ebû Bekr'e ulasir. Annesi sâlihâ ve evliyâ bir hanim olan Mü'mine Hâtun, Ibrâhim Edhem hazretlerinin neslindendir. 1207 (H.604) senesi Rebîulevvel ayinin altinci günü Horasan'in Belh sehrinde dogdu. 1273 (H.672) senesi Cemâziyelâhir ayinin besinci günü Konya'da vefât etti. Kabr-i serîfi Konya'nin en meshur ziyâret yerlerindendir.


Mevlânâ Celâleddîn, küçük yasta ilim tahsîline basladi. Âlim ve evliyâ bir zât olan babasinin terbiye ve himâyesinde yetisti. Mânevî olgunluklara kavustu. Henüz bes yasinda iken kendisinden bir takim hârikulâde ve olaganüstü hâller görüldü. Kirâmen kâtibîn meleklerini görür, evliyânin ruhlariyla konusurdu. Melekler ve Allahü teâlânin ricâl-i gayb ismi verilen velî kullarinin rûhlari kendisini ziyâret ederlerdi. Zâhiren tanimadigi bu kimselerin böyle sik sik görünmelerinden dolayi, mübârek benizleri sararip solardi. Babasi Sultân-ül-Ulemâ, ondaki bu hâlin, meleklerin ve velîlerin oglunu ziyâreti sebebiyle oldugunu bildigi için memnûn kalirdi. Ancak, aklina bir noksanlik gelmesin diye, talebelerinden birkaçini ogluyla mesgûl olmalari için vazîfelendirip; "Oglum Muhammed'e görünenler, Allahü teâlânin çok sevdigi velî kullaridir. Sefkat ve merhâmetleri sebebiyle ogluma görünüp, onunla sohbet ediyorlar. Kendi hâllerini ona ögretiyorlar, melekler âlemini gezdirip gösteriyorlar. Her ne kadar bunlar iyi seyler ise de, o daha küçüktür. Kendisini zaptedemeyip, aklina bir âriza gelmesinden korkarim. Bunun için sizler, onun heyecanlanmasina engel olun." derdi.

Mevlânâ Celâleddîn'in çocukluk yillarinda, terbiyesiyle mesgul olan ve kendisini çesitli ilimlerde yetistiren Seyyid Burhâneddîn Tirmizî hazretleri, babasi Sultân-ül-Ulemâ'nin ileri gelen talebesiydi. Tirmiz sehrinde yasardi. Bir gün talebeleriyle sohbet ederken birden; "Eyvah! Eyvah! Hocam Sultân-ül-Ulemâ vefât etti. Haydi namazini kilalim." diyerek, talebeleriyle giyâben hocasinin cenâze namazini kildilar. Ondan sonraki gecelerden birinde, rüyâsinda hocasini gördü. Hocasi Sultân-ül-Ulemâ; "Burhâneddîn! Oglum Celâleddîn Muhammed'e ilim ögretmeye devâm et!" emri üzerine yollara düstü. Konya'ya geldi. Bu sirada Mevlânâ, Lârende'de bulunan kayinpederinin yanina gitmisti. Hocasinin Konya'ya geldigini duyunca, derhal döndü ve tahsîline devâm etmeye basladi. Seyyid Burhâneddîn, zâhirî ilimlerde kemâl derecesine yükselen Mevlânâ'yi mârifet, Allahü teâlâyi tanima ilminde de en yüksek seviyeye çikarmak için Mevlânâ Celâleddîn'e riyâzet, nefsin isteklerini yapmama ve mücâhede, nefsin istemedigi ve ona zor gelen seyleri yaptirmaya basladi. Bir müddet sonra Halep ve Sam'a gidip, oradaki âlimlerden de ilim ögrenmesi gerektigini Mevlânâ'ya anlatti. Böylece onu Halep ve Sam'a gönderdi. Kendisi de Kayseri'ye gitti.

Hocasinin emri üzerine Mevlânâ ilim tahsîli için Sam'a giderken, Nusaybin'de hiristiyan papazlarinin toplantisina rastladi. Papazlar sihir yapip âdet disi bâzi seyler gösteriyorlardi. Mevlânâ'yi görünce, bir oglani havaya uçuruverdiler. Mevlânâ bu ise ilgi göstermeyip murâkabeye, Allahü teâlâyi düsünüp kalbini uyanik bulundurarak, gâfil olmama hâlini muhâfazaya vardi. Oglan, havada oldugu yerde kaldi. "Beni kurtarin, yoksa düsüp ölecegim." dedi. Papazlar ne yaptilarsa bir çâre bulamadilar. Nihâyet oglan; "O yaninizdaki zâtin murâkabesi yüzünden ben bu hâle düstüm. Onun yardimi olmazsa, muhakkak helâk olurum." dedi. Papazlar ister istemez Mevlânâ'ya yalvardilar. Mevlânâ; "Onu bir sey kurtaramaz, ancak Kelime-i sehâdet kurtarir." buyurdu. Oglan bunu duyunca, hemen Kelime-i sehâdet getirdi ve kolayca yere indi. Mevlânâ'nin ellerini öptü. Bu hâli gören papazlarin hepsi müslüman olmakla sereflendi.

BIR ANDA KIRK YERDE

Birbirinden habersiz, kirk kisi, ayri ayri, Eve dâvet ettiler, bir gece Mevlânâ'yi.

Hiçbirini kirmayip, eylediler icâbet, Hepsi ile oturup, ettiler gece sohbet.

Ertesi gün onlardan; birbirini görenler, Hemen birbirlerine, verdiler bunu haber.

Ve lâkin digerleri, sasirarak bir nice, Dediler ki: "Mevlânâ, bizde idi dün gece."

Halbuki hiçbirinde, degildi o büyük zât, Kendi hânelerinde, yalniz idi o saat.



TAYY-I ZAMAN, TAYY-I MEKÂN

Hazret-i Mevlânâ'nin, mübârek hanimlari, Diyor ki, bir gün evde, görmedik Mevlânâ'yi.

Halbuki biraz önce, otururdu odada, Biraz sonra baktik ki, görünmüyor ortada.

Biz böyle konusurken, aksam oldu nihâyet, Sonra kapi açilip, içeri etti avdet.

Çevirmek isteyince, ayakkabilarini, Gördüm kenarinda, Mekke'nin kumlarini.

Nereden geldigini, ondan suâl edince, Buyurdu ki: "Mekke'de, bir dostum vardi önce.

Onun ziyâretine, gitmistim biraz evvel, O kumlar da Hicaz'in, kumlaridir muhtemel."

Düsündüm ki "Bu kadar, kisacik bir zamanda, Hicaz'a gidip gelmek, nasil olur acaba?"

O bunu anlayarak, buyurdu ki: "Velîler, Kerâmet ehli olup, sanki rûh gibidirler.

Kisaltir Hak teâlâ, onlar için bu yeri, Bir adimda giderler, uzun mesâfeleri."

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ali Haydar Efendi 1

30/1/2007 · Kategori: Buyukler

Mevlana münkir aklın yurdu Bizans’ın sınırında, bütünüyle Batı ve Doğunun duyabileceği bir noktada Mesnevi’yi yazdı. Aklın egemen olduğu devirde, terk edilen ruh adına konuşan Büyük Veli, İslam’ın ezeli-ebedi oluşunu anlattı. Öyle ki Mesnevisiyle yeniden kalbe dayalı aşk kelamını sundu. Anadolu ilk büyük fetreti, Onun bu sunumuyla izale etti.

Anadolu, ikinci ve birinciye nispetle daha derin olan manevi fetreti ise, modern zamanın Büyük Velisi Ahıskalı Ali Haydar Efendiyle aştı.
Bu yüzden Ali Haydar Efendiyle, Mevlana arasında kafa kağıdı, görev, zaman ve zemin itibariyle ciddi benzerlikler vardır: İkisi de sufi babaların çocukları. İkisi de Anadolu’ya doğudan hicret etti. İkisi de zahiri ilimlerde zirveye ulaştı. İkisi de umutların tükendiği devirlerde “has duruşlarıyla” insanlığa usve-i hasene oldu. Mevlana Moğol, Ali Haydar Efendi ise modern zamanın enkazından adam kurtardı.
Mevlana’nın yaşadığı fetrette Müslümanlar, her şeye rağmen potansiyel konumlarıyla ciddi bir güçtüler. Yani ruhi bir dirilişe iştirak edecek maddi vücuda sahiptiler. Bunun içindir ki Mevlana’nın Batıda tutuşturduğu aşk ateşi, sair sufilerin nefesleriyle kısa zamanda, bütün İslam coğrafyasını kuşattı. Dolayısıyla fetretin müddeti tahribatı kadar uzun olmadı.
Modern zamanın getirdiği fetret ise, hayatı çepeçevre sardı. İslam’ın medresesi, tekkesi, camisi sadece zarflarıyla ayaktaydı. Sufice bir dirilişin zihni alt yapısını oluşturacak ulema, ciddi manada nüfuzunu kaybetti.
Egemen güç tarafından kabul görmenin ilk şartı, Batıcı olmaktı. Düşünce, kütüphanemizden ayrılmış, Batıya ameleliğe gitmişti. Yani Ebussuud, Fuzuli birlikteliği parçalanmıştı.
Sebeplerin Ahıska’dan İstanbul’a taşıdığı Ali Haydar Efendi, hem mürit hem murat oldu. O Allah’ın muradıydı. Bütün bu olumsuzluklara müdahale edecek ve tepetaklak olmuş ehramı yerli yerine oturtacaktı. Tanzimatla hız kazanan Batılılaşmayı red ve yerine cemiyetten tecrit edilen İslam’ı tekrardan ikame etme ödevine talipti.
Mücadelenin merkezi Doğuyla-Batının kesiştiği şehir İstanbul’du. Fatih’in dünyaya meydan okuyuşunun fotoğrafı İstanbul… Şairin;
“Yetişmez mi bu şehrin halkına bu ni’met-i Bâri
Habib-i Ekrem’in yarî Eyyube’l-Ensarî”, dediği İstanbul…
İslam’ın zafer kürsüsü İstanbul, varlığından şüphe etti. Zafer kürsümüzden kültürümüzün hezimet haberleri okundu. Mazi sorgulandı. İslam’a ait her şey reddedildi. Vaziyete direnen ulema, Teşkilatı Mahsusa tarafından tespit edilip, tecrit edildi. İttihatçı zihniyet, ilerleyen yıllarda farklı adları taşıyan yönetim şekilleri altında devam etti.
Ali Haydar Efendi, İslam’a karşı açılan bu çok cepheli savaşın tam ortasında yer aldı. İlahi iradenin infazında kendisine verilen görevi noksansız yapabilmek için, resmi sıfatlarını terk etti.
O, “Telif-i Mesail Heyeti” reisi, Dersiam Ali Haydar olarak değil Çarşamba “İsmet Efendi Dergahı” postnişini Şeyh Ali Haydar olarak mücadeleye devam etti. Bunun için, yeni devirde satırlardan çok sadırlara konuştu. Kendisini anlayanları İslam’a yardımcı olmaya çağırdı. Müminlere cesaret aşısı yaptı. Onlara bilmek zorunda oldukları şeyleri öğretti. Korkunun durdurduğu kalplere, kuruyan damarlara zikir soluklarıyla hayat sundu.
Küfür tufanına yakalanan mazlum halka, sığınak oldu. Medreseyi, tekkeyi, aileyi hasılı top yekün cemiyeti helak eden tufanın ortasında dik kalabilen bir dağ gibiydi. Tufanın şiddeti o dağın belli bir noktaya kadar eteklerini tahrip etti, yollarını kapattı. Fakat azametini gölgeleyemedi. Ruhunu sökemedi. Çünkü üzerine “Halidi” yazılıydı.
Tufanın ortasındaki has duruşuyla, küfrün izafi, İslam’ın daimi olduğuna işaret etti. Bir gün suların çekileceğini medreseye, tekkeye giden yolların tekrardan açılacağını anlattı.
***
Mevlana, aklın egemen olduğu bir devirde ruh adına konuştu. Konuşmalarını kayda geçti, Mesnevi’yi yazdı. Üstat ise küfrün ve cehaletin hakim olduğu bir zamanda, hem irfan hem ilim adına konuştu. Konuşmalarını kitaplara değil zamanın “Büyük Veli”sinin ruhuna kaydetti. Şimdi o “Büyük Veli” üstat adına konuşuyor, has duruşuyla, Batıyla-Doğunun kesiştiği noktada, İslam’ın yenilmezliğinin destanını yazıyor.
***
inkişaf dergisi, dizi halinde “Bedihi Hayat” başlığı altında Ahıskalı Ali Haydar Efendi Hazretlerinin hayatını yayımlayacaktır. İşte buyurun Allah yoluna adanan ömrün hikayesi…

Namsız Nişansız Dervişin Oğlu
Namazını ezan okunur-okunmaz eda edebilmek için, beline bağladığı ibrikle dolaşan ve bundan dolayı da, kendisine “Molla” denilen, Şerif Efendi’nin, takvim miladi 1865 yılını gösterirken, adını Ali Haydar koyduğu bir oğlu dünyaya geldi.
Ahıska’nın namsız nişansız dervişlerinden baba Molla Şerif hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, onun zahit ve müttaki bir mümin oluşu.
Molla Şerif “Refik-i Â’lay”a yani Yüce Dost’a erken ulaştı. İki yaşında annesini Allah Azze ve Celle’ye uğurlayan Ali Haydar Efendi, dört yaşında babasının tabutu ardından yürüdü. Küçük yaşta yetimlik nisbesi oldu. Bu yüzden Molla Şerif’in yetimi diye anılırdı.
Yıkık Medreseler ve Yetim Talebeler
Ali Haydar Efendi ilk tahsillerini Ahıska’daki civar medreselerde yaptı. Fakat, o yıllar itibariyle ne tekkede ne de medresede eski ruh yaşamaktaydı. İslam’ın yurduna matem çökmüş, Şeyh Şamil’in sayhalarına alışkın dağlarda baykuşlar ötmeye başlamıştı.
Molla Şerif zamanında İmam Mansur’la başlayan Kafkasya’nın diriliş hareketi, Nakşi Şeyhlerden İmam Şamil’le zirveye ulaşmıştı. İmam Şamil’in mücadelesi öylesine olağan üstüydü ki Karl Marx bile ona hayran kalmış ve işçilere, Çarlık sistemini devirebilmek için onun mücadele şeklini örnek almaları gerektiğini söylemişti. Fakat, İmam Şamil’in esareti ve ardından Kafkasya’yı terk edişi, toplumsal anlamda büyük bir kırılmaya neden oldu.
İmam Şamil’in diriliş hareketinden geriye, bir dik duruş bir de cihatta şeyhleri, müderrisleri şehit olan tekkeler, medreseler kalmıştı.
Ali Haydar Efendi’nin çocukluk yıllarında -Kafkasya’da- talebeler yetimdi. Çünkü medreseleri yıkılmış, müderrisleri şehit olmuştu. Bu yüzden birçoğu tahsiline devam edebilmek için Anadolu’ya hicret etti. Zira orada baykuş sesleri henüz duyulmuyordu.
Erzurum ve Çile
Evliya Çelebi gibi “Seyahat ya Rasulellah” diyenler yollara düşmüştü. Bir farkla ki Evliya Çelebi, tahsilin nihayetinde, Ahıska’nın yetim talebeleri ise bidayetinde yürüyüşe çıkmıştı. Çünkü, “er-Rıhle fi Talebi’l-ilm” (ilim uğrunda yol kat etmek), İmam Buhari’den, Müslim’den gelen bir İslam geleneğiydi, Sadatın sünnetiydi. Kafkasya’nın medresesiz kalan çocukları da bu sünnete uydu. Kimi Trabzon’a, kimi Erzurum’a hicret etti.
Kaderde, Molla Şerif’in yetimi Ali Haydar Efendi’ye Erzurum yazılmıştı. Vur ha vur yürünen, yalın ayak kat edilen yollar bir noktada tükendi ki orası; Erzurum’du. Şehre varır varmaz Bakırcı Medresesi’ne kaydoldu. Öylesine gayret gösterdi ki, geceleri gündüzlere ekledi. Kandillerin diplerine oturur gece boyu mutala eder, yorulduklarında ise uyumamak için başını rahlenin üzerine koyduğu bıçağa dayardı. Yine böyle bir geceydi. Uyumamak için başını bıçağa dayamışdı. Fakat o kadar yorgundu ki, bıçak acısını hiç duymadı, daldı uykuya. Tam bu esnadaki bir sendelemeyle bıçak alnına battı. Acıyla uyandı. Ne ki alnından kan akmaktaydı.
Talebelik yıllarında alnına fedakarlığın imzasını kazıdı. Çünkü o en Sevgiliye; Allah’ın habibine (s.a.v.) aşıktı. Ona varmanın yolu da kitap sahifelerinden, Onun şeriatını tanımaktan geçmekteydi. Bu yüzden bütün zamanını Onu tanımaya adadı.
O Sevgili (s.a.v.) bütün zamanlar için bir ışıktı (Mişkat’un-Nübüvve). Ona (s.a.v.) doğru yaklaşıldıkça ışık bir şehrayine dönüşmekteydi. Bunu bildiklerinden daha hızlı, en hızlı nasıl varılırsa öyle varmak istiyorlardı. Bu yüzden uykuya paydos demişti.
Ali Haydar Efendi, fakr-u zaruret içinde, yurdundan ırak yerlerde her türlü zorluğa göğüs gerdi. Biliyordu ki tahsil hayatında karşılaştığı bu tür sıkıntılar neredeyse bütün fakihlerin kaderiydi. İmam Malik’ten, İmam Şafi’ye ulu hocalar hep aynı ızdırabı yaşamıştı. Okuyabilmek için hiç yüksünmeden, hanlarını, hanümanlarını satanlar vardı. Hatta İmam Malik fakirlikten o kadar muzdarip olmuştu ki; ilme devam edebilmek için, evinin tavan tahtalarını söküp satmak zorunda kalmıştı.
Ali Haydar Efendi, vatanından ırak yerlerde Allah Azze ve Celle’den başka kimsesi olmayan bir yetim çocuktu. Ne hanı ne de hanümanı vardı satacak. Bu yüzden azmini, sabrıyla katık yapıp, sıkıntıların üstesinden gelmeye çalıştı.
İslam Ruhunu, sağnak sağnak yağan küfür necaseti altında, muhafaza edip sonraki nesillere lekesiz ve defosuz bir şekilde taşımayı başaran “Veli”ye ana gibi yar oldu Erzurum.
Ustalık Devresi ve İstanbul
Tahsil hayatının çıraklık devresini; Ahıska’da, kalfalık devresini; Erzurum’da yapan Ali Haydar Efendi ustalık devresi için İstanbul’a revan oldu.
İstanbul’da ilk olarak, devrin en ciddi eğitim kurumu; Fatih Medresesi’ne kaydoldu. Buradaki tahsilini ikmal edince, zamanın alim-i şehir-i Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin derslerine iştirak etti. 1906’da Ahmet Hamdi Efendi’den umumi icazetname aldı. Ardından da Medresetu’l-Kudat’a devam etti.
Ali Haydar Efendi, İstanbul’da bir taraftan okuyor diğer taraftan ise okutuyordu. Fakat Medresetu’l-Kudat’ta ki tahsilini ikmal ettikten sonra bütün mesaisini ders vermeye ayırdı.
İlmiye Salnamesi’ndeki kayıtlara göre Ali Haydar Efendi Hazretlerinin müderrislik serüveni şöyledir; İlk olarak 1325 yılında Sadi Bey Medresesi üçüncü müderrisliği görevine getirildi. Ardından sırasıyla: Dar’ul Hılafet-i Aliyye Medresesi kısm-i âli fıkıh müderrisliği, Fetvahane Musevvitliği, Hey’et-i İftaiyye reisliği, Sahn Medresesi müderrisliği görevlerinde bulundu. 1334 tarihinden 1337 tarihine kadar ve bilahare 1340-1341 senelerinde de “huzur derslerine” “muhatap” ve “baş muhatap” olarak iştirak etti. -Ali Haydar Efendi’nin bulunduğu görevlerde bila fasıla terfi etmesi malik olduğu ilmi kudretin en önemli nişanesidir.-
İstanbul’un Ak Sarıklı Ulu Hocası
Molla Şerif’in yetimi Ali Haydar Efendi, Doğuyla Batının hesaplaştığı şehirde, doğu adına konuşan ve sesi en yüksek tizden gelen ak sarıklı bir ulu hocadır artık. Dersleri ve vaazları büyük ilgi görmektedir. Dinleyenler: “Bir de şu sufi karşıtlığı olmasa”, diye temennide bulunmaktadır. Çünkü İlmin zirvesindeki bu adam henüz aşk ocağının dışında ve aşk ocağına mesafeli durmaktadır. Fakat zaman, hızla onu aşk ocağında yanmaya, yanıp da kemale varmaya taşımaktadır.
Aşk Ocağı ya da Bandırma
“Te’lif-i Mesail Heyeti” reisliğine atandığı, yani ilmi birikiminin çağın hukuki problemlerini çözmeye malik olduğu kanaatinin “Meşihat-ı İslamiyye” tarafından tasdik edildiği yıllar… Yer: Bandırma… Mübarek Ramazan ayı…
Şehirde şu muhtevada bir haber yayılır: ”İstanbul ulemasından Dersim Ali Haydar Efendi Merkez Camii’nde akşam namazını müteakip vaaz edecek.” Haberi alanlar, hınca hınç camiyi doldurmuş ve sabırsızlıkla Ali Haydar Efendi’nin gelişini beklemektedir.
Beklenen anla o anı beklenmeye değer kılan Ulu Hoca gelir ve kürsüdeki yerini alır. Besmele, Hamdele ve Salvele’den sonra vaazında Şeriat’tan, Şeriat’a karşı direnenlerden, yıkılanlardan, yıkanlardan bahseder. İslam cemiyetini istila eden bidatlerden, hurafelerden söz eder ve bunları terviç eden tekkelerin yanlış yolda olduğunu, tamir adına tahripte bulunduklarını anlatır.
Ali Rıza Bezzaz Hazretleri
Ali Haydar Efendi tekkeleri tenkit ediyordu. Çünkü, ziyaret ettiği tekkelerin bir çoğunda Şeriat’a muhalif işlerin meşru kabul edildiğine tanık olmuştu. Aslında şeyhlere değil müteşeyyihlere karşıydı. Konuşmanın akışı içerisinde yer yer ağır cümleler de geçiyordu. Fakat, bütünüyle mücerret ifadeler kullanıyordu. Dolayısıyla kimse kendini eleştirilerin muhatabı görmüyordu. Ne var ki, konuşmanın sonlarına doğru ifadelerini muşahhaslaştırdı ve Bandırma’lı Şeyh Ali Rıza Bezzaz Hazretlerini, isim vererek tenkit etmeye başladı. Bunda, hissiyat-ı diniyyesi etkili olmuştu. Fakat, Onu tenkide yönelten gerçek amil, kendisine Ali Rıza Bezzaz Hazretleriyle alakalı anlatılan yanlış malumattı.
“Muşahhas Tenkit” dinleyenleri inkisar-ı hayale uğrattı. Çünkü, Bandırmalılar Ali Rıza Bezzaz Hazretleri’nin Şeriat’a muhalif bir duruşunu görmek şöyle dursun, Büyük Veli’den Allah Rasulü (s.a.v.)’ne bütün mevcudiyetleriyle bağlanmaları ve hasenesiyle de olsa bidatı terk etmeleri gerektiğini öğrenmişlerdi.
Merak Etmeyin Yakında Gelecek
Ali Haydar Efendi’nin vaazı bitti, namaz kılındı ve cemaat üzgün bir şekilde evlerine dağıldı. Dinleyenler arasında bulunan Ali Rıza Bezzaz Hazretleri’nin bağlılarından Börekçi Hasan Efendi ise vaazda söylenenleri mütala etmek için doğruca şeyhinin evine gitti. Börekçi Hasan Efendi, Ali Rıza Bezzaz Hazretleri’ne vaazın muhtevasını arz edince evde kısa süreli de olsa bir sessizlik oluştu. Büyük Veli oluşan sessizliği şu iki cümleyle bozdu: “Merak etmeyin! Yakında Ali Haydar Efendi yanımıza gelecek.”
Vaazdan sonra Ali Haydar Efendi’yi müthiş bir pişmanlık hali kuşattı. Öyle ki, yaşadığı her an muzdarip bir hastanın şeb-i yeldası gibiydi. Saat durmuş, zaman akmıyor, ızdırap tükenmiyordu. Yaşadığı an, tam bir inkılap iklimiydi. O an, ruhunda beliren ukdeyi çözmek, ızdırabını inkilaba dönüştürmek için, hakkında hiç de hoş olmayan ifadeler sarf ettiği Büyük Veliyi arayıp bulması gerektiğini düşündü. Arayışa koyuldu. Bu sırada, Ali Rıza Bezzaz Hazretleri, kumaş dükkanında insanlarla meşguldü. Gelenler, gidenler… Halvet yeri şehrin tam göbeği… Kumaş dükkanında bir veli, Allah Teala ile beraber olmak için insanlardan kaçmıyor, bilakis Onunla birlikte olmanın yolunu insanlarla birlikte olmada arıyordu. Meselenin hulasasını Şah-ı Nakşibend’ten dinleyelim: “Bizde halvet bizde uzlet yoktur. Bizde halk içinde Hak’la birlikte olmak vardır. Halimizin şahidi ise Kuran’ın şu ayetidir: “Kendilerini ne ticaretin, ne de alış-verişin Allah’ı anmaktan, zekat vermekten alıkoymadığı adamlar.” (Nur.37) Ali Rıza Bezzaz Hazretleri, Nakşiliğin bu bakış açısını bütün mevcudiyetiyle benimsediğinden tekkesinde anlattıklarını-yaşadıklarını, dükkanında hayata taşımaktaydı. Alış-veriş akdini Hanefi fıkhına göre yapar, takvasından dolayı da satacağı her kumaşı iki defa ölçerdi.
Kumaş Dükkanındaki İnkilap
Kumaş dükkanına iş için gelenler, fetva soranlar derken beklenen misafir de kapıda görünür. Gelen, Ali Rıza Efendi’nin “Merak etmeyin, yakında yanımıza gelecek” dediği Ali Haydar Efendi’dir. Zamanın “Ulu Hocası”, akşamdan sabaha çektiği ızdırabı Ali Rıza Bezzaz Hazretlerinin huzurunda, söze aktarır. Büyük Veli tarafından affını ve evlatlığa kabulünü ister.
Buluşmalarında kalden ziyade haller konuştu. Öyleki Dersiam Ali Haydar Efendi kumaş dükkanında ruhi iletişimin dilini öğrendi. Ayrılırken, Ali Rıza Efendi; “Demek Çarşamba’da ikamet ediyorsunuz, orada Ahmet Efendi vardır, onu ziyaret ediniz ve bizim gönderdiğimizi söyleyiniz.”der.
Sen Huzur Dersleri Baş Muhatabısın
Ali Haydar Efendi, Bandırma’dan ayrılıp Çarşamba’ya varınca direkt olarak Hacı Ahmet Efendi’yi bulur. O da kendisine; Karagümrük’te Maşlaklı Ali Baba isimli bir zatın olduğunu önce onu ziyaret etmesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine Ali Haydar Efendi, Maşlaklı Ali Baba’nın evine gider. Kapıyı bir kız çocuğu açar ve kimi aradığını sorar. O da Maşlaklı Ali Baba ile görüşmek için geldiğini söyler. Kız “buyrun” der ve onu kırık dökük bir evin holüne alır. Ali Haydar Efendi holde, bir saat Ali Baba’yı bekler. Nihayet kapıda saçı başı ağarmış, hali pejmürde fakat yüzü nur desenli kambur bir zat görünür. Manzara Ali Haydar Efendi’ye pek iç açıcı gelmez. Maşlaklı Ali Baba ona, “benimle birlikte gel” der. Yürüdükleri yol boyu kömürlükten geçerken Maşlaklı Ali Baba “ben burada Rabbimi çağırırım.” der. Ali Haydar Efendi bu söze kızar fakat belli etmemeye çalışır. İlk fırsatta kendisini Hacı Ahmet Efendi’nin gönderdiğini söyler. Maşlaklı Ali Baba’nın bu ifadeye yanıtı: “Benden şeyhlik öğrenip başkasına satacaklar” şeklinde olur. Ortam gittikçe gerilir. Maşlaklı Ali Baba konuştukça Ali Haydar Efendi sinirlenir. Derken Maşlaklı Ali Baba, Ali Haydar Efendi’ye ne işle iştigal ettiğini sorar. Ali Haydar Efendi, Hoca olduğunu söyler. O da, “Ne hocalığı” diye mukabelede bulunur. Ali Haydar Efendi, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”(Zumer:9) ayetini okur. Maşlaklı Ali Baba: “ Sus, Sus! Bir de ayet okuyorsun” der. Ali Haydar Efendi: “ Ben cünüpmüyüm ki ayet okumayayım?” der. Maşlaklı Ali Baba: “Cünüb olsan iyi, cünübü bir teneke su temizler seni ise Karadeniz temizlemez.” şekline karşılık verir.
Konuşma bu minval üzere devam ederken Ali Haydar Efendi ciddi anlamda nefsiyle bir hesaplaşmanın içerisine girer. Nefsi bütün mevcudiyetiyle karşısına dikilip ona, “Gönderildiğin ve kapısında bekletildiğin adam bu mu? Kimlerin kapısında bekletiliyorsun. Halbuki sen! “Te’lif-i Mesail Heyeti” reisi, Huzur dersleri baş muhatabı, dersiam Ali Haydar Efendisin” der.
Suretten sirete, maddeden manaya yürüyüşü, bu yürüyüşte yaşanan krizi ve onu aşmanın usulünü, Üstat Necip Fazıl’dan dinleyelim:
“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.
İçeride bir has oda, yeri samur döşeli.
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.
Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.
Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, top yekun?
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.
Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi,
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.
Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berheva;
Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.
Geçitlerin, kilitlerin yalnız onda şifresi;
İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez.
İslam’ı dünya çapında temsile layık olan “Büyük Veli”, Şeyhi Ali Haydar Efendi’nin mutasavvıf olduğu anı Onun dilinden anlatırken şunları söylemişti: “Konuşmanın sonlarına doğru bana bir hal oldu, ağlamaya başladım, o zata karşı olan kızgınlığım sukunete, buğzum muhabbete dönüştü. Onu o an o kadar sevdim ki, her hali bana hoş gelmeye başladı.”
Karagümrük’te bir ev ıslanıyordu. Yağmur göklerden değil Ali Haydar Efendi’nin gözlerinden geliyordu. Belki de o akan yaşlar, Büyük Velinin dünya namına sevdiği her şeyi içinden alıp götürmek içindi. Ya da Onu yeni hale, yeni zamana hazırlamak içindi. Bilmiyoruz. Çünkü, yaşanılan bütün bu haller idrak alanımızın dışında cereyan etmişti.
Bu olay Ali Haydar Efendinin “Zülcenaheyn” oluş tarihidir. Müslümanların yaşayacağı o “zor” yıllarda artık onu, ne işgaller, ne hapisler ne de takipler durdurabilecektir.

Mevlana, aklın egemen olduğu bir devirde ruh adına konuştu. Konuşmalarını kayda geçti, Mesnevi’yi yazdı. Ali Haydar Efendi ise küfrün ve cehaletin hakim olduğu bir zamanda, hem irfan hem ilim adına konuştu.
Konuşmalarını kitaplara değil zamanın “Büyük Veli”sinin ruhuna kaydetti. Şimdi “Büyük Veli” O’nun adına konuşuyor, has duruşuyla Batıyla-Doğunun kesiştiği noktada İslam’ın yenilmezliğinin destanını yazıyor.

Siyasi ve iktisadi alakamız bulunan Batılı Devletlerin, azınlıkları bahane ederek Osmanlı Devleti’ni kendi çıkarlarına uygun yasalar çıkarmaya ve bu yasalar doğrultusunda çalışacak mahkemeler kurmaya zorlamaları, devletin içinde ciddi manada görüş ayrılıklarına neden oldu.

Müstağribler

Batıyla etkileşimi, tek yönlü etkilenimden ibaret gören ve bundan da devletin menfaat sağlayacağını iddia eden “müstağribler” Batılılar neyi, nasıl talep ediyorlarsa olduğu gibi kabul etmeyi terakkinin yegane yolu görüyorlardı. Onlara göre İslam, yirminci yüzyıla müdahale edecek siyasi argümanlardan yoksundu. Bu yüzden yeniden İslam’a dönmek, hukuki anlamda çağdışı bir vizyonu benimsemek demekti. Batı yanlıları bu tezlerini, İstanbul’da bulunan Avrupa devletlerinin büyük elçilerinin, özellikle de Fransız büyük elçisinin gayretleriyle sürekli gündemde tutuyorlardı. Bu çerçevede Ali ve Fuat Paşalar Fransız Medeni Kanunu’nun aynen alınıp tercüme edilmesini ısrarla savunuyorlardı.

Mecelleye Doğru

Müstağribler karşısında, İslam’ın bütün zamanlara hükmedecek medeni birikime sahip olduğunu, dolayısıyla da yeni hukuki düzenlemenin kaynağının İslam olması gerektiğini ve hatta İslam’ın bütün bu diriliş hamlesini tek bir mezhebinin (Hanefi) usul ve furuuna dayanarak yapabileceğini söyleyen Ahmet Cevdet ve Şirvanizade Rüştü Paşalar vardı.
Yeniden İslam’a dönmeyi savunanların nüfuzu ağır basınca, mustağripler geri adım atmak zorunda kaldı ve 1868-1889 yılları arasında çeşitli aralıklarla çalışan, “Mecelle Cemiyeti” Ahmet Cevdet Paşa başkanlığında kurularak çalışmalarına başladı.
Zamanın İmam-ı Azam’ı kabul edilen Ahmet Hilmi Efendi’nin de görev aldığı Mecelle Cemiyeti, yüz maddeden oluşan “Kavaid-i Külliyesi”, on altı kitap ve 1851 maddelik muhte-vasıyla mükemmel bir kanun vücuda getirdi.
1926′ya kadar mer’iyette kalan “Mecelle” üzerine çeşitli yıllarda, “tadil” ve “tekmil” içerikli bir çok çalışma yapıldı. Bütün bu çalışmaların gayesi, bir taraftan zamanın ihtiyaçlarına cevap vermek diğer taraftan da Ali Paşa’dan bu tarafa devam eden müstağrib düşüncenin, Batılı ülkelerden birinin “Medeni Kanunu’nu” iktibas etme teşebbüslerini akamete uğratmaktı.

Yeni Bir Ahmed Cevdet Paşa Arayışı

1914 yılına gelindiğinde, Şeyhülislam Hayri Efendi, “Mecelle” üzerinde bir nevi onun devamı olacak yeni bir çalışmanın daha yapılması gerektiğini gündeme getirdi. Fakat, Batılıların “İttihat Terakki” iktidarıyla ciddi manada nüfuz kazandığı bir zamanda bu iş, ancak büyük ruhlu bir alimin sağlam iradesiyle başarılabilirdi. Şeyhülislam bu zor iş için yeni bir Cevdet Paşa arıyordu, bunun için de her türlü fedakarlığa hazırdı.
Fıkhı bütün şubeleriyle hayata müdahil kılma mücadelesinin, Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye yükleyeceği büyük misyonu ve onun tarihi seyrini “Ulu Hoca”nın anlatımıyla kaleme alınan, Mazhar Sündüs imzalı bir talebesinin yazısından takip edelim:
“Herkesin bildiği gibi, vaktiyle İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidardaydı. Bir gece, liderleri Başbakan Talat Paşa, elinde bir İtalyan Mecmuası ile Meşihat Makamı’na gelir ve Şeyhülislam Hayri Efendi’ye hitaben: “Efendi! hele şu İtalyan mecmuasına bir bakınız. Ne demek istiyor, cevabını hazırlayınız da icabına bakalım” der. Hayri Efendi mecmuaya şöyle bir bakar. Tahminen otuza-kırk ebadında renkli olarak basılmış bir resim. İhtiyar bir adam zincirle yanında bulunan kazığa bağlanmış. Üstü başı yırtık, saçları dağınık, gözleri fırlamış bir vaziyette. Yanında da yaşıyla mütenasip, başı örtülü bir kadın ellerini boynuna kavuşturmuş, perişan halde yatan adamın başında ayakta duruyor ve zincire bağlı olan erkeğe merhamet nazarıyla bakıyor. Resmin altına ise, “İşte İslam dininin hükmü budur. Bu kadın, zin cirlere bağlı olan mecnun kocasını böylece beklemeye mecburdur.” diye bir yazı düşülmüş.
Hiç şüphe yok ki İtalya’da çıkan bu mizahi ve siyasi dergideki resim, İslam’ı tezyif ve tahkir maksadıyla yayınlanmıştı. Yine hiç şüphe yok ki, onun manası ve cevabı Bab-ı Meşihat’tan, ilgili ve yetkili makamlarca verilecekti. Nitekim Şeyhülislam Hayri Efendi merhum, zamanın sadrazamı Talat Paşa’ya, o mecliste:
-”Biraz müsaade ederseniz, cevabını arz ve takdim edeyim”, dedikten sonra, ertesi gün makamına gelir ve Meşihat Erkanını toplayarak onlara konuyu açar. Konuyla en çok alakadar ve yetkili olarak Fetva Emini (Mecelle Şarihi) Ali Haydar Efendi’yi (ö. 1355/1936) bulur. Mecelle Şarihi Ali Haydar Efendi namıyla bilinen ve memlekete binlerce talebe ve hukukçu yetiştiren ve hepimizin hocası olan bu zat, kendi dairesi olan Fetva Emini makamına gelir. O da aynı şekilde arkadaşlarını toplayıp onlara, meseleyi açar. Maiyeti erkanında bulunan baş müsevvid Ahıskalı Ali Haydar Efendi resme bakar bakmaz der ki:
-Efendim! Bu resim, her ne kadar tahkir maksadıyla yapılmış ve yayınlanmış ise de, bir fıkhi meseleyi ihtiva ve tasvir etmektedir. İmam-ı Azam Hazretleri’nin kavliyle bir adam delirdiğinde şifaya kavuşuncaya kadar, kaybolduğunda da akranı ve emsali vefat edinceye kadar karısı onun nikahı altındadır. Bu açıklamadaki zeka ve sürat-i intikale hayran olan Mecelle Şarihi Ali Haydar Efendi, baş müsevvidi Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye:
-”Haydi evladım! Göreyim seni, meseleyi etraflı bir şekilde yaz, kaynaklarını göster ve bu konuyla ilgili olan diğer kavilleri de topla, tahlil et ve bugün mahkemelerde cari olan hangisidir onu da yaz”, diye emir verir.
Ahıskalı Ali Haydar Efendi, emri aldıktan sonra konuyu eba’d-ı selaseyle (üç boyutuyla) gözden geçirir. Meseleyi şu şekilde hülasa edip amiri konumunda olan Fetva Emini Ali Haydar Efendi’ye takdim eder:
Herhangi bir kimse tecennün ettiğinde (delirdiğinde) şifaya kavuşuncaya kadar, kaybolduğunda ise, akranı ve emsali ölünceye kadar karısı, mecnun ve gaibin nikahı altındadır. Bütün hukuki vecibelerine tabidir. İmam-ı Azam’ın kavli ve halen mahkemelerde geçerli olan görüş de budur.
İmam-ı Şafii Hazretleri’ne göre ise, deliren herhangi bir adam, bir yıl içinde şifaya kavuşamaz, kaybolduğunda ise haberi gelmezse nikahında bulunan kadın, hakime müracaat ederek nikahının feshedilmesini isteyebilir. Tabi ki davasını ispat ettiğinde nikahı feshedilir ve sonra başkasıyla evlenmekte de serbest olur.
Özet halinde ve sadece hükmünü naklettiğimiz bu risaleyi, Mecelle Şarihi Ali Haydar Efendi, Sadrazam Talat Paşa’ya arz eder ve anlayacağı şekilde izaha çalışır. Bu izahat karşısında çok memnun olan Talat Paşa şunları söyler:

Mecelle Yeniden

-Demek ki dinimizde her konu varmış. Avrupa kanunlarına ihtiyaç yokmuş. Avrupalılar bizi “kanunlarınız yetersizdir, asrı hazırın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır” diye itham ediyorlar. Şu halde Efendi Hazretleri sizden istediğimiz, beklediğimiz şudur: Mecelle, içinde bulunduğumuz yüzyılın ihtiyaçlarını karşılayacak bir hale getirilmelidir.
Gerek Şeyhülislam Hayri Efendi gerekse Mecelle Şarihi Ali Haydar Efendi konunun önemini ve kapsamını hakkıyla takdir ettikleri için Bab-ı Meşihatta toplanırlar ve bu işi kim yapabilir diye düşünürler. Numunesini gördükleri Ahıskalı Ali Haydar Efendi’yi huzurlarına çağırarak, bu görevin kendisi tarafından yerine getirilmesini teklif ederler. Ahıskalı Ali Haydar Efendi de:
“Efendim bu vazife yalnız bir meselenin çözümünden ibaret değildir. On altı kitaptan meydana gelen Mecelle, fıkhi hükümlerimizin binlerce meselesini kapsamaktadır. Bunların, içinde bulunduğumuz çağın ihtiyaçlarını karşılayacak bir duruma getirilmesi çok büyük bir himmete bağlıdır. Beni mazur görünüz. Bu basit ve kolay bir iş değildir”, der. Fakat Şeyhülislam Hayri Efendi ve Fetva Emini Mecelle Şarihi Ali Haydar Efendi hazeratı ellerine böyle bir fırsat geçmişken kıymetli, zeki, müdekkik ve sürat-i intikal sahibi Ali Haydar Efendi’yi bırakırlar mıydı?
Şeyhülislam Hayri Efendi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye hitaben:
-”Sizinle, ilminizle, vukuf ve ihatanızla iftihar ediyoruz. Din-ü devlet, mülk-ü millet sizden hizmet bekliyor. Göreyim seni, bu arzu yalnız benim değil, herkesin arzusudur. Behemehal (kesinlikle) yerine getirilmelidir” diye ısrar edince Ahıskalı Ali Haydar Efendi merhum da:
- Efendim, lütfen bana üç gün müsaade buyurunuz, düşüneyim der. Üç gün sonra başta Şeyhülislam, Fetva Emini, Ders Emini, Şeyhül Meşayih, memurlar, müdür ve diğer bilcümle Meşihat Erkanı hazır oldukları halde muhterem ve mağfur Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne hep birlikte bu teklifin ve ricanın kabulünde ısrar ederler. O zaman Ali Haydar Efendi de, dayanamayarak, teklifinizi şu üç şart tarafınızdan gerçekleştirilirse kabul ederim der ve şunları söyler:
lArkadaşlarımı ben seçeceğim. Dokuz kişilik bir komisyon oluşturacağım.
lİstediğim kitaplar temin edilecek.
lBu husus için lazım gelen ödenek ayrılacak,
Ahıskalı Ali Haydar Efendi sözlerini henüz tamamlamıştı ki Şeyhülislam Hayri Efendi sevinçle yerinden kalkarak, esbab-ı mucibe layihasını alıp doğruca devrin padişahı Sultan Reşad’a müracaat eder ve iradesini çıkartıp Bab-ı Meşihata döner. Ali Haydar Efendi’ye tebliğde bulunur.

Telif-i Mesail Komisyonu

Yeni kurulan Telif-i Mesail Komisyonu şu isimlerden oluşur:
lReis: Ali Haydar Efendi
lAzalar: Hüseyin Fehmi Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen Efendi, Hüseyin Necmettin Efendi, Mustafa Safvet Efendi, Şevket Efendi
lBaşkatip: Ahmet Muhtar Efendi.
Komisyon, bütün eksikleri tamamladıktan ve kitapları tedarik ettikten sonra işe başlar. İki yıl içinde “Kitab’ul Büyu’u ve Kitab’ul- İcare’yi” tetkik ve mütalaa edip müsveddelerini hazırlar. Tam bu sırada merhum Ahıskalı Ali Haydar Efendi Hazretleriyle şerefyab-ı mülakat olmuştum. Hukukun son sınıfındaydım. Mecelle’yi okumuş Kavaid-i Külliyeyi ezberlemiştim. Mukayeseli olarak Mecelle’nin imtihanlarına hazırlandığım sırada Ali Haydar Efendi’nin bizzat ağzından dinlediğim bu vakayı lazım gelen ehemmiyetiyle düşündükten sonra kendilerine bir sual yönelttim:
- Efendim, Mecelle’mizin, içinde bulunduğumuz asrın ihtiyaçlarını karşılayacak bir hale getirilmesi mümkün müdür?
Hocam bu suali yerinde buldu ve çok sevindi. Dört, beş müstesnadan başka mümkündür dedi. Mesai bu şekilde devam ederken, inkılabın ortaya çıkmasıyla bu eser olduğu gibi kalmıştır.”
Komisyon Ne Yapacaktı?
On bir maddeden oluşan bir nizamname ile, Meşihat Makamına bağlı olarak görev yapacak Te’lifi Mesail Şubesi 23 Temmuz 1914′te resmen kuruldu. Ali Haydar Efendi’nin başkanlığında oluşan bu komisyon şunları yapacaktı:
“Elde bulunan dini kitaplarda tesadüf edilmeyen meselelerin hal şekillerini tayin edecek ve Meşihat Makamı tarafından uygun görülecek mevzulara dair, dört mezhebin kitaplarından ve ilmi eserlerden gerekli fikirleri alacak, kaynakları belirtecek, şer-i meseleleri ihtiva eden hususi çalışmalarla Şeyhülislamların adını taşıyan fetva kitaplarını da tahlil ederek fıkıh kitaplarındaki tertibi de dikkate alarak “Muhıt’ul-Fetva” adında bir kitap meydana getirecekti.”

Muhit’ul-Fetva

Telif-i Mesail Şubesi bugünkü “Mecme’ul Fıkhi’l-İslami” ve benzeri kuruluşların bir ilk modeli konumundaydı. Batı kanunlarına özentinin had safhada olduğu bir zamanda bu önemli bir atılımdı. “Muhit’ul-Fetva”, ulemanın dört mezhebin müktesebatıyla dünya hukuk sistemlerine kafa tutabileceğini gösterdi. Mecelle, devletin aksayan kurumlarına tekrardan etkin bir şekilde müdahil olabilecekti. Başta Şeyhülislam Hayri Efendi olmak üzere devrin bütün ulu hocaları Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin telif-tedvin edeceği “Muhitu’l-Fetva” sını bekliyordu. Ali Haydar Efendi devlet için aciliyet arzeden hususlara öncelik verdi ve bu çerçevede “Kitab’ul Buyu” ve “Kitab’ul İcare”nin müsveddelerini hazırladı. Fakat İttihatçılar İslam’ın hayata müdahil olmasında samimi olmadıklarından önce kurulmasını talep ettikleri “Telif-i Mesail Şubesi’ni ” daha sonra muattal hale getirdiler. İttihatçıların elinde her şeyini yitiren Osmanlı Devleti, yeniden var oluşuna ciddi manada katkıda bulunacak bu büyük ilim meclisini de onlara kurban verdi. Devrin yeni zuhur eden problemlerine İslami çözüm ve çareler getirecek bu büyük hukuk külliyatı maalesef tamamlanamadı.
Telif-i Mesail Şubesi Osmanlı Devleti’nin çöküş yıllarına tekabül eden bir zamanda oluşturduğu muazzam bir ilim ocağıdır. Önü açık tutulsaydı neler başarabilirdi ki. Bunu iyi bilenler o ilim ocağını kapattılar ve reisini yıllarca göz hapsinde tuttular. Bütün bunlardan sonra kimse çıkıpta devletin sorunlarına, aksayan kurumlarına ulema İslami çözüm getiremedi de bundan dolayı İttihatçılar ya da başkaları Batılı devletlerin hukuk sistemlerini iktibas ettiler diyemez. Milletin ruh köküne yabancı olanlar bir defa Batıya amele olmayı kabul etmişlerdi. Onlara göre Batılı adamın imzasını taşımayan bir hukuk sistemi mükemmel de olsa muteber değildi.
Batıya bir defa olsun Yavuz gibi Fatih gibi bakamayanlar, Batılı hukuk profesörlerine üniversitelerde kürsüler açarken, Ali Haydar Efendi’ye zindanı layık gördüler. Fakat bir gün Ali Haydar Efendi’ye ve yol arkadaşlarına layık oldukları itibarı iade edecek nesil, üzerine borç olan vazifeyi ifa edecektir.

lll

TEKKESİ İŞGAL EDİLEN ŞEYH

Abdulhamid: Aldatılanlar ve Anlayanlar

II.Abdulhamid İslam’a farklı iklimler bulmak, yeni yürekler fethetmek için büyük ruhlu şeyhleri uzak diyarlara; Afrika’nın iç bölgelerine, Çin’e ve hatta Japonya’ya gönderdi. Hilafetin merkezine binlerce kilometre uzaklıktaki bölgelerde, tekkeler, medreseler inşa ettirdi. Ciddi manada bir manevi diriliş hareketi başlattı. Suretleri, dilleri farklı insan
lar, dinleriyle halifeye kardeş oldular.
Bizzat Devlet-i Aliye’nin idaresindeki bölgelerde, İngilizlerin tahriki ve aldatılmışların yanlış siyaseti sonucu bölünmeler yaşanırken, Pekin’de yani İstanbul’la siyasi yönetim noktasında hiçbir bağı olmayan şehirde halifeyle olan manevi bağa işaret eden bir üniversite kuruldu: Hamidiye Üniversitesi.
Abdulhamid’in istişare ettiği ve söylediklerine değer verdiği Suriyeli Ebu’l-Huda, Mağripli Şeyh Zafir, Senusi ve Arusiler Afrika’ya, Türkistan’a, Hindistan’a, yeniden İslam birliği ruhunu aşıladılar. Dervişlerin ulaştığı iklimlerden İstanbul’a bağlılık mesajları iletildi. İngilizler Abdulhamid’in önem verdiği sufi merkezli hareketleri engelleyebilmek için karşı atağa geçtiler. Müslümanları menfaatlerine amele yapabilmek için sufice dirilişi tenkit ettirdiler.
İngiliz menfaatlerinden yana tavır alıp gerçek diriliş hareketine karşı çıkanları yani, aldananları ve aldatanları, bunlara karşı Abdulhamid’in aldığı tedbirleri O Büyük Sultan’ın hatıra defterinden takip edelim: “…İngilizler Cemalettin Afgani vasıtasıyla hilafet meselesini kurcalamaya başladılar. Hicaz emirlerini de ele geçirerek maksatlarına ulaşmak istiyorlardı. Ben de buna karşılık büyük bir derviş kafilesini Hindistan’a Müslümanların arasına gönderdim…” “İngilizlerin tahrik ve teşviki ile, hilafetin Türkler tarafından zorla alındığı iddiasını ileri süren Cemalettin Afgani’yi Arap’larca çok mutemet bir kişi olan Ebu’l-Huda es-Seydi kanalıyla İstanbul’a çağırttım. Ve bir daha da İstanbul’dan çıkmasına müsaade etmedim.”
Buhara’daki, Pekin’deki, Haydarabad’daki Hasanlar, Hüseyinler Abdulhamid’e muvafık fakat İstanbul’daki Mustafalar, Talatlar muhalifti. Onu anlamayanların ya da anlayıp da düşman olanların üssü gibiydi İstanbul.
İttihat ve Terakki çatısı altında toplanan Abdulhamid karşıtları halkı aldatıp saflarına çekebilmek için ulemanın desteğinin şart olduğuna inanıyorlardı. Böylece mason olduklarını, Batının menfaatlerine hizmet ettiklerini kamufle edeceklerdi En azından halk arasında mütedavel olan bu nevi kanaatleri yok edeceklerdi.
Ayasofya kürsüsünde Manastırlı İsmail Hakkı, Beyanu’l-Hak’ta Mustafa Sabri Munazarat’ta Bediuzzaman Said Nursi, İttihatçılarla aynı yerde durduklarını ilan ediyor ve Abdulhamid’in hal’lini istiyorlardı. Ne ki İslam’ın bu Ulu Hocaları aldatıldıklarını anladıklarında her şey çoktan bitmiş olacaktı.
İttihatçıların kulüplerinde, medrese talebelerine ders veren ulema onlardan “İslamiyet fedaileri”, “mücahitler”, “ashab-ı celadet”, “ilha-mat-ı subhaniyye mazhar efrad” gibi dini içerikli kavramlarla bahsediyordu.
Ulemanın telkinleri medrese talebelerini öylesine etkilemişti ki her biri bir meşrutiyet kahramanı kesilmişti. Abdulhamid’in Allah ve Resul davasını anlatmak için üç aylarda Anadolu ve Rumeli’ye “cerr”e gönderdiği talebe-i ulumun kısmı ekserisi, gittikleri yerlerde, çıktıkları kürsülerde meşrutiyet propagandası yapıyorlardı. Nasıl yapmasınlardı ki; İttihat ve Terakki’nin Şehza-debaşı kulübünde dinledikleri son devrin büyük alimi Mustafa Sabri Efendi onlara; “Abdulhamid devri-nin ‘münker’ bir devir olduğunu, münkerden neh-yetmenin ve bu konuda rehberlik etmenin ulemaya ait bir görev olduğunu ve bunun İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yerine getirildiğini” söylüyordu.
Batılılar İttihatçıları, onlar da devrin kudretli (gerçekte bir çoğu samimiydi) alimlerini aldatmıştı.
Anlayanlar
İttihatçılara göre Abdulhamid’in yanında yer alan ulema, hissiyat-i diniyyeyi istismar ediyordu. Kendileriyle birlikte yürümeyenlerin tamamı yanlış yoldaydı ve her türlü hakareti hak ediyordu?!
En ince şeriat ölçüsüne varıncaya kadar İslam’ı hayata taşıyan Abdulhamid’i anlamak ne var ki birkaç alime nasip olmuştu. Onlar da İttihatçılar tarafından dini siyasete alet etmekle itham ediliyor, cemiyetlerine “darul fesad” deniyordu. Anadolu’da ve Rumeli’de başlatılan ruhi diriliş hareketinin önde gelen mimarları arasında Nakşi Şeyh İsmet Garibullah Hazretleri’nin halifeleri de vardı. Nitekim Abdulhamid’in “İttihad-ı İslam’ ideali uğrunda fedakarlıkta bulunanlara baktığımızda en önde ilmiye kökenli Nakşi şeyhlerini görürüz. Çünkü hepsi en küçük noktasına varıncaya kadar şeriat ölçülerine bağlı kişilerdi. Nasıl olurdu da Halife’ye karşı olanlarla yan yana durabilirlerdi.

Gerçek İstibdat

İttihatçıların yanında yer alan alimler, onların iktidarında gerçek “istibdadı” yaşadılar. Yazmak, konuşmak hatta var olmak bile yasaktı. Abulhamid sonrası devir komploları ve hileleriyle tam bir eşkıya cennetiydi. İttihatçı birkaç medreseli dilediği gibi Fetvahane’ye Meclis-i Meşayihe, ve hatta Meşihat’e bile müdahale edebiliyordu. Sürekli “şeyhülislam”lar değişiyor, medreseler hür bir ortamda çalışamıyordu.

Şeyhulislam Ol!

Devlet ehramının İttihatçılar elinde tepetaklak olduğu günlerde (1914 yılı) Talat Paşa, Hüseyin Cahit ve daha birkaç kişi Ali Haydar Efendi’yi ziyarete gidip ona şeyhülislam olmayı teklif ettiler. Hiç düşünmeden kabul edeceğini düşünüyorlardı. Hak’kı tanımayanlar, aşkı yaşamayanlar her şeyin önüne makamı koymuşlardı. Bol paralı Bağdat kadılığını, zindanda kırbaç yemeye tercih eden İmam-ı Azam duruşunun kadim zamanlara gömüldüğünü zannediyorlardı. Fakat yanıldılar. Ali Haydar Efendi’nin: “Zulmü payidar eden idarenize, zihniyetinize mi şeyhülislam olmamı istiyorsunuz? Şu birkaç odalı zaviyemi sizin “göz yaşı dolu” sarayınıza nasıl tercih ederim?” ifadeleriyle mukabelede bulunması karşısında irkildiler.
Aşkın şakası mı olurdu? İttihad-ı İslam yolunda Abdulhamid’le aşk nikahı kıyan İsmet Garibullah Hazretleri’nin bağlısı nasıl olurdu da İttihatçılarla birlikte çalışırdı. Takiyyenin, ruhsatın olduğu yerde aşk nasıl yaşardı?
Ali Haydar Efendi, Şeyhülislam olmayı reddetti. Çünkü biliyordu ki; Kur’an-ı okuyup Allah Teala’yı, Hadis-i Şerifleri okuyup Resulullah’ı (s.a.v.) dinlemeyenler elbette O’nu da dinlemeyecekti. Zaten İttihatçılar sözü dinlenecek bir şeyhülislam değil söz dinleyecek bir şeyhülislam arıyorlardı. Fakat yanlış bir kapıyı çalmışlardı. Karşılarına yamalı elbiseyle, altın tahtta oturan sultanlara kafa tutan Ebu Zer Meşrebli bir alim çıkmıştı. Ne şöhreti ne de korkuyu tanıyordu. Ahlaki değerlerin, İslami mefhumların erozyona uğradığı bir çağa tekrardan kadim zamanların vakarlı duruşunu taşıyordu.

Linç Kampanyası

İttihatçılar, tekliflerinden birkaç gün sonra, “Tanin” Gazetesinde Hüseyin Cahit imzasıyla Ali Haydar Efendi’yi haber yaptılar. Yazdıkları makalelerde ona saldırdılar. Çünkü İttihatçılar nezdinde O artık bir mürteciydi. Zamanın yürüyüşüne karşı direniyordu. Bütün bunların üstüne Abdulhamid’i istiyor, Onun hakkını dava ediyordu.
Büyük Veli saldıranlara karşı hal diliyle “Ben tahttan inip, tabuta binen şahlardan değilim, benim manevi saltanat tabutum üzerinde ‘halidine fîha ebeda’ yazar.” diyordu, fakat kim anlardı?! Tekke İşgal Ediliyor

İttihatçılar, Ali Haydar Efendi’ye karşı başlattıkları linç kampanyasını basın cephesinin yanı sıra devlet idaresine de taşıdılar. Üstadın Fetvahane’deki çalışmalarını engellemek için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Bütün bunlardan daha önemlisi onun manevi nüfuz alanını yok edebilmek için tekkesini işgal ettiler.
Onun tekkedeki vazifesi 1914 tarihinde Ali Rıza Bezzaz Hazretlerinin vefatıyla başlamıştı. Büyük Veli vefatı esnasında O’nu işaret etmişti. Tekke’nin vakfiyesine göre de tekkeye bağlı Halife ve Müritlerin seçeceği Post-nişinin şeyh olarak tayin edilmesi gerekiyordu.
İsmet Efendi’nin işaretini dikkate alan Halife ve müridanın biatlarıyla seçilen, seçildiğini gösteren ve müntehiplerce mühürlenen seçim mazbatası Meclis-i Meşayih’e takdim edildi. Fakat İttihatçıların devreye girmesiyle yapılan seçim, vakıf şartı ve Meclis-i Meşayih nizamnamesi dikkate alınmadı. Ali Haydar Efendi’nin makamına tekkeyle hiçbir alakası olmayan Mustafa Haki Efendi adında bir İttihatçı atandı.
Üstat, klas duruştan taviz vermemenin bedelini ödüyordu. Fakat bütün bu olanlar “Büyük Veli”yi yıldıramadı. Ayrılık tam beş yıl devam etti. Ya da işgal beş yıl sürdü. Bu zaman zarfında çok defa Meşihat’a, Meclis-i Meşayih-e müracaat edildi. Ne ki kimse gaspedilen hakkı iadeye yanaşmadı. Ali Haydar Efendi ve ihvanı sürekli tehdit edildi.
Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’nin, hemşerisi olan gasıp ittihatçıyı Meclis-i Meşayih’e üye olarak tayin etmesi işgale bir parça meşruiyet kazandırdı. Tekkeyle alakalı bütün müzakerelere Tokat Mebusu sıfatıyla Mustafa Haki Efendi katılırken, tekkenin gerçek şeyhi kâh cami köşelerinde, kâh evinde “Hatme-i Hacegan-ı” icraya mecbur edildi.
İttihatçılar bir zamanlar ilmine hayran olduklarını söyledikleri Ali Haydar Efendi’ye karşı etkin bir baskı lobisi kurdular. Bu durum tekke bağlıları arasında ciddi manada huzursuzluğa sebep oldu. Ali Haydar Efendi’nin bağlılarından Hafız Halil Sami Efendi 1919 yılında Padişah’a hitaben yazdığı dilekçe ile işgali bizzat saraya intikal ettirdi. Padişah’ın devreye girmesiyle, Ali Haydar Efendi’nin post-nişinliği “irade-i seniyye-i padişah-i” ile iade edildi.

İşgalin Öyküsü

İşte buyurun Hafız Halil Sami imzasıyla saraya taşınan ve ana hatlarıyla gaspın öyküsünü anlatan dilekçenin metni: “Padişah’ın en yüce makamına,
Cenab-ı Hak ve Kadir-i Mutlak Hazretleri Padişah’ın ömür ve afiyetlerini ziyade ve en son güne kadar saltanat makamını ebedi kılsın. (Amin!)
Peygamberlerin Efendisinin (s.a.v.) hürmetine Sultan Abdulmecid Han Hazretlerinin türbelerinde her Cuma gecesi on mürit ile “Halidi adabı” üzere “Hatm-i hacegan” icra eylemekle görevlendirilen Sultan Selim Camii yanında Cebecibaşı Mahallesinde Yüce Nakşibendi Tarikatının Halidi Şeyhlerinden Şeyh Mustafa İsmet Efendi (Kuddise Sırruhu) Hazretlerinin vakıf ve ihya buyurdukları “Halidi Dergahı”nın şeyhlik cihetine, kendilerine mensup halife ve müritlerin seçeceği bir zatı kendilerine şart ve tahsis buyurmuşlardır.
1330 (1914) senesinde Meşihat cihetine vakfın şartına istinaden mezkür cihetin hakkı ile şart koşulmuş olan ve Şeyh İsmet Efendi Hazretleri’nin (k.s.) halifelerinden Şeyh Halil Nurullah Efendi Hazretleri-’nin (k.s.) halifesi Şeyh Ali Rıza Efendi Hazretleri’nden (k.s.) müstahlef; ahlakı, sireti, zahir ve batın ilimlerindeki dirayeti, İhvan’ın terbiyesinde ehliyeti müsellem ve Şeyh Ali Rıza Efeni Hazretlerinin (k.s.) irtihalinde işaret olunan vakfı silsilesine mensup hemen bütün ihvan ve müridanın kendilerine biatle itimada mazhar-ı merci ve melce olmuş ve o Hazrete mensup mürid ve talebelere Nakşibendiye-i Halidiye-i İsmetiyye Tarikatı’nı tal’im, saliklere terbiye, Hatm-ı Hacegan ve seyr-i sülük hizmetlerini aşağıda arz olunacağı üzere dört seneden beri hanelerinde ve cami köşelerinde devam ve ifa zaruretinde kalmış Hazreti İsmet’in yegane mümessili bulunan Şeyhimiz ve bugün fetvahanede teşekkül etmiş “Muhitu’l Fetava Heyeti” riyasetinde bulunan reşadetlü, faziletlü Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne tevcihine dair şart-ı vakıf mucibi bütün halife ve müridlerin mühürleri ile mühürlü intihab mazbatamızı Meclis-i Meşayih-e takdim etmişken; Meclis-i Meşayih’ce şartı vakıf hiç nazar-ı dikkate alınmayarak müşarünileyhin tarikat silsilesinden hariç sabık Tokat Mebusu Mustafa Haki Efendi’ye intihabsız tevcih etmişlerdi. Dört seneden beri devam eden çalışmamızın neticesi muamele Şura-i Devlet’ten, Fetvahane’den edilen suallerle bir sene evvel yine Meclis-i Meşayih’ce mezkûr dergah’ın “Mustafa Haki Efendi”ye hilafetinin tevcihi şer’ ve kanuna göre yok hükmündedir.” cevabı verildiği halde bir seneden beri mezkûr dergahta gayr-ı meşru, fuzuli ikamet ettiği gibi sonradan, sabık Şeyhülislam Tokatlı Mustafa Sabri Efendi’ye iltica edip kendisini Meclis-i Meşayih’e aza tayin ettirip bu vasıta ile bu meşru olmayan hareketlerini devam ettirdiği ve mezkûr dergah bir seneden beri Meclis-i Meşayih’ce mahlul ve şart-ı vakıf mucibince intihabnamemizle gerçek sahibi varken kendisinin şer’an ve kanunen bütün müzakerelerde hariç kalması lazım olduğu halde hazır bulunup türlü desiseler ve tehditlere apaçık olan hakkımızı bu güne kadar sürüncemede bıraktığı ve işaret olunan vakfa mensup ihvan ve müritlerin ötede beride perişan olmalarına vesile olduğunu büyük bir üzüntü ve kederle yüce Makamlarına arz ve ibla’ ve hadisede mukaddes Zatları da alakadar bulunduğunda Meclis-i Meşayih de bu sarih hakkımızı senelerce sürüncemede kalması ile üzüntüyü içine alan bir hal kesbeden mezkûr dergahımızın biran evvel bu gasplardan kurtarılması ve hak sahibi ve ehli olan, intihap olduğu arz olunan Ali Haydar Efendi Hazretleri’ne tevcih ve teslimi hususunun emir ve irade-i Şehriyarı kemal-i tazarru’ ile niyaz ve istirham olunur. Bu hususta ve her halde padişahın emir ve iradesi Efendimiz Hazretleri’nin-dir.” 15 Muharrem 1338/11 Teşrin-i evvel 1335 (24 Ekim 1919)…
el-Fakir el-Hac Hafız Halil Sami Kulları.
Gasp Edilen Hakkın İadesi

Gasp edilen İsmet Efendi Tekkesinin Ali Haydar Efendiye iadesini talep eden dilekçeye, 19 gün sonra “padişah baş katibi Ali Fuad” imzasıyla aşağıdaki tezkere gönderildi:
“Sultan Selim Camii civarında Cebecibaşı Mahallesinde bulunan Halidi Dergahı’nın kurucusu Şeyh İsmet Efendi’nin vefat tarihinden beri mezkur dergahın şeyhliğine müridler tarafından intihap olunan zatın tayini usulüne riayet olarak sonradan inhilal eden post-nişinliğe de icap eden usul üzere Fatih muciz dersiamlarından fetvahanede “Muhitu’l-Fetva Hey’eti” reisi Ali Haydar Efendi intihab olunmuşken vaki’ olan intihab nazarı itibara alınmaksızın diğeri tayin kılındığından bahisle eski usulün muhafazası istidadına dair Hafız Halil Sami imzası ile padişahlık makamına takdim olunan dilekçe Padişah tarafından görüldü. Halidi Tarikatı’na mensup Meşihat cihetlerinin inhilalinde Meşihat hizmetine tayin olunacakların müritler tarafından intihabı tarikatların usulü icabında bulunmuş olduğundan, bu şekil vakıf şartına da muvafık olduğu takdirde mezkûr dergahın şeyhliğinin seçimi durumunda eski usulün değiştirilmesi cihetine gidilmesi muvafık olamayacağı mülahaza buyrularak, yukarıda zikredilen dilekçe tetkik edilerek icap eden durumun ifası zımmında Padişah’ın emri ve fermanı ilave olunarak Şeyhülislamlık Makamı’na gönderildi. Bu hususta emir ve ferman, emir sahibi olan Padişah Hazretleri’nindir. 5 Sefer 1338/30 Teşrin-i Evvel 1335 (13 Kasım 1919).
Ser-katib-i hazreti Şehriyari Ali Fuad”
Meşihatla, Meclis-i Meşayih arasındaki gerekli işlemler sonuçlanınca, gasp edilen Tekke zamanın “Büyük Velisine” tekrardan iade edildi.

lll

Ali Haydar Efendi ve diğerleri… Ona karşı olanlar vicdanlarda her gün yeni bir mahkumiyete uğrarken O, “Yusuf’um” dediği Veli’nin Zaviyesinde hala dünyayı irşada devam ediyor.
Abdulhamid, Ali Haydar Efendi ve aldanmayan bir grup alim, karşıda ise İttihatçılar ve onların aldatıp siyasetlerine hizmet ettirdiği yığınla adam… Hepsine dair asıl hüküm yarın Mahkeme-i Kübra’da verilecek…

Cübbe, takke, sarık bütün bunlar irticaya işaret ediyor, maziye dönmeye çağırıyordu. Surette değişim gerekliydi. Mahalle muhtarından, Cumhuriyet Halk Fırkası çaycısına, köydeki Ahmet Efendi’den, belediye meclisi azasına kadar herkes şapkalı olmalıydı.
Değişimi, damar damar bütün Anadolu’ya taşıyabilmek için kanun gerekliydi. 25 Kasım 1925’te kabul edilen yasaya göre Türk milletinin “umumi serpuşu”nun şapka olduğu resmen ilan edildi. Kanuna muhalif kalan tek kişi Bursa’nın sakallı mebusu Nusreddin Paşaydı.
İhtiyacı karşılayabilmek için devletin son üç yılda yaptığı ihracatından daha yüksek bir meblağ ödenerek İtalya’dan şapka getirtildi. Şapkalar ellişer lira bedelle (ortalama bir memur maaşının iki katı) ve bir yıla yayılan taksitlerle bütün memurlara satıldı.
Şapka giymek, yani değişmek bir talep değil emirdi. Giymemenin müeyyidesi vardı. Başbakan İsmet İnönü’nün imzasıyla bütün vilayetlere emirnameler gönderildi. Dünya tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu. Kanunla bütün millet üniformaya icbar ediliyordu.
Şapkaya Anadolu’nun tepkisi sert oldu. Halk sokaklara indi. Meydanlar protestocularla doldu, şapkayı reddeden gayri memnunlar bir türlü yatıştırılamıyordu. Ankara’ya telgraflar yağmaktaydı. İşte tam bu noktada devreye Ankara İstiklâl Mahkemesi girdi. Siyasi manevralarıyla mahir Başbakan İsmet İnönü’nün bastırmasıyla, idam kararlarını infaz yetkisi şapka davalarına bakacak olan Ankara İstiklâl Mahkemesine verildi. Böylece maznunların üçer beşer darağacına gidiş yolları açılmış oldu.
Ankara İstiklâl Mahkemesinin “şapka kanunu” ile ilgili ilk duruşması 25 Kasım 1925 tarihinde Kayseri’de yapıldı. Kayseri’yi Erzurum, Giresun ve Rize izledi. Bu vilayetlerdeki davalardan bol idamlı kararlar çıktı. Rize duruşması yapılırken “şapka kanununa” muhalefetle ilgili ilginç bir hükme varıldı: Fitnenin! merkezi İstanbul olarak tespit edildi. Başta “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabın sahibi İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, bir kısım İstanbul uleması ve muhafazakâr basın mensupları bu işi tahrik etmişlerdi. Sokaklardaki gayri memnunlar onların eseriydi. İstiklal Mahkemesi elemanlarının diliyle “Heyet-i Fesadiyye” olarak isimlendirilen zümre bir an önce tespit edilip, zapturapt altına alınmalıydı.
Rize davasında ne İskilipli Atıf Hoca’nın ne Ahıskalı Ali Haydar Efendi’nin ve ne de İstanbul ulemasından birinin adı telaffuz edilmişti. Fakat önemli olan mahkeme heyetinin neyi-nasıl önemli görmesiydi. Başbakanlık kanalıyla Rize’deki heyetin İstanbul valiliğine gönderdiği emirle “irticadan maznun İskilipli Atıf Hoca ve rufekasının tevkifi…” acilen talep ediliyordu. Rüfeka’dan ne kastediliyordu. Refik olmanın şartları neydi, nasıl bir çerçeve çizilmişti. Tevkif emrini verenlerden bir zatı şahane, gazetenin birine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Cağaloğlundan Beyazid’e, Hakkaklar’dan Fatih’e eskiden beri muhafazakâr tanınan hemen bütün zevat ile, hoca ile yayıncılık işi dahil her türlü münasebeti olanlarla, Atıf Efendiyi eskiden beri tanıyanlar…”
Kel Ali Böyle Buyurdu
Atıf Hocayla birlikte okuyandan, yolda tevafuken karşılaşıp ona selam verene, kitabını basandan, onunla sohbet edene kadar halktan, ulemadan birçok kişi tevkif edildi. Evler arandı, kütüphaneler teftiş edildi, kitap derkenarları kriminolojik(!) okumaya alındı.
Kel Ali namıyla maruf olan İstiklâl Mahkemesi reisi Ali Çetinkaya İstanbul’da bir “Heyet-i Fesadiye!” icat edilmesini ve bu vesileyle bir çok alimin tevkif edilmesini arzu etmişti. Onun hatırına evler arandı ve Devlet-i Aliyye’nin kudretli alimlerinin ellerine kelepçeler takıldı.
Hususi Evraklara Kadar Her Şey Arandı
Bir akşam üstüydü, sivil kıyafetli üç polis Ali Haydar Efendi’nin kapısını tıklattı. Ali Haydar Efendi niçin geldiklerini, ne istediklerini sordu. Polisler, kendilerine taharri emri verildiğini söylediler. İçeri girdiler, iğneden ipliğe her şeyi aradılar. Oturduğu, misafir kabul ettiği, yattığı bütün odalar gözden geçirildi. Fakat asıl arama faaliyeti kitapların olduğu odada yoğunlaştı. Hususi evraklarından, mütalaa kitaplarına kadar her şey tek tek incelendi. Sivas, Erzurum, Rize ve Giresun’daki şapka karşıtı yürüyüşlerle alakalı, bir yazı ya da belge bulabilecekler miydi? Çok istiyorlardı fakat nafile… Konuyla alakalı tek sahife bile bulamadılar. Evde İskilipli Atıf Hoca’nın “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı eserinden başka, dava ile alakalı olacak hiç bir kanıt (!) yoktu.
Memurlar giderken, Ali Haydar Efendi’ye kendileriyle birlikte merkeze kadar gelmesini rica ettiler. Ev halkı polislerin gelişiyle tedirgin olmuştu, bu talep ise mevcut endişeyi büsbütün artırdı.
Niçin merkeze gitmeliydi? Polisler bu sorunun cevabını vermede pekala zorlandılar, fakat sonunda harcı alem bir üslupla “zabıtnameyi tasdik ettirmek için efendim” diye karşılık verdiler.
Ali Haydar Efendi;
-Merkezde ne kadar bulunmam gerekli? Şayet uzun bir süre tevkif edileceksem, havaici asliyeye dair bir şeyler alayım…
-İhtiyatlı olmanızda fayda var.
Hapis Hayatı
Ali Haydar Efendi resmen tevkif edilmişti. Kel Ali’nin hakkında vereceği hükme kadar haftalarca nezarethanelerde, hapishanelerde beklemek zorundaydı. Bir devrin en şecaatli hocasına gözdağı veriliyordu. İttihat ve Terakki’nin illegalitesine kafa tutan adam sindirilmeye çalışılıyordu. Şapka vesaire işin bahanesiydi.
Ali Haydar Efendi polislerin arasında, merkeze doğru yürürken, sokakta tevafuken görenler, görmemek için yüzlerini farklı yöne çeviriyorlardı. Kimi, selam verirsem onunla alakam var zannedilir diye korkudan, kimi de büyük bir alime reva görülen muameleden duyduğu yürek acısından böyle yapıyordu. Merkeze vardılar, tahtadan bir sandalyenin üzerine oturdular, bekliyorlar, telefonlar gelip-gidiyor fakat Ali Haydar Efendi’nin ne olacağına dair söylenen somut hiç bir ifade yok.
- Niçin tevkif edildim?
- Bilmiyoruz, bize tevkif edilmeniz emredildi.
- Ne zamana kadar bekletileceğim?
- Her an serbest bırakılma emriniz gelebilir efendim!
Tevkifinin ertesi günüydü. Gazeteler, Ali Haydar Efendi’den ve şapka maznunlarından bahsediyordu. Ötede-beride köşe bulup gazeteci olanlar, dün tekkesinin bu gün de hürriyetinin elinden alınmasına seviniyorlardı. İttihat ve Terakki kalıntılarının yazılarında bir hesaplaşma havası vardı. Fikir öfkesinden yoksun zavallıların fıkraları, bugün gazeteciliğin utanç vesikaları olarak kütüphanelerin raflarından tarihe tanıklık yapmaktadır.
Sonsuz Tevekkül
Zabıtnameyi tasdik etmek için merkeze götürülen Ali Haydar Efendi’nin tevkifi üzerinden haftalar geçmişti ki o hala nezarethanedeydi. Ne tevekkülünde, ne de dik duruşunda bir kırılma yaşamadan bekliyordu. Bir defa olsun zavallıların gözlerine merhamet dilencileri gibi bakmadı. Biliyordu ki kaderi, Kel Ali’lerin ağzından çıkacak söze göre değil, Allah’ın takdirine göre tayin edilmişti. Ve o zavallılar Allah’ın takdirini değiştiremeyeceklerdi.
***
Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya’nın riyasetindeki İstiklâl Mahkemesi heyeti, 21 Aralık akşamı deniz yoluyla İstanbul’a ulaştı. Ali Çetinkaya ayağının tozuyla gazetecilere şöyle bir demeç verdi: “İnkılap düşmanlarına Cumhuriyet’in kahredici yumruğu ile ağır bir darbe indirildi.” (Erzurum, Giresun, Rize davalarını kastediyor.)
İstanbul’da kaldığı müddet zarfında Dolmabahçe sarayında ikamet eden heyet, davalara Fındıklı’da bulunan Meclis-i Mebusan binasında bakacaktı. Bunun için çeşitli merkezlerde bulunan şapka maznunları Melis-i Mebusan’a yakın bir mevkide bulunan Galata Polis Merkezine toplandı.
Galata Koğuşu
Mesnevi şarihlerinden Tahir’ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin de içinde kaldığı Galata’daki koğuşlarını tasvir ederken şunları söyler: “Oda müteaddit pencereli ve iki sıra 15-20 kadar karyolalı bir yerdi. Sobası yoktu. Karyolalardan bazılarının yalnız birer ot minderi vardı.
Bizi koğuşa getiren memur, isim yoklaması yaptıktan sonra;
“Bir sonraki emre kadar burada kalacaksınız. Evlerinizden bir şey getirmek isterseniz yazdırın, telefonla merkezlere söyleyelim” dedi.
Herkes yatak-yorgan gibi levazımın gönderilmesi temennisinde bulundu. Memur efendi isteklerimizi isimlerimizle yazdıktan ve bizi yanımızda kalacak bir taharri memuru ve bir de polise teslim ettikten sonra gitti.

Karyolaları şu şekilde benimsemiştik: Kapıdan girince sağdan birinci karyolada Dağıstanlı Seyid Tahir Efendi, ikinci karyolada Katip Aziz Mahmud Efendi, üçüncü karyolada Kitapçı Aziz Efendi, dördüncü karyolada Ömer Rıza Bey, beşinci karyolada abd-i aciz (Tahir Mevlevi), altıncı karyolada Suûd Bey, yedinci karyolada her akşam orada yatan bir memur. Soldan birinci ve ikinci minderde Yağlıkçı Hasan ve Mustafa Efendiler, soldan birinci karyolada Dersiâm ve Çarşambadaki İsmet Efendi Tekkesi Şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi bir de onlara mücavir Seydişehirli Hasan Efendi, ikinci karyolada Vaiz Sofî Süleyman Efendi. Kitapçı Mihran Efendi de tam orta yerdeki karyolayı seçmişti.
Ali Haydar ve Süleyman Efendilerin galiba bir zenbili, bir de postekisi vardı. Postekileri ot minderin üstüne serdiler.
Koğuşa geldiğimiz gece hemen pek az uyuduk. Çünkü herkes derdini söylemek ve başkasınınkini anlamak istiyordu. Muayyen saatlerde değişen ve bizi çiftlik hayvanı gibi sayılı olarak teslim eden çift nöbetçi memurların müsamahasına, daha doğrusu bir oda içindeki 12 adamın konuşmasının imkansız oluşuna binaen serbestçe görüşebiliyor, hatta aldırdığımız yiyintileri sardırmak suretiyle gazete bile getirtiyorduk. Zaten ve pek tabiî olarak orada bulunanların hiç biri, kendisini bir fiil ile mücrim addetmiyordu.
Tabiî şu anlaşma ve dertleşmeler yüksek sesle oluyor. Bazen de biri diğerinin lakırdısını kesiyor, yahut beraber söylüyordu. Sigaralar, enfiyeler, çaylar, kahveler de musahabeye sıcaklık veriyordu.
Şeyh Ali Haydar Efendi, kulakları işitmediği için mütalâayı ve tilâveti musahabeye tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa müfid ve mukni cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı sessizce içip hususi aleminde bulunuyordu.
Bilmünasebet şunu da arz edeyim ki derme çatma biliş ve kendi kendine gidişle başkalarını değil, insanın kendisini bile kurtarması mümkün olmaz. İman etmiş olduğum şu kanaat bu

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ali Haydar Efendi 2

30/1/2007 · Kategori: Buyukler

 

Sorular Hep Sorular

Bütün maznunların olduğu gibi Ali Haydar Efendi’nin evinde de yürek acısı vardı. Fakat Ankara’ya gönderilecekleri gazetelerde çıkınca, bu haber her şeye tuz-biber oldu. Büyük mazlumun ailesi ve bağlıları tevkifhaneye koştu. Ne ki o ve diğer mazlumlar yoldaydı, gidiyorlardı. Suçsuz oldukları bizzat mahkeme reisi tarafından ilan edilen İstanbul sanıklarına, tekrardan kim ve neye dayanarak suç isnat etmişti? Zamanın ulu hocası haftalar geçmesine rağmen niçin hala mevkuftu. Suçu dik duruşu muydu? Dünya’nın neresinde içinde suç unsuru olmayan bir kitabın satışına vesile olmanın idamla yargılanmaya sebep teşkil ettiği görülmüştü? Vicdanların “sukut” la yanıtladığı soruların cevabı mahşerde muhakkak ki verilecektir. Arşive kaldırılan fakat ihkakı hak için aciliyet kesbeden bu soruların cevabı bugün olmazsa yarın mahşerde muhakkak ki verilecektir.
Ankara
Ali Haydar Efendi, Atıf Hoca ve diğer mazlumlar, istasyonda vagonlardan indirilip, üçer-dörderli gruplar halinde -ücretleri kendilerinden mahsuben- taksilerle İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edildiler. İsim yoklamasının ardından jandarma nezaretinde, tekrar vasıtalara bindirilip Ankara Hapishanesine götürüldüler.
Hapishane, yığınla maznun doluydu. Şapka giymede isteksiz davranandan, şapka giymesem hükmü ne olur diye sorana kadar onlarca insan, farklı illerden maharetli valiler vasıtasıyla tutuklanıp Ankara’ya gönderilmişti.
Ankara Hapishanesinde, Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin ders halkasında yıllar önce tanışan iki kadim dost; Ali Haydar Efendi ve Atıf Hoca aynı koğuşta kalıyordu. Hale dair konuşuyorlardı fakat uyanık oldukları zamanın neredeyse bütününü mütalaya, tefekküre, tezekküre hasretmişlerdi.
Bütün olumsuz şartlara metanetle direnen büyük veli, hususi aleminde murakabede bulunuyor, herkes gibi mahkemeye çıkacağı günü bekliyordu.
14 Ocak 1926 Perşembe günü hapishanede olağanüstü bir temizlik harekatı başlatıldı. Maznunların aldığı duyumlara göre mahkeme üyelerinden Kılıç Ali, müddeiumumi, Necip Ali ve bir de siyasetçilerden meşhur bir şahıs hapishaneyi ziyarete gelecekti. Kapılar açıldı ve beklenen zevat hapishane müdürü refakatinde göründü. Dolaşırken Ali Haydar Efendi’nin mevkuf olduğu koğuşa da girildi. Siyasi hayatta derin nüfuza sahip o meşhur siyasi Ali Haydar Efendi’ye yaklaştı ve aralarında şu minval üzere bir konuşma cereyan etti:
- Mucteba (seçilmiş) ne demektir?
- Neden sordunuz?
- Dediler ki, Ali Haydar Efendi müctebadır, duasını al.
- Allah’a secde etmeyene ben dua etmem!
Siyasetçi namaz kılacağına dair söz verince, büyük velinin duasına nail olabildi.
O muhteşem mazinin vakarlı duruşunu çağrıştıran cevap sarsmıştı meşhur siyasiyi. Sanki mahkum Ali Haydar Efendi değil de kendisiydi.
Hapishanedeydi, koğuş arkadaşları birer ikişer idam ediliyordu. Kuvvet ayağına kadar gelmişti. Kendisinden dua isteyen siyasiden merhamet dilenebilirdi, ama yapmadı. İlmin izzetini, İslam’ın azametini çiğnetmedi.
Duruşma Sonrası Manzara
Tutuklulardan biri mahkemeden koğuşa döndüğünde her taraftan kendisine; geçmiş olsun, ne sordular, nasıl cevap verdin türünden sorular yöneltilirdi. Bulunduğu yer miting alanı gibi olurdu. Etrafta bütün bunlar olurken Ali Haydar Efendi de mahkemenin gidişatına dair ne bir merak, ne de meraka delalet edecek bir çift söz vardı.
Davası neticelenenler farklı mevkilere gönderiliyordu. İstanbul tevkifhanesinde olduğu gibi Ankara’da da Tahir-ul Mevlevi bir ara Ali Haydar Efendiyle aynı koğuşta bulundu. Tahiru’l Mevlevi’nin naklettiğine göre Ankara’da Ali Haydar Efendi’nin koğuş arkadaşları şunlardı; “Saatçı Hafız Nafiz Efendi, Hoca Abdulfettah Efendi, Konyalı Tahir Efendi, Sofi Süleyman Efendi, Hasan Efendi, İstanbul İmam-Hatip mektebi eski katibi Aziz Mahmud Efendi, Halid Efendi, Dağıstanlı Seyyid Tahir Efendi, Emekli bir zabit ve oğlu, Seydişehirli Hasan Efendi ve Mehmed Âkif’in damadı Ömer Rıza Doğrul.”
***
Tahir-ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin de kaldığı koğuşu tasvir ederken diyor ki biz önceki koğuşumuza “şahin paşa” oteli adını takmakla ne kadar isabetdar olduğumuzu, Ankara’daki koğuşu görünce anladık.
İşte buyurun! Tahir-ul Mevlevi’nin kaleminden, ömrünü milletinin akli ve ruhi kalkınmasına adayan büyük bir alimin koğuşunun manzarası:
“Ortada bir demir soba, önünde saç bir mangal ile teneke bir leğen, leğenin etrafında yine teneke ibrikler. Hemen kapının arkasında bir parça maden kömürü, bir iki avuç mangal kömürü. Birkaç tane gaz tenekesi, bir iki tane de açılmış konserve kutusu duruyordu.
Lâkırdı ederken kulağıma bir şarıltı geldi. O tarafa doğru döndüm. Arkadaşlardan biri duvara doğru çömelmiş, konserve kutularının birinde def-i hacet ediyordu. Sonra onu yarı açılmış gaz tenekelerinden birine boşalttı. Kutuyu da baş aşağı olmak üzere tenekenin üzerine bıraktı.
Ben şu hale hayretle bakarken arkadaşlardan bazıları işi anlattılar. Bu koğuşun kapısı nedense gece gündüz kapalı dururmuş. Gündüzleri dışarıya çıkmak için kapı vurulur, jandarmaya açtırılırmış. Fakat geceleri ona da müsaade edilmediği için böyle teneke içine def-i hacet edilirmiş.
Bu elîm tafsilat üzerine:
- “Ya ihtiyacın büyüğü olursa?” diye sordum
- “Lamba kısılır o da tenekeye def edilir” cevabı verildi.
Hakikaten bir gece gözleri bürüyen karanlık, burunları kaplayan koku arasında böyle bir halin vukuunu hissetmiştim.
Sabah oldu. Erken uyananlar-henüz nöbetçi jandarmanın gönlü olup da kapıyı açmaması üzerine tabiî olarak tenekeye koşuştular. Koğuşun içi bir “Şarşarabâd” halini aldı. Yüzünü yıkayıp abdest alacak olanlar da birer ibrik yakalayıp teneke leğenin etrafına dizildi. Dökülen sular leğende yükseliyor, boğaz ve burun ifrazatı onun sathında yüzüyordu.
Nihayet içerden yumruklamak ve epeyce müddet:
- “Hemşerim! Sabah oldu. Şu kapıyı aç” temennisinde bulunmakla murad kapısı açıldı. Lakin iki kişi dışarıya fırlayınca jandarma üçüncüsünün göğsüne dayandı:
- “Onlar gelsin de öyle çıkarsınız” dedi. Çünkü müdüriyet dairesinin üst katında beş altı koğuş olduğu, içersinde epeyce mevkuf bulunduğu halde topu topu iki tane abdesthane vardı ki onların da henüz iç kapıları takılmamıştı.
Eski koğuşta gazete vasıtasıyla biraz haber alabiliyorduk. Burada ise pencereler ekser evkat açık tutulmayacak olursa hava bile alınamayacak, içindekiler mütenevvi kokulardan boğulacaktı.
Medyadaki Yankılar
Gazetelerde, her gün aynı nakarat vardı. Muharrirler ve muhabirler yedikleri sofranın sahibine göre yazıyorlardı. Haberlerin başlıkları genelde şöyle diziliyordu: “İstanbul’da yakalanan irtica maznunlarının şayan-ı dikkat muhakemeleri İstiklâl Mahkemesinde dün de devam etti.”
Muhakeme
Hapishaneyle, mahkeme arasında müteaddit kereler kat edilen yollar, günler, haftalar derken tarih 31 Ocak 1926’yı gösteriyordu. Afyon Mebusu Ali Çetinkaya, Gaziantep Mebusu Kılıç Ali ve Aydın Mebusu Reşit GALİP’ten oluşan mahkeme heyetinin karşısında Fatih dersiâmm’ı Ali Haydar Efendi vardı. Başındaki sarığı ve sırtındaki cübbesiyle heyete ulemanın “has duruşunu” gösteriyordu. (imamlar, hatipler, vaizler, Diyanet İşleri Reisi ve onun Müşavere heyeti şapka giymekten, o tarih itibarıyla muaftı.)
Sorgulamayı Ankara İstiklâl Mahkemesi zabıtlarından (Defter no: 6, Sahife 178 vd.) naklediyorum:
 Reis: Adın?
 Maznun: Ali Haydar.
 S: Babanın adı?
 C: Mehmet Şerif.
 S: Kaç yaşındasın?
 C: 60 (1926)
S: Evli misin, çocukların var mı?
 C: Evet evliyim. Çocuklarım var.
 S: İstanbul’da nerde oturuyorsun?
 C: Çarşamba’da.
 S: Esasen Kafkasyalısın değil mi?
 C: Ahıska’lıyım
 S: Nereye ve ne zaman hicret ettin?
 C: 309 (m. 1894) tarihinde Erzurum’a hicret ettim.
 S: Mesleğiniz?
 C: Fatih’de dersiâmm idim.
 S: Anadolu’da hemşerilerin filan nerede var?
 C: İnegöl’de Hafız Ahmet Efendi isminde bir kayın biraderim var.
 S: Nerelidir?
 C: Kendi memleketimden.
 S: Bu Hoca Atıf Efendi’yi nereden tanıyorsun?
 C: Meşhur Çarşambalı Hocadan beraber ders okuduk.
 S: Bandırmaya seninle kaç kitap gönderdi?
 C: Arz edeyim:
Hâkkalar’da (Kapalı çarşısı civarında bir sokak) dükkân açmıştı. Ben terziye giderken dükkânın önünden geçmek lâzım geliyordu. Bir iki defa dedi ki: “Fevkalade ihtiyacım var. Matbaacı da masraflarını sonradan alacak. İnsanlığını esirgeme de şu kitapları satıver.” “Tâhirü’l-Mevlevî, yağlıkçılar vasıta oldular sattırdılar. Sen de sattır.” demişti.
Damadım, Bandırma Asliye Mahkemesi üyeliğine tâyin olup gitmişti. Sonra Manyas’a Sulh Hâkimi yaptılar. Çocuklar, hâlâ benim yanımda idi. Onlar da yakında gideceklerdi. Onların eşyasını vapura bindirirken Atıf Efendi elime bir paket verdi. “İşte bu yüz kitaptır satıver” dedi. Beni utandırdı. Ben de çocuklara verdim, tembih ettim: Satılırsa parasını gönderirsiniz, satılmazsa geri gelecek dedim. Paketi de eşyanın içerisine bırakmışlar, unutmuşlar. Damadım eşyaları açınca bu kitapları görür.
O sırada elden 5-10 tanesini almışlar. Sonra bana yazıyor ki: “Eşyanın içinden bir paket çıktı. Çocuklar ne olduğunu unutmuşlar anlatamıyorlar. Kapağın üzerindeki fiyattan mıdır, birkaç tane de telef oldu. Benim meşgul olmaya vaktim yoktur. Bunlar ne olacak?” diyor. Ben de onları olduğu gibi geri gönder dedim.
Bandırma emanetçisi Hacı Mustafa ile geri yollamış, ben de Atıf Efendi’ye götürüp, teslim ettim.
Bu defa evimde bir kitap çıktı, onu da Bandırma’ya gönderirken bana hediye vermişti. Bandırma’da 25 tane satılmış, karşılığı olan iki lirayı verdim ve kalan 75 nüshayı da iade ettim…” Muhakemenin buradan sonrası bilmiyoruz. Çünkü zabıt sahifeleri 18’den 190’a kadar yırtılmış. Bu sahifelere neler kaydedilmişti. O heyeti şahane! Ali Haydar Efendi’ye neler sormuştu, o zatı mübarek nasıl cevaplamıştı ve bu cevaplar kimleri rahatsız etmişti bu bugün için meçhul…
Davanın karara bağlandığı 3 Şubat 1926 Çarşamba gününe kadar hapishaneyle muhakeme arasında kelepçeli ellerle Ali Haydar Efendi’nin icbarı git-gelleri devam etti. Akşamları hapishaneye döndüklerinde birtakım farklılıklarla karşılaşırlardı. Bunların en önemlisi maznunların odalarının değiştirilmesi idi. Fakat Onun muzdarip koğuşunu hiç değiştirmediler. Karara kadarki gecelerde en fazla Tahir’ul-Mevlevi ile kalmıştı. Son gece de yeryüzünde son gecesini geçiren İskipli Atıf Hoca ile birlikte olmuştu.
Tahiru’l Mevlevi’nin Rüyası ve Ali Haydar Efendi’nin Te’vili
İşte buyrun kararın arefesindeki zindan geceleri manzaraları: Mahkumların gözlerinde uykudan eser yok. Herkes sabahlara kadar hürriyetin hayalini kurmakla meşgul.
Göz yaşları eşliğinde semaya doğru kalkan eller, kısılan sesler, metanetli yüreklerle irade-i ilahiye iltica eden masum müminler top yekün hepsi aynı şeyi intizar ediyor: Hürriyet.
Tahiru’l-Mevlevi anlatıyor: “Yine bir uykusuz gece idi. Nasıl olduysa bir ara daldım ve şöyle bir rüya gördüm:
Şeyh Ali Haydar Efendi ile ikimizin müşterek bir maaş cüzdanı varmış. Bu cüzdanla vezneyle müracaat etmiştim. Maaş alacakmışım. Veznedar, bir iki kâğıt para verdikten sonra:
- “İstersen bir de altın vereyim” teklifinde bulundu.
- “Aman lütfetmiş olursunuz, çoktandır rü’yetinden mahrumum. Gurbette hemşehri görmüş gibi olurum” dedim. Veznedar, kenarı kırık bir altın verdi. Bunu görünce:
-“Aman bir lütuftur ettiniz bari tam olsun. Şunu değiştiriverin” ricasını ettim. Onu aldı, Mevlevi Külahı şeklinde altından mamul tam bir sikke verdi. Aldım ve uyandım. Namazdan sonra bu rüyayı Ali Haydar Efendiye anlattım. İyiye yordu:
-“Altın’ın değişmesi, hakkındaki hükmün değişeceğine, maaş cüzdanının müşterek olması ikimizin beraatına işarettir” dedi. Fil-vaki birkaç saat sonra da tabiri gibi oldu.
Tahiru’l-Mevlevi hakkında, muddeiumumi 3 yıl hapis talep etmişti. O da üç yılın hesaplarını yapıyordu fakat karar açıklandığında hayretle gördü ki beraat etmişti.
Karar Gecesi Maznunlar Koğuşu
Salıyı çarşamba’ya bağlayan gece, yani sabahında mazlumlar hakkındaki kararın açıklanacağı gece… Yer: Ankara Hapishanesinin o muzdarip koğuşu… Müdafaanameleri hazırlamaları için mazlumlara tanınan bir günlük sürenin sonuna yaklaşılıyor. Herkes bir şeyler karamakla meşgul. Bütün bunlar olurken iki kadim dost var ki onlar farklı alemlerde. Ali Haydar Efendi Fetih Suresini okuyor ve mutad sayıya delalet etsin diye her okuyuşunda karyolaya bir çizik atıyor. Atıf Hoca ise sekiz sahife olarak yazdığı müdaafanamesini elinde büzmüş bekliyor. Ali Haydar Efendi:
- Atıf Efendi! Rüyada şeyhimi gördüm, bana 33 defa Fetih suresini okumamı işaret buyurdular, bu vesileyle inşaallah halas kalacağımı telkin ettiler. Siz de okuyun. Hakkınızda talep edilen mahkumiyet Allah’ın izniyle kalkar. Atıf Efendi:
- Ben de Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) gördüm. Bana “yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?” dedi.
Etraf sukuta büründü. Nasıl olurdu da muddeiumuminin 3 yıl hapis istediği bir davada idam kararı çıkardı. Akıl, mantık böyle bir hükmü kabullenemiyordu. Fakat rüyada görülen Allah Rasulüydü, o davet etmişti. Şeytanın onun suretine giremeyeceği hadisi sahih bir rivayetti. Atıf Hoca:
- Göreceksin Ali Haydar Efendi beni yarın asacaklar, çünkü haberi Allah Resülü (s.a.v.) verdi.
Sabah
Sabahın ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl Mahkemesine götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı. Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında “sarıklılar gelsin” dedi. Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. Kapı tekrar kapandı. 5-10 dakika sonra Ali Haydar Efendi ve diğer sarıklılar geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza Efendi.
3 Şubat Çarşamba sabahı, mahkeme heyeti kendileri için ne ifade edecek ve neyi değiştirecekse önce maznunların müdafaalarını dinledi. Ardından “Bekleyin tekrar çağırılacaksınız ve her biriniz hakkında İstiklâl Mahkemesi’nin kararı açıklanacak.” dendi.
Ve Karar
Söylenen saatte “mahkeme heyeti” aylarca süren davanın kararını açıklamak üzere mazlumları tekrar içeri aldı. Salona muazzam bir sessizlik hakim oldu. Herkes insanlık tarihinin o en muzdarip kararını bekliyordu. Ali Haydar Efendi ve İskipli Atıf Hoca’da ise muazzam bir tevekkül hakimdi.
“Erzurum, Rize, Giresun isyan hadisleriyle alakadar ve iş bu hadiselerin tertip edilmesi ve yayılmasından sorumlu ve öteden beri hükümet tarafından yapılan yenilik ve inkılap hareketlerine karşı bir muhalefet hareketi oluşturmak ve şuanki hükümet aleyhine propagandada bulunmak suçuyla 3/12/1340 (m.1925) tarihinde taht-ı tevkife alınan”… diye başlayan “karar” da, idama, mahkumiyete, ve beraata dair şu ifadeler vardı:
“55. maddeden İskilipli Hoca Atıf ve Babaeski eski müftüsü Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına… Erzurumlu Şeyh Süleyman’ın on… Fatih türbedarı Hasan Tahsin’in beş sene küreğe konulmalarına…
Çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan hadiseleriyle ilgili oldukları, iddiasıyla… Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa… Tahiru’l-Mevlevi beylerin haklarında iddia olunan fiillere karıştıklarına dair vicdani kanaat temin edecek kanuni deliller bulunmadığından beraatlarına ve başka bir sebeple tutuklu değillerse salı verilmelerine oy birliği ile karar verildi.”
***
Atıf Hoca gidiyordu. Hz. Resullah’ın davetine icabet edecekti. Kararın açıklandığı an, Hoca’nın ağzından çıkanları, o günün tanıklarından Tahiru’l-Mevlevi aktarıyor: “Zalim ve katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.”
Hürriyet ve Esaret
Beraat edenler Ankara postahanesine gidip mahkeme kararını telgrafla evlerine bildiriyorlardı. Tahiru’l-Mevlevi o anı anlatırken şunları söylüyor: “Telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi’yi gördüm.” “Efendi!”
-“Rüya, tabiriniz gibi çıktı.” dedim ve elini öptüm. Hatta telgraf kağıdını ben yazdım.”
Ali Haydar Efendi’nin çocukları babalarının beraat telgrafını aldığı gün posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca’nın evine hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf teslim ediyordu: “Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben bildirilir.”
Üstadın yakınları anlatıyor: “Ali Haydar Efendi’nin beraatına sevinemedik, İskilipli Atıf Hoca’nın hanımı Zahide Hanım, kızı Melahat ağlarken biz nasıl sevinebilirdik.”
* * *
İdam Atıf Hoca’ya ebedi hürriyeti armağan etti. Fakat Ali Haydar Efendi için asıl mahpusluk hürriyetten! sonra başladı. Peşine takılan hafiyeler tarafından sürekli izlendi, her hareketi gerekli yerlere rapor edildi. Öyle ki, Hacca giderken bile ardına takıldılar. Herkes farklı bir şey söylüyordu; Suriye’den toplayacağı kişilerle merkeze yürüyecek diyorlardı. Hakkında bütün bunlar söylenirken O 80 yaşına girmiş aksakallı bir ihtiyardı. Ne yapabilirdi ki? Ama korkuyorlardı. Çünkü Allah Teala göklerden yüreklerine korku yağdırıyordu.

Alimler irfan şehirlerinin kurmaylarıdır. Rütbelerin en büyüğü “ilim” onların payesidir. Medeniyetin önünde onlar vardır. İnsanlık tarihi müsbet kazanımlarını onlara medyundur. Çünkü onlar, insanlığın en büyüğü; Allah Resulü’nün (s.a.v.) varisleridir. İslami değerler adına sahip oldukları her şeyi Peygamber’den (s.a.v.) aldılar. Fıkıh, tefsir, kelam gibi izzet, itibar da Peygamber (s.a.v.) menşelidir. Hakim güce karşı koymayı, “hayır” demeyi O’ndan (s.a.v.) öğrendiler. Önce ilme belendiler sonra saltanata, zulme, müşrik idarelere karşı dik durdular. Habil’den, İbrahim’den, Hazret-i Resulullah’tan gelen muazzez bir sünnetti bu dik duruş.
Bütün mevcudiyetleriyle Allah’a bağlanan ilim erleri, gerektiğinde başlarını ortaya koydular fakat Hakk’a, hakikate muhalif fetvaların altına imza atmadılar. İlim tarihi, bu nev’i kahramanların destanlarıyla doludur. Müctehit İmamlar, o kahramanlar mahşerinin “kubbe-i hadra”larıdır. Her biri kendi semasında hoş sedalar bırakarak ayrıldı bu dünyadan.
Kimin ne kadar büyük olduğu zor zamanlarda aldığı karalarla ortaya çıkar. Devlet-i Aliyye’nin tarihi de zor zamanlarda isabetli kararlar alabilen alimlerle doludur. Zembilli Ali Cemali Efendi’den Ali Haydar Efendi’ye uzanan mubarek bir silsele vardır Devlet-i Aliyye’nin mündericatında.
Fatih’in Şeriat’a muhalif emirnamesini yırtan Molla Gürani’yi, Bursa’ya seyahate giden IV. Mehmed’ e, “Bursa’ya gezintiye değil, Venedik’e sefere gidiniz.”, diyen Şeyhülislam Bolevi Mustafa Efendi’yi, onlarcasıyla, on dokuzuncu yüzyıla taşıyabilseydik, medeniyetin yürüyüşüne ara noktası konmayacak belki de bu fetret hiç yaşanmayacaktı.
Hali Sorgulayan Adam
Fatih’in, Yavuz’un muhkem iradesiyle on dokuzuncu yüzyılda zuhur eden Sultan II. Abdülhamid, eğer Molla Gürani gibi alimlerle meclis kurabilseydi, muhakkak ki tarihin hükmü bu günkünden daha farklı olacaktı.
Ali Haydar Efendi, Abdulhamid sonrası devri sorgulayan bir Molla Gürani bir Zembilli Ali Cemali Efendi’ydi.
Abdulhamid
1900’lü yıllar… Mustağribler içerden, müstevliler dışardan saldırıyor Abdülhamid’e. Jön Türkler, Yunanlılar, Yahudiler hep bir ağızdan meşrutiyet diye bağırıyor. Sayı itibariyle çoğunluğu gayr-i müslimlerin elinde olan basın, Sultan’ı hal’ etmek, Osmanlı-İslam medeniyetini parçalamak için, bütün kalemleriyle kin kusuyor. Ne hazindir ki, birkaç dönmenin oyununa gelen Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmed Akif gibi İslam’i cephenin şehir kalemleri de Abdülhamid’in karşısında yer alanlar arasındadır.
Abdülhamid, aldatan ve aldananlardan oluşan bu ittifakı yarabilmek için, Doğu’dan, Batı’dan, Afrika’dan, Himalaya’lardan alimleri, mürşidleri, İstanbul’a davet etti. Yıldız Sarayı’nda onlara, dirilişin amentüsünü anlattı. Halifenin etrafında oluşacak İslam birliğinin sosyo-politik gücünden bahsetti. Aldatanların ve aldananların etkisiyle yaralanan, dağılan ümmeti tek noktada yeniden toplamanın zihni, siyasi, itikadi koordinatlarının nasıl olması gerektiğini anlattı. Bu çerçevede yaptığı ve birlikte yapılması gereken çalışmalardan söz etti. Ulemadan bu hayati projeye için gayret sarf etmelerini, katkıda bulunmalarını istirham etti.
Abdulhamid, Yıdız’da topladığı alimlerden, ulu hocaların eserlerini yeniden hayata taşımalarını ve yeni çağa, onların ruhunu aşılamalarını taleb etti. Alimler Yürekli Sultan’ın, onlara verdiği imkanlarla, ihsanlarla yurtlarına, yeni görevlerini kuşanmak üzere geri gittiler. Şeyhleri, alimleri, dervişleri, hasılı bütünüyle ümmeti bir heyecan kapladı.
Alem-i İslam Gazali’yi, İmam Rabbani’yi yeniden keşfetti. Zira Abdülhamid’in emriyle Süleyman Hasbi Efendi “Tehafüt”ü, Mardinli Yusuf Sıdkı Efendi “İhya”yı, Hoca Zihni “el-Münkiz min’ed-Delal”i, terceme etti. İslam Hukukundan, Hikemiyat’tan mühim kitaplar Türkçeye, Urduca’ya, Farsça’ya aktarıldı. Ulu hocaların kitaplarını okuyan nesle öz güven geldi. Batıyla hesaplaşabileceklerine inandılar. Fikren, ruhen bir yenileşme başladı.
İlmi ve ictimai hayattaki bu güzel gelişmelerin aksine, siyasi arenada farklı şeyler oluyordu. İttihat ve Terakki’nin komitacı üyelerinin siyasi nüfuzu her geçen gün biraz daha artıyordu. Dış ve iç güçlerin baskısı karşısında yalnız kalan Sultan Abdulhamid 1908 yılında, daha önce yürürlükten kaldırdığı Meşrutiyet’i tekrar kabul etmek zorunda kaldı. Bu arada İttihat ve Terakkiciler, uydurma bir seçimle, Meclis-i Mebusan’a kendi adamlarını doldurdular. Mebusların çoğu Jön Türkler, Bulgarlar, Yunanlılar, Ermeniler ve Yahudiler’den oluşmaktaydı. Yani aldananlar ve aldatanlar mecliste aynı saftaydılar. Her ikisi de Meşrutiyet’i savunmada ve Abdülhamid’e düşman olmada hemfikirdi.
Abdulhamid’e karşı, hürriyet adına yürüyenler, gerçek istibdadı II. Meşrutiyet’le tanıyınca şaşkına döndüler. Çünkü her tarafı İttihat ve Terakki terörü kaplamıştı. İstanbul uleması ise hayretle, olan biteni seyretmekteydi. Hürriyet için Meşrutiyet isteyenler lal-i ebkem olmuşlardı. Zira konuşan behemahal bir komitacının kurşunuyla hayatını kaybediyordu.
Klas Duruş
Neşredilen dergi ve gazetelerde Allah ve Resul buyruğu tahkir ediliyor, Meclis, İslam’a muhalif kanunlar çıkarıyordu. Ulema arasında Meşrutiyet’e karşı bir muhalefet oluşmuştu fakat herkes korkudan sukut orucuna girmişti. Birisinin çıkıp Hakk’ı müdafaa etmesi, hali sorgulaması gerekiyordu. O gün için bu onurlu duruşa en müsait yer Padişah huzurunda, meşhur ulema ve devlet erkanının katılımıyla yapılan “huzur dersleri” idi. Dersin baş mukarriri Gümüşhanevi Hazretlerinin bağlılarından Tikveşli Yusuf Efendi. Baş muhatabı ise Ahıskalı Ali Haydar Efendi’dir.
Tikveşli, -her zaman olduğu gibi yine- dersten önce Ali Haydar Efendi’den siyasi açıklamalar yapmaması ya da bu meyanda sorular sormaması ricasında bulundu. Fakat Meşrutiyet’le gelen zulüm öyle bir noktaya varmıştı ki, susmak, Hakk’a ihanet etmekle eş değerdi. Bu yüzden Ali Haydar Efendi ders esnasında meseleyi, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin, kafirlerin ta kendileri olduklarını” ifade eden ayete getirir ve Kuran’a rağmen kanun yapan Meclisi Mebusan’ın ve o kanunları uygulayanların durumunun ne olduğunu sorar. Tikveşli, bedeli ağır bu sual karşısında sükute bürünür. Ali Haydar Efendi, cevabını alamadığı bu suali usul gereği “baş muhatab” ünvanıyla etraflı bir şekilde izah eder. Ders bu izahla sona erer. Dersten sonra herkes Meclis-i Mebusan-ı Kur-an’a göre illegal ilan eden Ali Haydar Efendi’nin akıbetini merak etmektedir.
Padişah huzurunda akdedilen dersin ertesi günü, genellikle idamlıkların çağırıldığı Yedi-sekiz Hasan Paşa Karakolu Ali Haydar Efendi’yi davet eder. Karakolda ifadesi alınan Ali Haydar Efendi doğruca Sultan’ın huzuruna çıkarılır. Sultan, Ali Haydar Efendi’yi yanına davet eder, yer gösterir ve ona hitaben şöyle der; “Şayet etrafımdaki ulema senin vakarına ve ilmine sahip olsaydı, İslam ümmeti bu gün bu halde olmayacaktı.”
Sultan, Ali Haydar Efendi’ye hale dair düşüncelerini, çözüm önerilerini sorar, ayrılırken de ona bir kese altın hediye eder.
Sultan’ın hediye ettiği bu kese, Ali Haydar Efendi’nin hanımının çeyizinde, klas duruşun bir şahidi olarak hala durmaktadır.
Müteakib yıllarda, İttihat ve Terakki’nin İstanbul’un en eski Halidi Tekkesi olan İsmet Efendi Tekkesi’ni işgal etmesi ve Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin postnişinliğini 1919’a kadar engellemesi bu dik duruşun bir anlamda rövanşıdır.
Ali Haydar Efendi, çete kafasıyla devlet yöneten, dışı müslüman, içi mason olan komitacılara baş eğmedi. İslam’ın izzetini muhafaza etti.
O, Devleti Aliyye’nin ahirinde zuhur eden bir Zembilli Ali Cemali, bir Molla Gürani’ydi. Seleflerinin sünnetini yaşatan birkaç onurlu alimden biriydi. Konjoktür dik duruşuna mani olamadı. Bu yüzden tarih onu, Peygamber makamını çiğnetmeyen vakur bir alim olarak anıyor.
***
ZOR ZAMANLARIN ŞEYHİ
Fatih’in soyundan, Avrupa’lı adamın ellerini ilk önce öpme şerfine! nail olan mustağriblerin çoğu Mekteb-i Sultani (Galatasaray) menşeliydi. Ne Doğulu ne Batılıydılar. Dünya tarihinin Araf’ta yaşayan ilk nesli olma özelliğini taşımaktadırlar.
Mustağriblerin Batı Medeniyeti’ni tahlil edip, tecrübesini ve müsbet neticelerini millet yapısına aktarmak gibi ne bir dertleri ne de böyle bir girişim için kabiliyetleri vardı. Tek gayeleri, cemiyetten bütünüyle İslam Medeniyeti’nin izlerini silmekti.
Devlet-i Aliyye tarafından, Batı’nın teknolojik değişimini takip etmek için gönderilenler, geriye ilim adamı kisvesi yerine, edebiyatçı, gazeteci etiketiyle döndüler. Baki’yi, Fuzuli’yi tanımayanlar Goethe’ye, Rimbaud’a amele oldular. “Mefahir”İ unutanlar ya da hiç duymayanlar Batı kültürünün gönüllü savunuculuğuna soyundular.
Ameleler, efendileri için çalıştı. Millet vicdanında kalabilen irfanı son şubesine varıncaya kadar kurutabilmek için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Bin yıllık Osmanlı-İslam Medeniyeti’nin yerine var ettikleri lise seviyesinde bile olmayan şu sun’i kültür onların eseridir.
Zihnen durduramadıkları medeniyeti parayla, komployla, istibdatla, cebirle, durdurdular. Medresenin, tekkenin karşısına, fuhuş ve şöhret kaleleri kurdular. Oralarda yetişen nesil, bütün kurumlarıyla irfana düşman oldu.
Batı, mustağriblere önce kendini taklit etmeyi sonra komployu öğretti. Günü gelince de güç ve silahla konuşmayı.
Amele kültürüyle yetişen aydınlar milletinin idealleri yerine efendilerinin menfaatleri için çalıştı. Hem milletin ideallerinden onlara ne idi ki? Hukuk doktrini, sanat anlayışı, ruh yapısı vesaire… Kim uğraşacaktı bunlarla? Onların vazifesi masum Anadolu çocuklarının genlerinden İslam Ruhu’nu söküp çıkarmaktı. İlk mektebe gelen çocuğa küfür nasıl aşılanacaktı, onların uhdesine bu tevdi edilmişti.
Kurtuluş Köprüsü
İhanet ve cehaletin en şaşalı dönemini yaşadığı yıllarda Ali Haydar Efendi’nin yürüdüğü yol, İslam Ruhu’na sadık kalanlar için kurtuluş köprüsü oldu. Çevreleri küfür gangasterleri tarafından kuşatılan çocuklar kurtuluş için o köprüyü kullandılar. Köprü, ezan sesleriyle büyüyen Devlet-i Aliyye’nin çocuklarını, ezanla bütünleşmeye taşıdı.
Her gün İttihat ve Terakki markalı muallimlerin şu hain, şu kahraman, şu ilerici, şu yobaz tasnifini dinleyen çocuklar müthiş bir zihin kirlenmesi yaşıyorlardı. Mektepte, sinemada, gazetede gördükleri hoca tiplemeleri iğrençti. Karikatürize edilen hocalar, ellerine tutuşturulan kocaman sopalarla dehşet(!) saçıyorlardı.
Yeni hayatı özendirebilmek için eskiye sövmek mubahtı, beklide zorunluydu. Çocuklar söz konusu karalamanın öylesine etkisinde kalmış ve öylesine ürkmüşlerdi ki, camilerin ya da tekkelerin sokaklarından geçmeye bile cesaret edemiyorlardı.
Amele kafasıyla yetiştirilen çocukların bir gün yolları Çarşamba’ya düşerde orada İsmet Efendi Dergahı’na uğrarsalar, öğretmenin söylediklerinin tam zıddına ak sakalıyla bir sevgi dağının oturduğunu görürlerdi. O sevgi dağı, söylenildiği gibi elinde sopa değil gülleri, kitapları tutmaktaydı.

İsmet Efendi Tekkesi
Etrafı tahta tarabalarla çevrili İsmet Efendi Tekkesi’nin içinde hayat bir başkaydı. Orası, Ahiretin dünyaya yansıyan yüzü gibiydi. Fakat amele kültürünün zehirlediği çocukların çok azına o güzel iklimi tanımak nasip olmuştu. Bütün çocuklar, mustağriblerin söylediklerini tekzip eden bu hayatı tanıyamadı. Çünkü, yeni hayat böylesine bir tanışmaya maniydi. Zira Ali Haydar Efendi’yle buluşmak, konuşmak suçtu. Baskılar karşısında mazlum halk yorgun düşmüştü. Kimsenin “neler oluyor, niçin ulema tecrit ediliyor” diye soramaya ne mecali ne de cesareti kalmıştı.
Anadolu halkı, Çanakkale’de düşmanla göğüs göğse bizzat çarpışan Büyük Veli’nin ahir ömrünün tahta tarabalarla çevrili Tekke’de göz hapsinde geçmesine üzülüyordu, fakat susmaktan başka ne yapabilirdi?
Küfür barikatlarını aşıp Ali Haydar Efendi’yle buluşan çocuklar, onun yanında gerçek huzuru kuşandılar, ruhlarıyla barışık kalmanın ne demek olduğunu öğrendiler.
“Bu Can Bu Yola Adanmıştır”
Ali Haydar Efendi ömrünü, küfrün kirletmeye çalıştığı zihinleri arındırmaya, tekrardan İslam’a kazandırmaya adadı. Onlara İslam’ın gerçek yüzünü gösterdi. Okudu, okuttu bir irfan denizi oldu. Yaşının verdiği yorgunluğu bir ders verirken bir de sohbet ederken unuturdu. Onun ilim-irfan azmine dair, talebelerinden Muhterem Emin Saraç Hocaefendi şunları söylüyor: “Ali Haydar Efendi’den Molla Hüsrev’in “Mir’at”ını okuyordum. Ders için her gün Tekke’ye giderdim. Yine bir gün gitmiştim ki, Üstadım’ı aşırı derecede yorgun buldum. Konuşmaya, ders takrir etmeye mecalleri yoktu. Bu yüzden “Evladım! Bundan sonra ders okutamayacağım, senin de gördüğün gibi sağlığım buna müsait değil.” dedi.
Ses tonundan, ders okutamamaktan dolayı son derece muzdarip olduğu anlaşılıyordu. Öyle ki zindan, zulüm ve tecritler ona ders okutamamak kadar ağır gelmemişti. Ali Haydar Efendi’nin bu hal beyanı üzerine “peki” dedim ve müsaade isteyerek huzurundan ayrıldım. Doğruca ikamet ettiğimiz “Üç baş Medrese”sine gittim. Hadiseden bir gün sonraydı, saat sabahın sekizi, medresenin o ilk odasında dersimi mütalaa ediyordum. Arkadaşlardan biri yanıma gelip dışarıda bir yaşlı kadının benimle görüşmek istediğini söyledi. Görüşmek için dışarıya çıktım, bir de ne göreyim! Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin Hanımı. Hocam’ın beni istediğini söyledi. Ne buyuracaklar diye koştum, huzuruna vardım, buyurdular ki, “Evladım! Seni gönderdikten sonra halim daha da ağırlaştı. Öyle ki gözlerime uyku girmedi. İlmini ketm edenlerden olmaktan korktum. ‘Her kim ki, kendisine bildiği bir mesele sorulurda cevap vermekten istinkaf ederse, Allah Teala ona kıyamet günü ateşten bir gem vurur.’ hadisine muhatab olmaktan korktum. Ders okut(a)mamanın hesabını verememekten korktum. Bu can bu bedendeyken nasıl olur da bir tâlib-i ilmi reddederim! Binaenaleyh, ahir nefesimize kadar derse devam edelim. Bu can bu yola adanmıştır.”
Hal ve Kâl İç İçe
Ali Haydar Efendi, kapısında “Halidi” yazan tekkenin içinde talebelerine, İslam’ı bütün bir surette öğretti. Tasavvufi hayatın en güzel anlatımını yapan “Mektubat”ın yanı sıra, ağırlıklı olarak usul, usul-ü fetva, kavaid-i fıkhıyye, furu’ fıkıh gibi fıkhi dersleri de okuttu.
Ali Haydar Efendi’nin ders halkasına katılan talebeler, onu dinlerken fıkhın, “modern çağın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğunu” savunanların iddialarının ne kadar gülünç olduğuna tanık olurlardı.
Fıkhın çağdışı olduğunu iddia ederek talebelerin zihinlerini kirletenler Ali Haydar Efendi gibi fakihlere hangi problemi getirmişlerdi de onlar bunun cevabını vermekten aciz kalmışlardı?! Tek bir mezhepten (Hanefi) dünya hukuk tarihinin en pratik eserlerinden birini çıkaranlar (Mecelle) fakihler değimliydi?
Ali Haydar Efendi’nin başkanlığını yaptığı “Te’lif-i Mesail Heyet”i, hayatın önünü açmada yetersiz mi kalmıştı ki, Batı Kanunları’nı “kes, kopyala, yapıştır “ şeklinde alıp milletin önüne sürdüler? Elbette ki hayır. Nitekim, “Telif-i Mesail Heyet”i reisliğini yürüttüğü yıllarda Ali Haydar Efendi’nin katipliğini yapan Ömer Nasuhi Bilmen’in kaleme aldığı “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamus”unun mükemmelliği, İslam’a mesafeli duran bir çok modern hukuk profesörünü hayrette bırakmıştır.
Bilgileri ancak lise kültürüyle sınırlı olan son devir aydını, İslam’ı, Reşat Nuri, Halide Edip gibi yazarların romanlarındaki olaylardan, hoca, müderris tiplerinden tanıdığından ulemaya karşı mesafeli durdu. Mezkür zevatın eserleriyle büyüyenlerin zihinlerinde ki hoca tipi, halkın parasını sömüren, bir ziyafetten diğerine giden kişilerden oluşmaktaydı. Onlara göre cami ve medreseler hurafelerin anlatıldığı mekanlardı. Dolayısıyla oralara gitmek, oralarda hocalarla aynı meclisi paylaşmak ve hayatın sorunlarına çare aramak, vakit israfıydı.
Böylesine yoğun bir dezenformasyon altında yetişen yeni nesil, çağdaşlık adına kendi değerlerinden koparıldı. Yeni hal, her şeye milat kabul edildi. O muhteşem tarih sanki hiç yaşanmamıştı. Ebu’s-Suud’un, İbn Kemal’in, İbn Haldun’un yerini Dukheimler aldı. Gerçek kahramanların kürsüsünü aldatanlar işgal etti. Dolayısıyla da baştan başa bir nesil aldananlardan oluştu.
Zaman, yaşananlara tanıklık ettiği gibi bir gün yaşananlarla ilgili gerçek hükmünü de verecektir. Ne zaman mı? Ali Haydar Efendi’nin mübarek ellerinden gül devşiren ak sarıklı “Büyük Veli”nin ektiği beyaz güller bütün bir alemi kaplayınca.
***
ALİHAYDAR EFENDİ ve CEMİYET
Allah Resulü (s.a.v.), insanın bütün hasselerine olduğu gibi, görme hassesine de hitap eden bir “üsve-i hasene”dir. O, İslam toplumu için en güzel örnektir.
Peygamber, kürsüde, İslam’ın ne olduğunu, devlet idaresinde, yargıda, çarşıda da nasıl uygulanacağını bizzat yaşayarak anlattı. Medeniyet, İslami ve insani bütün değerleri O’ndan öğrendi.
Görme hassesinin önemindendir ki, Allah Resulüyle sohbet eden ya da onunla aynı meclisi paylaşan sahabi, velayetin zirvesinde olan Veysel Karani ve Ömer Mervani’den daha üstün kabul edilir. Çünkü, sahabi, seferde-hazarda kendileriyle birlikte yürüyen, namazda onlarla aynı mekanı paylaşan, çarşıda alış-veriş yapan, hasılı cemiyetin her noktasında onlarla birlikte olan Allah Resulü’nün talebesiydi.
İslam, Babil Kulesine çekilip hasbi tefekkür edebiyatı yapmayı hoş görmüyor. Çünkü, Hazret-i Resulüllah’ın duruşu, alim-arif kimliğine sahip herkesi cemiyetle kucak kucağa olmaya çağırıyor.
Alim-arif, yazdıklarından ziyade yaşadıklarıyla cemiyeti etkiler. Bu yüzden tekkeler, çok amaçlı ıslah evleri, irşat evleri konumundadır. Oralarda ruhlar masivadan arınır, hece hece seyr-i suluk’ün elif bası okunur, sonra Allah’a varan yollarda mesafe kat’ edilir.
Manzara
Yirminci yüz yılın eşiğine gelindiğinde, kimi tekkeler modern zamanın hakim düşüncesine uyup gayri meşru duruşları İslamileştirdi! Kimi, cenneti parselledi, kimi bez parçalarına “Urve-i Vüska” diye sarıldı. Bir çok tekkenin ehliyet ve liyakat yoksunu müteşeyyihlerin eline geçmesini fırsat bilen batılı adam; gönüllü iş birlikçileri vasıtasıyla zındıkları şeyh diye tanıttı. Günü gelince de, şeyh olarak tanıttığı bu adamların sufi kimliklerini cerh edip, “işte tasavvuf budur.” dedi. Yakın geçmişte ekranlardan seyrettiğiniz olayların kahramanları hep bu cinsten adamlardır. Kimdirler, nereden ve niçin geldiler, bunca şenaati hangi vicdanla yaptılar? Bütün bu suallerin temelinde İslam toplumuna Sünnet ve Cemaat akidesini en güzel şekilde öğreten ve onları bu doğrultuda yaşmaya teşvik eden hakiki tekkelerin gücünü kırmak ve halkın zihnindeki müspet izleri silmek vardır.
Selin Vuramadığı Yamaç
Ali Haydar Efendi, müteşeyyihler vasıtasıyla oluş(turul)an yanlışları tasavvufi hayatın içinden ayıkladı ve onu doğrularıyla hale, istikbale taşıdı. Onun çevresi, selin vur(a)madığı yamaçları andırıyordu. Bütün güzellikleriyle İslam’ı teşhir ediyordu o yamaçlar.
Bilindiği gibi, Nakşi şeyhlerin arka planında iyi bir zahiri eğitim vardır. Ulema meşreplidirler. Bu yüzden Osmanlı Medeniyeti’nin son asırlarında ortaya çıkan medrese tekke çatışması, ancak tekkelerin çoğunluğunun Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin halifelerine teslim edilmesiyle sona erdirilebilmiştir.

Vaazları
Nakşi şeyhler, Şeriat’a vakıf olduklarından, ulemanın tenkidini değil tasvibini kazanmışlardır. Yazı ve konuşmalarında muktezayı hale dikkat etmişler ne, neyi, nasıl anlatmayı gerektiriyorsa ona göre bir duruş sergilemişlerdir. Bir meseleyi doğrudan tenkit edip karşı tarafın nefretini kazanmaktansa hadiseyi etraflıca izah edip yanlışı doğrudan ayıklamışlardır. Ali Haydar Efendi’nin konuşmalarında da hep bu üslup hissedilirdi. Meselenin doğrusunu anlatır, yanlışını idrak etmeyi ise cemaate bırakırdı. Allah demenin bile yasak olduğu bir devirde böyle konuşmak, konuşma üsluplarının en doğru olanıydı.
Perşembe günleri, Sultan Selim’de, Salı günleri Nişanca camiinde öğle sonraları vaaz verirdi. Kuran ve Sünnet’in İslam Medeniyeti’nin iki esası olduklarını ve kıyamete kadar da vazgeçilmezliklerini koruyacaklarını anlatırdı. Konuşmalarını irticalen yapar, cemaat üzerinde azim tesirler bırakırdı.
Kudema bezmine ahirde gelen bu alimi şehir-i, yeni hayat, irticadan sabıkalı görüyordu. Bu yüzden peşine hafiyeler takmışlardı. Vaazlarını cemaatin yanı sıra hafiyeler de dikkatle izlerdi. Müslümanlar için su gibi hayat olan ifadeleri, kıptilere kan gibi görünürdu.
Mürşit
Ali Haydar Efendi, medresede yetiştirdiği, cami kürsüsünde irşad ettiği çağının tanıklarını sosyal hayatta da yalnız bırakmaz, hayatın içinde rol alarak onları eğitirdi. Bu çerçevede, her Çarşamba günü zembilini arkasına alır, küçük oğluyla birlikte Çarşamba pazarına gider, ihvanı ve tekkeye gelecek misafirleri için sebze-meyve, vesaire satın alırdı.
Yine bir Çarşamba günüydü, zembili arkasında küçük oğluyla birlikte pazara gidiyordu ki, tam Çarşamba Karakolu’nun yanında, acuze bir kadın 15-16 yaşlarındaki kızıyla Ali Haydar Efedi’nin karşısına çıktı. Kadın, tesettürlü fakat kızı aşırı derecede açıktı. Manzara, Ali Haydar Efendi’nin Hazret-i Ömer (r.a) vari bir şecaat arz etmesine sebep oldu. Kızın annesine hitaben şöyle dedi; “Behey gafil kadın! Sen, kendine merhamet ediyor kapanıyorsun da bu masume yavruya bir kastın mı var ki onu bu halde dolaştırıyorsun. Bu nasıl bir anneliktir ki, göz göre göre yavrunu ateşe atıyorsun.”
Saadettin Kaynak Vesilesiyle
Ali Haydar Efendi Sultan Selim Camii civarında ikamet ettiğinden bu camide müezzinlik yapan Saadettin Kaynak’ı iyi tanırdı. Hafız olması hasabiyle ona muhabbet besler, müşkillerini halletmeye çalışırdı. Kırılgan bir yapıya sahip olan Kaynak, hocalar içerisinde İslam’ın değişmezlerini değiştirmede en aktif davrananlardan oldu. Şapka taktı, simokin giydi, içkili salonlarda sanat icra etti. Vakta ki ezan Türkçe okutulmaya başlayınca bu işe de öncülük etti. “Tanru Uludur” diye ezan okumaya başladı. Ali Haydar Efendi bir zamanlar muhabbet beslediği bu müezzini şapkayla sokakta görünce, bostonunu kaldırıp “Hain Adam din-i mübin-i tahkir ediyorsun” diyerek kovaladı.
Sokaktan geçen birisini uyarmak, ona İslam’ın hakikatini anlatmak bugünün mantığına tuhaf gelebilir. Bu yüzden modern zamanın aşındırdığı kalpler bu duruşu “doğru” okuyamazlar. Fakat, Mekke sokaklarında, Zü’l-Mecaz panayırında karşılaştığı her insanı uyaran Hazreti Resulullah’tan Anadolu erenlerine her zemin ve zamanda İslam’ı anlatmak müminlerin değişmez bir sünneti olmuştur.
Hayatın küçük gibi görünen ayrıntıları, bazen cemiyetin mühim muharrikleri olabilirler. Cemiyet içinde müslümanca yaşamak, olaylara müdahil olmak, avam açısından güçlü bir iman, alim açısından ise kompleksiz bir irfan ister. Üstat, o irfanın yaşadığı vatandı.
Gül Hanife Hatun
Ali Haydar Efendi’nin, zembille sırtında taşıdığı pazarlıkları, hanımı Gül Hanife Anne ambara yerleştirir, zamanı gelince de pişirir, misafir ve ihvana ikram ederdi.
Gül Hanife Anne, gündüzleri ihvana yemek hazırlar, gece de sabahlara kadar Ali Haydar Efendi’yle oturur, tesbih çekerdi. Uzun yıllar bu hal üzere devam etmesinden dolayı, sırtı kamburlaşmıştı.
Ali Haydar Efendi, hanımının İslam’la olan münasebetini anlatırken şunları söylüyor; “Eğer, kadınlardan şeyh olsaydı o Gül Hanife Hatun olurdu.”
***
İsmet Efendi Tekkesi, barınma ve yemek ikramının yanı sıra sosyal içerikli başka hizmetlerde verirdi. Örneğin tekkede büyük çamaşır leğenleri vardı. Fukara onlarda külle çamaşır yıkardı.
Ali Haydar Efendi, ihvanın ticari ve ailevi ilişkileriyle de alakadar olur, ahlaki açıdan birbirlerine güvenmeyenlerin ticari ortaklık yapmamalarını öğütlerdi.
Tarikat dersini değişmeye gelenlere ya da ders almak isteyenlere, hanımlarını kastederek; “Oğlum! Leyla’n ile aran nasıl” diye sorar, müspet cevap alamadığında; “Git! Aranı düzelt, gönlünü al, öyle ders verelim” derdi. Ailevi ilişkilerin iyi olmasına çok önem verirdi.
***
O, nemli gözleri, gündüz sıyamı, gece kıyamı yanında, sırtında ki zembili, çarşı-pazardaki sohbetiyle cemiyete “insan-peyamber”i taşıdı.
Pazardan aldığı nevaleyi tasnif edip ambara yerleştirmesiyle, Hanife Anne’nin pişirdiği yemekleri ihvanın sofrasına taşımasıyla; on dört asır evvel Medine’de elbisesinin söküklerini kendi elleriyle diken, Suffe Ashabı’na kasedeki sütü bizzat takdim eden Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) hatırlattı. Ardında yaşanmaya değer bir hayat bıraktı.
O, modern zamana İslam irfanını haliyle, kaliyle anlatan bir büyük öğreticiydi. Sarığı, cübbesi ve tekkesiyle cemiyete İslam’ı sundu. Bakışlarında Medine sıcaklığını yaşattı. Gül’ün(s.a.v.) ikliminde Gül’ün kokusunu almıştı, bu yüzden Gül’ün kokusunu dağıttı.

Ahmet Açıkgöz

Yorum (yok) Yorum yaz!

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım