İBRET VESİKASI

1/8/2008 · Kategori: Garip olaylar



“İslam’la yeniden doğdum”
“Müslüman olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Bu his Müslüman olduktan sonra beni hiçbir zaman terk etmedi.”

Dünyada İslam'a olan ilgi her geçen gün daha da artıyor. Bu ilginin merkezlerinden biri de Uzakdoğu dinlerinin yıllardır revaçta olduğu Japonya… Son 5 yıldır İslam'a büyük ilgi gösteren Japon Gençliği tıpkı Leyko Hanım gibi huzur ve mutluluğu İslam'da buluyor. Bir zamanlar Budizme inanan Leyko Hanım; Ürdün, Suriye ve Türkiye'ye yaptığı ziyaretler sonucu Müslüman olmaya karar vererek ismini Leyla olarak değiştirmiş. “Müslüman olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başladım. Bu his beni hiçbir zaman terk etmedi.” diyen Leyla Hanım'ın hem Müslüman oluş serüveni, hem de İslam ve Müslümanlarla ilgili tespitleri oldukça ilginç.

ADEM ÖZKÖSE-ŞAM

-Nasıl bir ortamda büyüdünüz? Bize ailenizden ve çevrenizden bahseder misiz?

Hiroşima'da büyüdüm. Ailem ve çevrem Budist'ti. Evimizde küçük bir Buda Heykeli vardı ve Buda'nın önünde eğilerek ona ibadet ederdik. Bazı özel günlerde de evimizdeki Buda Heykeli için törenler düzenler, ona çeşit çeşit tatlılar, meyveler ve yemekler ikram ederdik. Buda'nın yaşayan ruhunun ikram ettiğimiz yiyecekleri yediğine inanırdık. Bir gün geçtikten sonra da annem Buda'ya ikram ettiğimiz yemekleri bu sefer bize yedirirdi. Özellikle liseye başladığım yıllar Buda için evde yapılan törenlere katılmamaya, Buda'ya ibadet etmemeye başladım.

“KALBİM BUDA'YI İSTEMİYORDU”

-Niçin? Buda'nın neyi sizi rahatsız ediyordu?

Kalbim istemiyordu. Buda'ya secde etmeye başladığım andan itibaren içimde büyük bir acı hissediyordum ve kalbim patlayacak gibi yanmaya başlıyordu. Sanırım fıtratım Buda'ya ibadet etmemi kabul etmiyordu. Hatta annem bu durumumu fark edince, benim Buda'nın ruhunun azabına uğradığımı düşünmeye başladı.

-Lise yıllarınızda İslam ve Müslümanlar hakkında ne düşünüyordunuz?

İslam hakkında çok fazla bir şey bilmiyordum. Sadece okul kitaplarında diğer dinler hakkında olduğu gibi İslam'la ilgili de kısa bilgiler vardı. Bir de televizyonda İslam Ülkeleriyle ilgili birkaç belgesel seyretmiştim. İslam hakkında zihnimde net bilgiler yoktu, fakat her Japon gibi ben de Buda'ya inanmadıkları için Müslümanların sapkın kafirler olduklarını düşünüyordum.

-Daha sonra ne oldu? Müslüman olma serüveninizi dinleyebilir miyiz?
Liseyi bitirdikten sonra Tokyo'ya gittim ve Tokyo'da bir elbise şirketinde çalışmaya başladım. Tokyo'da bulunduğum yıllar zihnim sorularla dolmaya başladı. Sabahlara kadar düşünüyordum ve kendi kendime sorularıma cevaplar arıyordum.

“JAPON TOPLUMU TIPKI BİR MAKİNA GİBİ”

-Ne tür sorular?

Ben doğmadan önce 3 kardeşim aralıklarla annemin karnında ölmüşler. Kendi kendime; “Niçin kardeşlerim dünyaya gelmeden öldüler ve ben niçin dünyaya geldim” diye soruyordum. Ayrıca bu dünyada niçin yaşadığımı, ölünce nereye gideceğimi, hayatın anlamının ve hakikatin ne olduğunu merak ediyordum. Budizimden iyice uzaklaşmıştım; çünkü Budizmin felsefesi ve Buda için yapılan ibadetler bana çok saçma geliyordu. Bu arada Japon Toplumunun yaşamını da sorgulamaya başladım. İnsanlar sürekli çalışıyorlardı ve makinelerden pek fazla farkları yoktu. Bu insanlar dünyaya sadece çalışmak için mi gelmişlerdi. Bir çok soru soruyordum; fakat bu sorulara cevap bulamıyordum. İyice bunalıma girmiştim. Bu nedenle yaz gelince iznimi kullanmak için şirketten ayrıldım. Seyahat etmenin bana iyi gelebileceğini düşündüm. Şirketteki arkadaşlarımın bir çoğu tatillerini geçirmek için Amerika veya Fransa gibi meşhur Batı ülkelerine gitme kararı almışlardı. Bu tercih bana çok cazip gelmedi. İnternette araştırma yaparken Suriye ve Ürdün dikkatimi çekti. Arap ülkeleri Japonya'da pek fazla bilinmiyordu. Benim içimde de Arap ülkelerine karşı uzun zamandır merak vardı. Bu nedenle bir tur şirketiyle Ürdün ve Suriye'yi ziyaret etme kararı aldım.

ARAPÇA HATLAR BENİ ÇOK ETKİLEDİ”

Ürdün'de 3 gün kaldıktan sonra Suriye'ye geçtik. Suriye'yi gezmeye ilk olarak Emevi Camii'nden başlayacaktık. Emevi Camii'ne girdikten birkaç dakika sonra ezan okunmaya başladı. Ezanı dinledikçe kalbime huzur dolmaya başladı. Caminin avlusunda bir köşeye oturup ezanı bitene kadar dinledim ve daha sonra da camiyi gezmeye başladım. Çocukluğumdan beri sanatla uğraşan biriydim. Hatta kendime ait bazı sanatsal çalışmalarım da vardı. Camiyi gezerken Arapça yazılmış hat yazıları dikkatimi çekti. Hayatımda bu kadar muhteşem bir sanat eseri görmemiştim. Yazıları anlamıyordum; fakat yazılardaki sanatsal yön beni aşırı derecede etkiledi. Emevi Camii'nde şimdiye kadar hiçbir mekanda hissetmediğim bir huzur vardı ve hatları incelerken ruhumdaki bu huzur daha da artıyordu. Arapça yazılara hayran kalmıştım, bu nedenle Japonya'ya döner dönmez Arapça'yı ve Arapça yazmayı öğrenmek için bir kursa başladım. Arapça İslam'la ilgili yeni bilgiler öğrenmemi de sağlıyordu ve İslam'a olan ilgim her geçen gün daha da artmaya başladı. 1 sene böyle geçti ve daha sonraki yaz tatilimde de Türkiye'ye gittim. İstanbul,Bursa, Kayseri ve Konya'yı gezdim. Bu gezim esnasında sürekli olarak camileri ziyaret etmek istiyordum. Camileri her ziyaret edişimde ruhum size anlatmakta zorlanacağım derecede huzura eriyordu. Özellikle Konya ve Kayseri'de insanlar bize çok iyi davrandılar. Türk Kadınları bizi evlerine davet edip yemek ikram ettiler. Bu durum bana çok garip geldi. Çünkü Japonya'da insanlar tanımadıkları yabancıları evlerine kesinlikle davet etmezler. Türklerin bu sıcak tavırları İslam'a olan ilgimi daha da arttırdı. Türkiye'den Japonya'ya döndükten birkaç gün sonra da Kur-an'ın tercümesini okumaya başladım. Kur'an zihnimdeki bütün sorulara cevap veriyordu. Bana hayatın manasını öğretiyor ve dünyada nasıl yaşamam gerektiğini anlatıyordu. Özellikle dünyanın yaratılması ve kainatın işleyişiyle ilgili ayetlerden çok etkilendim. Kur'an okudukça Allah'ın büyüklüğünü daha da iyi kavrıyordum ve yaratıcı karşısındaki konumumu fark ediyordum. 2 hafta içinde Kur-an'ın Japonca tercümesini baştan sona bitirdim.

-Müslüman olmaya ne zaman karar verdiniz?

İslam'ın hakikat olduğunu anlamama rağmen Müslüman olmaya hemen karar vermedim.

-Niçin?

Kendimi İslam'a girmek için hazır hissetmiyordum. Çünkü Müslüman olmaya karar verdiğimde yeni bir hayata adım atacaktım ve yıllardır sürdürdüğüm alışkanlıklarımın bir çoğunu terk etmem gerekecekti. Kur'an okuduktan sonra İslam'la ilgili araştırmalarımı daha da arttırdım. Özellikle hadis kitapları beni İslam'a hazırladılar. Hadisler sayesinde eski alışkanlıklarımın yerini alacak yeni alışkanlıklar edindim. 6 ay kadar süren bu araştırma sürecinin ardından Tokyo'daki İslam Merkezi'ne giderek Kelime-i Şehadet getirdim ve Müslüman oldum.

-Müslüman olduktan ne kadar zaman sonra örtündünüz?

Kelime-i Şehadet getirdikten hemen sonra örtündüm ve örtümü bir daha çıkarmadım. Hatta Müslüman olduktan bir gün sonra çalıştığım şirkete başım örtülü bir şekilde gittim. Şirketin müdürü başörtülü bir şekilde çalışamayacağımı söyledi, ben de hemen şirketten istifa ettim.

-İşsiz kalınca üzülmediniz mi?

Hayır. Çünkü kalbimde Allah'a karşı büyük bir iman oluşmuştu. Ona tevekkül ediyordum ve Allah'ın beni yalnız bırakmayacağını biliyordum. Allah'a iman etmiştim ve ne olursa olsun onun bana emrettiği gibi bir hayat sürmeye karar vermiştim. Daha sonra da başörtülü olarak çalışabileceğim başka bir şirkette işe başladım. Müslüman olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Bu his beni hiçbir zaman terk etmedi.

“BAŞÖRTÜM HERŞEYİM”

-Başörtüsü sizin için ne anlama geliyor?

Başörtüsü benim her şeyim. Örtüm başımda olduğu zaman Allah'ın bana olan şefkat ve sevgisinin daha fazla arttığını hissediyorum.

-İslam'a girdikten sonra Müslümanlarla ilgili hayal kırıklıklarınız oldu mu?

Evet, hem de çok… Bazı Müslümanların İslam'ın emirlerini yerine getirmemeleri beni çok şaşırttı, hatta bu durum nedeniyle bir çok kez ağladığımı hatırlıyorum. Müslümanlar İslam'ı çok iyi yaşamasalar da İslam'a ve Peygamber efendimize karşı içimde çok büyük bir sevgi var. Bir de Hz. Hatice'yi çok seviyorum ve elimden geldiği kadar Hz. Hatice'yi kendime örnek almaya çalışıyorum.

-Japonya'da İslam'a olan ilgi şu an ne durumda?

Allah'a şükür çok iyi. İslam Merkezi'nden aldığım bilgilere göre her gün en az 5 Japon Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oluyormuş. Önümüzdeki yıllar bu sayının daha da fazla artacağını düşünüyoruz.

-Siz, bir başkasının İslam'a girmesine vesile oldunuz mu?

Evet. İki Japon Arkadaşım benim davetimle İslam'a girdiler. Bir arkadaşım Ayet, diğer arkadaşım da Zeki ismini aldılar.

-Tekrar Japonya'ya dönmeyi düşünüyor musunuz?

2 sene daha Şam'da kalıp Arapçayı öğrendikten sonra Japonya'ya geri döneceğim. Çünkü Japonların İslam'ı iyi bilen davetçilere ihtiyacı var.

Yorum (yok) Yorum yaz!

MANA ALEMİNİN SEYYAHLARI

14/6/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

Mânâ aleminin seyyahları

 

 

Büyük kıraat imamlarından birisi de Hamza-i Zeyyad'dır.
O, Cenab’ı Hak’kın sevgili kullarındandır.
Bir gün bu zatın yanına birisi girmiş, bakmış ki ağlıyor.
Ona:
-"Niçin ağlıyorsun?"
-"Bu gece rüyamda Cenab’ı Hak’la dertleştim, önünde Kur' an okudum".
-"Nasıl oldu, anlat".
-Cenab’ı Hak bana:
"Ya Hamza sana öğrettiğim gibi benim önümde bir hatim oku".
Bunun üzerine ayağa kalktım.
Cenab’ı Hak:
"Otur otur, ben Kur'an okuyanları severim" buyurdu.
Ben de okudum.
Kur'an-ı Kerim'in yarısına gelince "inneke bil va’dil mukaddesi duvev ve enahtertüke limâ yûhâ" diye okudum.
Cena-b’ı Hak geçmeme razı olmadı.
"Dur, dur Ya Hamza, İnneke bilva’dıl mukaddesi duva, diye duracaksın sonra, ve enahtertüke limâ yûhâ diyeceksin" buyurdu.
Cenab’ı Hak:
"Oku", buyurdu.
Okudum.
Yasin'i Şerif’e geldim.
"Tenziylül aziyzirrahıym" okudum, Cenab’ı Hak buna da razı olmadı,
"Tenziylel aziyzirrahiym diye okuyacaksın".
Ben bunu böyle gönderdim.
Arş’ı Azamı taşıyan melekler ve okuyanların hepsi de bunu böyle okurlar, sakın bunu unutma Ya Hamza" buyurdu.
Sonra Cenab’ı Hak, Cennet bileziklerini getirdi kollarıma taktı.
"Bu ikram, Kur'an okuduğun içindir".
Bir kemer getirdi belime taktı.
"Bu da, oruç tuttuğun içindir".
Sonra başıma bir taç koydu.
"Bu iltifatım da Kur'an öğrettiğin içindir" buyurdu.
Ağlamayayım mı? Allah kim, ben kimim ki; Cenabı Zat-ı Kibriya'nın önünde hatim indirdim, dedi.

 

Anlattıklarına göre, Alaaddin Attar Hazretleri Kuddıse Sırruhu, Bahaeddin Nakşibend Hazretleri Kuddise Sırruhu'nun şöyle dediğini söylemiştir:
-Onsekiz yaşında veya daha fazla idim.
Rahmetlik dedem, bir an evvel evlenmem için gayret ediyordu.
Bu sebeple, beni Şeyh-i Kebir Muhammed Baba'nın bulunduğu Semmas'a yolladı, ondan dua talep ediyordu.
O mübarek yere gittim, Hazret'le buluşma şerefine nail oldum.
Bir akşam vakti sohbet ettik.
Onun sohbetinden nefsimde bereket hasıl oldu.
Nefsime, tam tazarru ve meskenet doldu.
Gecenin sonuna doğru kalktım. Abdest aldım, cemaatinin bulunduğu mescide girdim.
İki rekat namaz kıldım, başımı secdeye koydum.
Dua ettim, çokca yalvardım. Bu esnada, dilimden şu niyaz çıktı:

-İlahi, bana belaya tahammül kuvveti ver, muhabbet mihnetine tahammül ihsan eyle.
Sabahı ettim, Hace Baba'nın yanına vardım.
bana teveccüh etti, ferasetle benden sadır olanı anladı şöyle buyurdu:
-Oğlum, şöyle demen daha uygundur: "Bu zayıf kula, rızana ait şeyi ihsan eyle. “Sebebine gelince:
Hakkın rızası, kulun bela içinde olması değildir.
Şayet hikmeti icabi, sevdiğine bir bela yollarsa, o belaya tahammülü de ihsan eder.
İşin asıl hikmeti kula zahir olur.
Bilerek bela istemek, müşkil iştir, edebi bozmak kula yakışmaz".
Bundan sonra, sofra hazırlandı.
Sofradan her alıp yiyişimde, Hace Baba bana bir çörek verirdi.
Onun bu verdiği çöreği içimden almak istemezdim, ama o şöyle derdi:
-Kabül et, bunun faydasını göreceksin.
O zaman alırdım.
Sonra yola çıktık.
Kasr-ı arifin'e kadar onun yanından yürüdüm.
Yolda onun himarı peşinden tam ihlasla giderdim.
Ner var ki, gönlüm hevai duygulara oldukca takılırdı.
Her ne zaman böyle bir takılma olsa bana döner şöyle derdi:
-Gönlüne sahib ol.
Bu halleri onda müşahade ettikçe, yakînim kemal bulur, zatına karşı muhabbetim artardı.
Bu yol güzergâhında bir yere vardık, orada Hace Baba'nın sevdiği kimseler vardı.
Birinin konağına gittik.
Bizi güler yüzle, içten gelen sevinçle, tevazu ve engin gönülle karşıladı.
Hace Baba ile, o konağa indikten sonra, o kimsede, bir sıkıntı görünmeye başladı.
Bunu anlayan Hace Baba ona sordu:
-Bu sıkıntılı halin sebebi nedir? doğruyu söyle.
O kimse şöyle anlattı:
Yemek için, burada hazır süt var ama ekmek yok.
Sıkıntım bundandır.
Bunun üzerine Hace Baba bana döndü ve şöyle dedi:
-O çörekleri getir, böylece o çöreklerin faydası görüldü.
Bu ve benzeri haller, gidişte ve dönüşte çok oldu.
Olanları gördükçe, ona karşı inancım ve muhabbetim artardı.
Allah-ü Tealâ sırrını takdis eylesin...

 

Nakşibend Kuddıse Sırruhu Hazretleri’nin ceddi anlatıyor:
-"Oğlum Bahaeddin'in doğumu üzerinden üç gün geçmişti.
Hace Baba Semmasi Hazretleri müridlerinden bir cemaatle Hinduvan kasrına geldi.
Onunla bir müridlik bağım olduğundan, huzuruna varmak istiyordum, ona karşı çok sevgim vardı.
İçimden şöyle geçti: Bu çocuğu alıp ona götüreyim.
Bunun üzerine, göğsüne bir adak nişanı taktım, tam tazarru ve inkisarla ona götürdüm.
Şöyle dedi:
-"Bu benim çocuğumdur, onu kabül ettim”.
Bundan sonra, müridlerine yüzünü çevirdi ki, o mecliste, Seyyid Külâl Hazretleri dahi vardı.
Bilhassa ona hitaben şöyle dedi:
-"Kaç defadır buraya geliyorum ve size bir rayihanın artarak gelmekte olduğunu söylüyorum.
Bu çocuk doğduktan sonra, o rayiha daha da arttı.
İşte bu çocuk, o kokuyu getiren erkektir.
Umarım ki, bu çocuk, alemin tabi olduğu bir kimse olacaktır.

 

İmam-ı Rabbani Kuddıse Sirruhu anlatıyor:
Bir gün, arkadaşlarımın halkasında bulunuyordum, hatırıma geldi ki:
"Ben kusurluyum, noksanım var". Ben bu düşüncede iken, içime şöyle bir hal doğdu.
"Ben, seni bağışladım.
Vasıtalı veya başka bir yoldan kıyamete kadar sana tevessül edenleri de bağışladım".

 

Kılıç kesmez, el keser" denilmiştir.
Öyle hak dostları vardır ki, onların elinde bir tahta parçası kılıç haline gelir ve kelleler koparır.
Öyle de kılıçlar vardır ki, bir bez parcasını delemez...
Orhan Gazi’nin Bursa'yı fethi esnasında, ordu içinde Abdal Murad isimli bir cengâver vardı.
Abdal Murad gerçekten yaman bir adamdı.
Askerler arasında "Çıplak Aşık" diye nâm salmıştı...
Heybeti, çelik pençeleri, ateşli bakışları yürek titretiyordu.
Şiirler söyler, askeri coşturur, bir arslan gibi kükrerdi.
Öyleydi de, elinde kılıç yerine bir tahta parçası taşırdı, kendisiyle latife edenlere derdi ki:
-"Siz onun ne kadar keskin olduğunu bilemezsiniz!...”
Yüzünde daima heybet ve şiddet eseri bulunan Abdal Murad bir gün, Yalova Ovası’nda dolaşıyordu.
Tevafuka bakınız ki, yolu düşman üstüne düştü.
Kâfirler, Türklere karşı yapılacak hücumun nasıl yapılacağını konuşuyorlardı.
Yürekleri gibi yüzleri de kara olan kâfirler kafa kafaya vermişlerdi:
-Biz diyorlardı, şu Türklere öyle bir darbe indirelim ki, bir daha nefes alacak halleri kalmasın!...
Onlar bu türlü konuşurken Abdal Murad'ın farkında bile olmamışlardı.
Gözlerini ve gönüllerini kin ve intikam hırsı bürüyen kara adamlar, kıkır kıkır gülmedeydi.
Birden gök gibi gürleyen, şimşek gibi çakan bir sesle yerlerinden hopladılar.
Abdal Murad haykırıyordu:
-Hey bre kâfirler, Müslüman olun...
Allah'a ve Rasulüne iman edin de devlete erin...
Bizans askerleri hayret ve dehşetle değirmen taşları gibi dönmeye başladılar.
Bu heybetli ses de neydi? Şaşkınlıkları geçer geçmez etraflarına bakındılar.
O da ne?
Yarı çıplak, acaip kılıklı bir adam, elinde tahtadan bir kılıçla durmada ve haykırmada...
Önce onu deli zannettiler ve dediler ki:
-Bre akıldan el yumuş adam, bu ne haldir?
Abdal Murad ciddiyetinden hiçbir şey eksiltmeden, aynı heybetle kükredi:
-Ey şeytanın yoldaşları, inad etmeyin, Müslüman olun...
Kâfirler yine kahkahalarla güldüler:
-Zavallı deli, neler de istiyor?
Artık Abdal Murad'ın sabrı, takatı kalmamıştı.
Yeleli bir arslan misali Bizans askerlerinin üzerine yürüdü, tahta kılıcını göğüslerine havale etti; kâfirlerden biri atıldı:
-Müslüman olmazsak ne yaparsın?
Abdal Murad’ın sesi vadilerde gümbürdedi:
-Hepinizi öldürürüm!...
Yine kâfirlere bir kahkaha...
Hepsi, kiriş tutmaz çenelerle gülüyorlar..
Akılsız kâfirin biri alay olsun diyerek:
-Ey hoş adam, dedi. Haydi gel bakalım.
Tahta kılıcını boynuma çal!.. Ve boynunu Abdal Murad'ın kılıcına uzattı.
Abdal Murad, besmele çekerek ve tekbir getirerek, tahta kılıcını kâfir adamın boynuna indirdi:
-Müslüman ol dedik!..
O an, göklere tırmanan bir ses yükseldi:
-Öldüm!..
Gerçekten dehşet veren bir manzaraydı.
Kâfirin kellesi bir yana, vü-cudu bir yana düşüvermişti.
Tahta kılıcın kopardığı kafa şimdi top gibi toprak üzerinde kandan şeritler bırakarak yuvarlanıyordu.
Dehşetin çengeli diğer kâfirlerin yüreğine takılmıştı.
Artık bir nefes duracak halleri de yoktu, hemen tabana kuvvet kaçtılar ve yaman bir panik...
 

Yorum (1) Yorum yaz!

AZRAİL'İN (A.S.) CAN ALIŞI...

2/5/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

 

AZRAİL'İN CAN ALIŞI

 

 

Cenabı  Hak, Azrail Aleyhisselam'a;

"Ya Azrail!.
Bir kimsenin ruhunu alırken hiç üzüldüğün oldu mu?
diye sordu. O:

Ya Rabbi herşey Sana malûm...
Yalnız bir kulunun ruhunu alırken çok üzüldüm.
O da bir gemi dalgalar arasında parçalanıp  batmıştı.
Fakat o gemide kundakta bir bebek vardı.
Anasının ölümü ernrolunmuştu.
Bebeğin annesinin ruhunu alırken çok üzüldüm.
Sonra o bebek bir tahta parçasının üzerinde karaya çıkarak kurtuldu ve öksüz kaldı, dedi.

Bu sefer Hak Teâlâ:
"Sevinerek ruhunu aldığın bir kimse hatırlıyor musun?
diye sual ettiğinde Azrail (Aleyhisselam):

Evet Ya Rab! Zalim bir hükümdar vardı.
Halk ondan bizar kalmıştı.
İşte o zalim sultanın ruhunu kabzederken de sevindim, dedi.
Allah (Celle Celaluhu):

 "Kim olduğunu hatırlıyor musun, o zalim padişahın?"

Azrail Aleyhisselam:

Hayır hatırlamıyorum Ya Rab!..
deyince Cenabı Hak şöyle buyurdu:

"Hani o anasının canını üzülerek aldığın bebek varya, işte odur o zalim padişah!..!

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

ASLAN İLE SİNEĞİN HİKAYESİ...

30/4/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

ASLAN İLE SİNEĞİN HİKAYESİ...

 

 

Herkesin bildiği üzere ormanların kralı olan arslandan tüm hayvanlar korkar.
Ona hiçbiri güç yetiremez.
Tabii ki, arslan her gün gelir, ne rastlarsa avlar, onu yiyerek karnını doyurur gidermiş.
Ve bu hâl hergün aynı şekilde tekerrür eder.
Günlük yemeğini hangi hayvana rastlarsa onu hâllederek idare edermiş.
Lâkin bu durum hayvanlar arasında büyük bir tedirginliğe sebep olur.
Çünkü arslan geldiğinde kime rastlayacağı belli olmadığı için bütün hayvanlar kendisine rastlar korkusuyla yaşarlar.
Dolayısıyla hepsi hergün ölüm korkusu içinde idiler.
Bu hâl böyle devam ederken, bir gün bütün hayvanlar toplandılar.
Dediler ki:
-Arslan her gün birimizi kapıyor.
Hergün “Ha yakalandık, ha yakalanacağız” diye hep ölüm korkusu içindeyiz.
Bir liste yapalım.
Sıra ile isimlerimizi yazalım.
Hergün birimiz gönüllü olarak gitsin arslana yem olsun.
Böylece hergün ölüm korkusu yaşamayız.
Hiç olmazsa sıramızı biliriz.
Bu fikir çok hayvanların hoşlarına gitti.
Hemen uzun bir liste yaptılar.
Sırayla yazıldılar.
Sırası gelen gidip yem olacak ama diğerleri rahat rahat gezecekti.
Fakât, listeyi şimdi kim götürecek.
Herkesin ödü patlıyor.
Liste meselesini görüşemeden yem olmak da vardı.
Hangisi buna manî olabilirdi ki...
Herkes korkuyordu.
Çünkü arslanı hepsi çok iyi tanıyordu.
Derken, öteden bir sinek geldi.
-Ne kadar da korkakmışsınız.
Verin listeyi ben götüreyim. dedi.
Sinek listeyi aldı.
Ormanın içlerine daldı.
Bir müddet sonra yorulunca nefes nefese bir yere kondu ve oradan meydan okumaya başladı.
-Ormanlar kralı mısın, nesin?
Çık ortaya da seninle hesaplaşalım.
Şu mukaveleyi imzalayalım.
Nerdeymiş bakalım, şu arslan dedikleri.
Meğer sinek arslanın başına konmuş.
Onu tanımıyor da, o cılız sesiyle, o küçücük cüssesiyle haddini bilmeyip naralar atıyor.

 


Cahil cesur olur.
Eğer arslanın gücünü bilse vızıldar mı?
Arslandan korkmak için ceylan olmak lazım.
Ceylan arslanın gücünü kuvvetini çok iyi bilir ve ondan gerektiği gibi korkar ve sakınır.
Teşbihte hata olmaz.

 


Allah Celle Celâlûh’a kafa tutan, meydan okuyanlar da haşâ, sinek gibi adamlar.
Mevlâyı tanımadıkları, bilmedikleri için, boylarına cüsselerine bakmadan o cılız sesleriyle güya kafa tutuyorlar.
Ne diyelim.

Rabbim ıslâh eylesin.

 


“Kulları içinde ancak ilim sahipleri Allah’tan (gereğince) korkar. “ Fatır Sûresi 28

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

KUR'AN FRANSA'DAN KUVVETLİ İSE BEN NE YAPABİLİRİM?

25/4/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

KUR'AN, FRANSA'DAN KUVVETLİ İSE BEN NE YAPAYIM ?

 

Cezayir'in istilasından yüz sene geçtikten sonra bir Fransız hakimi Cezayir'de şunları söylüyor:


"Kur'an'ı aralarından kaldırmalıyız.


Müslümanları yenebilmemiz için Arapça'yı yasaklayıp, söküp atmalıyız!"

 

Bu ve buna benzer mesajlar, Fransa'da garip uygulamalara sebep oldu.


Cezayirli gençlerin kalbinde Kur'an'ı ve O’nun tesirlerini kaldırmak için çalışmalara başladılar.


Bunlardan birisi şöyle cereyan etti:

 

Cezayir'den on Müslüman genç kızı alarak Fransa'ya getirdiler.


Fransız okullarına kaydettiler. Fransız elbiseleri giydirdiler.


Fransızca'yı öğretip kültürlerini de iyice telkin ettiler.


Artık kızlar, tam Fransız'a benzemişlerdi.


Aradan on bir sene geçtikten sonra Müslüman kızların, her şeyleriyle Fransızlaştıklarını göstermek için bir tören düzenlediler.


Törene; bakanlar, gazeteciler, mütefekkirler, bu politikadan yana olan yabancı diplomatlar da çağırıldı.


Ancak, törenin daha başında davetliler, hiç beklemedikleri bir sürpriz ile karşılaştılar.


Çünkü gözler tam sahneye çevrilip, heyecanlı bir sessizlik ortalığı kapladığı zaman Fransızlaştıkları söylenen Cezayirli kızlar, birden salona kendi İslami kıyafetleriyle girivermişlerdi.
Fransız gazeteler gürültüyle ayağa kalkıp bağrışmaya başladılar:

 

            "-Yüz yirmi sekiz senedir Fransa Cezayir'de ne yaptı öyle ise?"

 

            Fransa'nın müstemlekeler bakanı ayağa kalkıp çaresizlik içinde şu cevabı veriyordu:

 

            "-Kur'an, Fransa'dan kuvvetli ise ben ne yapayım?"

 

Yorum (1) Yorum yaz!

ALTI KİŞİNİN HÜRMETİNE...

22/4/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

ALTI KİŞİNİN HÜRMETİNE

 

Ali b. Muvaffak anlatıyor:

Arefe gecesi Mina'da Mescidi Hayf'ta uyuyordum.
Rüyamda iki tane meleğin semadan indiklerini gördüm.
Aralarında sohbet ediyorlardı.
Birisi diğerine

•  Bu sene Kabeyi ziyaret edenlerin kaç kişi olduğunu biliyor musun? dedi, diğeri:

•  Kaç kişi? diye sordu. Öteki melek:

•  Tam altı yüz bin kişi ziyarete geldi, diye cevap verdi ve devamla

•  Peki kaç kişinin af edilmeye layık olduğunu biliyor musun?

•  Hayır bilmiyorum, kaç kişi af edildi.

•  Bunlardan yalnız altı tanesinin Haccı kabul edildi ve bu altı kişiyi Mevla af etti.

Rüyasında iki meleğin bu konuşmalarını dinleyen Ali b. Muvaffak, sözlerine devamla diyor ki:

Sonra onların yükselip gözden kaybolduklarını gördüm ve korku içinde uyandım.
Bu rüya sebebiyle Haccımın kabul olmayacağından son derece endişe duydum.
Çünkü altı yüz bin kişilik Huccac-ı Kiramın içinden, affa layık olan sadece altı kişiydi.
Bu kadar insan arasından, altı kişi arasına girmek doğrusu benim için çok uzaktı.
Böyle üzüntü ve düşünce içinde bulunurken yine uyuya kalmışım.
Tam bu sırada yine daha önce gördüğüm bu iki melek indiler ve yine aralarında konuşmaya başladılar.
Aynı şekilde biri diğerine

•  Rabbimizin bu geceki hükmünü biliyor musun? dedi. diğeri

•  Hayır bilmiyorum bu hüküm nedir?” deyince diğeri

•  Mevla o altı kişinin her biri için diğerlerinden yüz bin kişi af etti.

Yani altı yüz binin hepsi af oldu.

Bunu duyan Ali ibni Muvaffak tam bu sırada neşe ve sevinç içinde uyandım dedi.

Yorum (yok) Yorum yaz!

ÜÇ SUAL BİR SORU...

16/4/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

ÜÇ SUAL VE BİR CEVAP

EFENDİM; BANA ALLAH-Ü TEALA’YI GÖSTER DE İNANAYIM DEDİ. ŞİMDİ BU FELSEFİCİ, BAŞININ AĞRISINI GÖSTERSİN DE GÖRELİM! 

 

          

Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye felsefecilerden bir grup geldi.

Sual sormak istediğini bildirir.

Mevla'na Hazretleri bunları Şems-i Tebrizi'ye havale etti.

Bunun üzerine O’nun yanına gittiler.

Şems-i Tebrizi Hazretleri mescit de, talebelerine bir kerpiçle teyemmümün nasıl yapılacağını gösteriyordu.

Gelen felsefeciler üç sual sormak istediklerini belirttiler.

Şems-i Tebrizi; "sorun" buyurdu.

İçlerinden birini sözcü seçtiler.

Hepsinin adına o soracaktı.

Sormaya başladı:

-"Allah var dersiniz.

Ama görünmez, göster de inanalım."

Şems-i Tebrizi Hazretleri;

-"Öbür sorunu da sor" buyurdu. O;

-Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azap edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azap eder mi? dedi.

Şems-i Tebrizi;

-"Peki öbürünü de sor" buyurdu. O;

-"Ahiret'te herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz.

Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın" dedi.

Bunun üzerine Şems-i Tebrizi, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu.

Soru sormaya gelen felsefeci, derhal zamanın kadısına gidip, davacı oldu. Ve;

-"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." Dedi.

Şems-i Tebrizi;

-"Ben de sadece cevap verdim." Buyurdu.

Kadı bu işin açıklanmasını istedi.

Şems-i Tebrizi şöyle anlattı:

-"Efendim, bana Allah-u Teala’yı göster de inanayım dedi.

Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim." Dedi.

Şems-i Tebrizi; "İşte Allah-u Teala’da vardır, fakat görünmez.

Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu.

Ben buna toprakla vurdum.

Toprak onun başını acıttı.

Halbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.

Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın.

Bundan dolayı bir hak olmaz." Dedi.

Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum.

Niçin hakkını arıyor?

Aramasa ya!

Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan Ahiret hayatında niçin hak aranmasın?" Buyurdu.

Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahçup olup, söz söyleyemez hale düştü.

          


 Bir garson bile yemeğin sonunda der ki;

            "Hesap Lütfen"

            Bu hayatın sonunda hesap yok mu ? Zannedersin sen.

            Hülasa ; Dünyada hesap yok ibadet var

            Ahirette ibadet yok hesap var

            Ya Rabbi cümlemizi mizanı ağır, hesabı kolay olanlardan eyle. Amin...!

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

İSMAİLAĞA'DAKİ HUZUR

4/4/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

İSMAİLAĞA'DAKI HUZUR

Çarşamba'da seher vaktinde dua ile başlayan hayat, sabah namazıyla güne açılıyor.

Güneşin doğuşu seccadenin üzerinde seyrediliyor.

Bu sürede belli dualardan oluşan tesbihat yapıldıktan sonra "işrak namazı" kılınıyor.

Namazın ardından dağılan cemaat "kuşluk vakti" camiyi yeniden hareketlendiriyor.

Sarıklar sarılıyor ve "kuşluk namazı" kılınıyor ancak cemaat, nafile namazlarını daha çok ev ya da işyerlerinde kılmayı tercih ediyor.

Öğle ve ikindi namazlarını cemaatle eda etmek isteyen çevre sakinleri yine camiyi dolduruyor. Farz namazların edasından sonra işlerine dağılan cemaat, akşam namazı için tekrar saf tutuluyor. Akşam namazının sünnetinden sonra kılınması güzel kabul edilen 6 rekatlık "evvabin namazını" kılanların sayısının diğer camilere göre oldukça fazla olması gözlerden kaçmıyor.

Akşamdan sonra cemaatin bir kısmının camide kalıp, bir köşeye çekildiğine şahit olunuyor.

Bu; insanların kendileriyle baş başa kaldığı, günün muhasebesini yaptıkları özel anlardan biri.

RAMAZAN AYI HİÇ BİTMİYOR

Nafile oruç tutulması tavsiye edilen Perşembe ve Pazartesi günleri akşam namazından sonra bu muhasebeye katılanların sayısında azalma göze çarpıyor.

Bir çoğumuzun yalnızca Ramazan ayında yaşadığı ya da şahit olduğu iftara misafir davet etme geleneğine, İsmailağa'da her Pazartesi ve Perşembe günleri sıkça rastlanıyor.

Yatsı namazı vakti yaklaştıkça evlerde abdest ile başlayan hazırlıklar, biraz sonra sokaklara yeniden hareket getiriyor.

Cemaatin gözleri ve sözleri, İsmailağa Camii'nde "huşu" ve "huzur"un en çok bu vakitte yaşandığını hissettiriyor.

Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin yatsı namazı sonrasında ayakta kalmayı tavsiye etmemesi nedeniyle, cemaat camiden ayrılıp, evlerinde istirahata çekiliyor.

Hocaefendi, Sohbetler kitabında bu tavsiyesinin gerekçesini şöyle izah ediyor: "Ashab-ı Kiram'dan (R.A) bazıları yatsı namazını kılıp evlerine giderken sokakta dış elbiselerini çözmeye başlarlardı. Neden böyle yaparlardı? Çünkü gece "teheccüt namazına" kalkabilmeleri için hemen yatmaları gerekirdi."

NAFİLELER İHMAL EDİLMİYOR

Hocaefendi, öğrencilerine teheccüt yani gece namazı sonrası sabah namazına kadar seccadenin üzerinde beklenilmesini tavsiye ediyor.

Sünnetten beslenen nafile namazlar konusundaki hassasiyet, esasında sadece İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil.

1927 yılında Konya'dan Of'a gönderilen bir asker mektubunda Konya camilerine dair şöyle bir kayıt bulunduğu biliniyor:

"Kuşluk vaktinde bütün camiler nafile namaz kılmak isteyen insanlar tarafından tıklım tıklım dolduruluyor."

Nafile namazlara gösterilen hassasiyet yalnızca İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil.

Konya gibi İstanbul ve Anadolu'daki bir çok camide de nafile namaz vakitlerinde hareketlilik yaşanıyor.

İsmailağa'da namaz vaktinde her şey duruyor ve bütün kapılar camiye açılıyor.

Manzara adeta Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in şu dizesini açıklıyor:

"Dünyaya kapalı ALLAH'a açık."

Hızır Hoca'nın gül sevgisi

1998 yılında 55 yaşında iken görev yaptığı Çukurbostan Camii'nde şehit edilen Hızır Ali Muradoğlu da, İsmailağa'da yaşanan huzura adeta aynalık ediyordu.

İstanbul'da üniversitede okurken Arapça dersi almak istediği Kocamustafa Paşa'daki Gül Camii'nin imamı Nuri Efendi vasıtasıyla Mahmud Hocaefendi ile tanışan Hızır Ali Hoca, daha sonra damadı olduğu Hocaefendi'nin peşini bir daha bırakmadı.

Tüm vaktini İsmailağa'da geçiren ve kısa sürede ilim ve irfan yolunda olgunlaşan Muradoğlu, Hocaefendi'nin bulunmadığı zamanlarda onun yerine sohbet görevini yerine getirdi.

Eğitim, ilim ve irfan çalışmaları yoğun bir şekilde devam ederken hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalandı.

Ömrünün sonuna kadar devam eden bu rahatsızlık hali süresince, evin bütün hizmetlerini de Hızır Hoca yerine getirdi. Muradoğlu, 1991 yılından itibaren görev yaptığı Çarşamba Çukurbostan Camii'ndeki imamlığı esnasındaki sempatik, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresindekilerin hayranlığını kazandı.

Hızır Ali Muradoğlu, üslubu ve anlattıklarıyla cemaatin hızla artmasına da sebep oldu.

GÜLÜN ÖNÜNDE EĞİLMELİ

Muradoğlu, cami bahçesini kendi diktiği güllerle süslemiş ve her gün bakımını da ihmal etmemişti. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince "Dur gül öyle koklanmaz" diyerek gülü iki avucunun içine alıp eğilerek koklamış, Peyfamber Efendimiz'i simgeleyen güle bile edeble yaklaşmıştı.

Şaka ve latifeyi İslam'ın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü.

Niteliğinin göstergesi: Ömer Nasuhi Bilmen

İsmailağa'nın sadece bir cemaat olmasının ötesinde sahip olduğu ilim ve irfan derinliğini anlamak için yakın tarihin önemli bilim adamlarından Ömer Nasuhi Bilmen önemli bir gösterge.

Mahmud Hocaefendi'nin üstadı olan Ali Haydar Efendi'nin bir ara katipliğini yapan eski Diyanet İşleri Başkanı Bilmen 1950'lerden önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin talebi üzerine 8 ciltlik "Hukuk-u İslâmiyye ve Islahat-ı Fıkhiyye Kâmûsu" hazırlamıştı.

Ordinaryüs Prof. Sıddık Sami Onar ile Hukuk Fakültesi'nin Dekanı Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu kamusa birer önsöz yazmıştı.

Sıddık Sami Onar önsözünde "Bu eser, gelecekte kanun hazırlayacaklar için fevkalade mühim bir kaynaktır" derken, Prof. Velidedeoğlu ise "Böyle bir hukukçu bugüne kadar gelmedi" ifadesini kullanmıştı.

Ortak eğitim için ağ oluşturulacak

Bildiride sıralanan diğer başlıklar ise şöyle:

Ortak eğitim politikası için Türkiye'nin öncülüğünde ve desteğinde bir ağ ve bilgi bankası oluşturulmalı, Kültürel mirasın envanteri çıkartılmalı.

Gençler için ortak mücadele yolları aranmalı.

Bildirgede ayrıca Avrasya Tahkim Divanı Örgütü kurulması, Türk Dünyası Belediyeler Birliği'nin daha aktif hale getirilmesi, Türk devlet ve toplulukları tarafından belirlenecek bilim adamlarınca oluşturulmuş bir komisyonun isimlendireceği bilim ödülü ihdas edilmesi ülkeler arasında kültür sanat faaliyetlerinin geliştirilmesi ve karşılıklı kültürel değişim programlarının hayata geçirilmesi alınan kararların hayata geçirilmesi için kurumsal takip mekanizması kurulmasına karar verildiği de ifade edildi.

Yahya Kemal'in penceresinden İsmailağa

Çarşamba sokaklarında bir namaz vakti, seller gibi İsmailağa'ya akan insanlar arasına karışıp camide saf olduysanız, ruhunuz sizi sürekli zorlayacak ve "hadi bir daha, bir daha İsmailağa'da namaz kılalım" diyecektir.

Siz unutsanız bile ruhunuz bu şehrayini unutamayacaktır.

Yıllar sonra olsa bile ayaklarınız sizi alıp eski İstanbul camilerindeki bu muhteşem manzaranın bir parçası olmaya götürecektir.

Bugün zamanın camiden ve gelenekten kopardığı hatta karşıt bir düşünceyle yetiştirdiği nesillerin ızdırabına çaresiz bir halde tanıklık ederken Yahya Kemal'in şu hatırasını düşünür bir anlık da olsa yüreğime su serperim: "...

Bugünkü babalar, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur'an sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah'ı indirdiler, küçük elleriyle açtılar gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların Bayramların topları atılırken sevindiler.

Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir'leri dinlediler dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler." "...

Medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuğunun en güzel rüyasını göremiyorlar."

"... Dört sene evvel Büyükada'da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı?

Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım.

Vakit gelince abdest aldım, Büyükada'nın mahalle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim.

Vaiz kürsüde vaaz ediyordu...

İçim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim.

Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum.

Müslüman kardeşlerim, bütün cemaatın arasında yalnız benim vucudumu hissediyorlardı.

Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum." "...

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük.

O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz.

Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar."

Bu günün aydını belki babalarının kollarında gittikleri camilerde ak sarıklarıyla saf tutan müminlerin aralarında bayram namazları kılmış olacak kadar yaşlı değillerdir.

Fakat bir çoğunun babası Fatih'te, Süleymaniye'de ak sarıklı İstanbullular arasında namaz kılmış, onlarla aynı mahalleri hatta evleri paylaşmışlardır.

Belki de bir çoğunun dedesi sünnet diye sarık sarmıştır.

Çok değil 80 yıl öncesinin İstanbul manzaralarını hatırlayabilenler ya da babalarının, ak sakallı dedelerinin kollarında camilere gidişini tasavvur edebilenler İsmailağa'yı anlamakta güçlük çekmeyeceklerdir.

İşte o zaman görecekler ki İsmailağa;

Cumhuriyet döneminin en büyük fakihi Ömer Nasuhi Bilmen gibi bir alimin bir ara katipliğini yaptığı dersiam (Ordinaryüs Profesör) Ali Haydar Efendi ile milletin köklerine bağlı bir irfan ocağıdır.

Mahmut Efendi kökleri Osmanlı'ya oradan da saadet asrına uzanan bu ilim-irfan yolunun son temsilcisidir.

AHMET AÇIKGÖZ

Yorum (2) Yorum yaz!

İSMAİLAĞA CEMAATİ

29/3/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

Fatih Çarşamba İsmail ağa camii imamının öldürülmesiyle hemen her kez İsmail ağa cemaatini izlemeye başladı.


Orası farklı bir dünyaymış, erkekler ve kadınlar tek tip giyiniyormuş falan, filan.


Şimdi madem demokratik bir ülkede yaşıyoruz, isteyen istediği gibi yaşar kimsenin müdahale etmek gibi hakkı olamaz.

Ayrıca orada yaşayan insanlarda kendi yaşantıları haricinde kimsenin hayatına müdahale eden insanlar değiller.

Öyle bazı kesimlerin yakıştırdığı gibi de yobaz, kendilerinden farklı giyinen ve farklı yaşayan insanları kınayan yapıda da değiller.

Ve televizyonlarda gösterildiği gibi Hu, Hu diye bağırarak bir ibadet tarzları da yok.

Nereden alıp koymuşlarsa o görüntüleri bilemiyorum.


Kendilerine belirlemiş oldukları bir yaşam tarzı var o şekilde yaşamak en doğal hakları.


Ve özellikle üstüne basa, basa söylemek istiyorum.

İçlerinde çok zengin olanları da var. Bu devirde hem paranız olacak, etrafınızda bu kadar çeşit olacak siz gene nefsinize hakim olup bir şekil yaşam tarzını sürdüreceksiniz.

Her baba yiğidin işi değil.

Bu nefis mücadelesine de saygı göstermek lazım.


Bakın ben Muhafazakar Burjuva kitabımda muhafazakar kesimdeki çözülmeleri ve genişlemeleri ayrıntılarıyla yazdım.

Ve gene bozulmayan esnemeyen kesim olarak bu tip cemaatleri gösterdim.

Evet; emin olun bu böyle, başka tarikatlarda biliyoruz, hemen hepsi çağın modernleşmesiyle gerek kıyafetlerinde, gerek yaşam tarzlarında çok büyük değişiklikler oldu ve bazı şeylerden ödün verdiler.

Ben bizzat canlı şahidiyim.

Fakat bu İsmail ağa kesimi, gerçek inandıkları şekillerinden ödün vermediler.

Tabi ki lüks arabalara biniyorlar, evlerine televizyon alıp belirli programları seyrediyorlar, internet kullanıyorlar.

Bunları yapmaları güzelde, bakın geri kafalı diye nitelendirilen bu insanlar demek ki değiller, kendilerini yetiştiriyorlar.

Evet; bunları neden böyle emin bir şekilde yazıyorum.

Çünkü ben tam dört yıl bu kesimin içinde yaşadım.

O semtte oturuyordum ve gene açık bir bayandım.

Ve hiçbir çarşaflı bayan veya cüppeli erkekten kötü bir tavır görmedim.

Ne aşağılandım, ne dışlandım.

Siz insanların hayatlarına saygı gösterdiğinizde onlarda size gösteriyorlar.

Çok iyi komşuluklarım vardı.

Ama siz insanlara öcü gibi bakar, sırf sizin olduğunuz gibi ya da sizin hayat görüşünüzde olmadıkları için tenkit ederseniz tabiî ki tepki alırsınız.

O kadar rahat bir dört yıl geçirdim ki size anlatamam.

Hatta benim kendi yeğenimin sütannesi de çarşaflı bir bayandır, yeğenim açıktır ve bu çarşaflı bayan her gördüğünde yeğenimle büyük bir sevgi ile sarılır ve bir kere bile eleştirmez.


Dahası benim oğlum beş yıl çarşambada bir özel kolejde okudu ve okulun büyük çoğunluğu bu cemaatin çocuklarından oluşuyordu.

Oğlumun ne beyni yıkandı, nede çocuğum fanatik İslamcı olarak yetiştirildi.

Aldığı eğitimden çok memnunum.

Ve şimdi oğlum lise iki talebesi gitarını da çalıyor, ama ALLAHa olan inancı ve dine bakış açısı da olması gerektiği gibi.

Haram-helal kavramlarını biliyor.

Yapar-yapmaz artık onun bileceği iş, ben ikaz ederim o kadar.


Bu cemaat öyle televizyonlarda gösterilmek istediği gibi değil.

Tabiî ki her cemaatin içerisinde fanatikler vardır. Burada da fanatik kişiler olabilir.

Laik diye kendisini nitelendiren kesimde fanatikler yok mu?

Tesettüre sonuna kadar karşı olan, kendine göre bir din kavramı oluşturmuş tesettürlü insanları öcü gibi görenler yok mu?

Tabiî ki var. Eee varsa o zaman her kesimde de var olması kadar doğal bir durum olamaz.


Kimse başkalarını ortaya koyup yargılamasın. Her kez kendisine dönüp baksın.

Değer yargılarımızı ne kadar kaybettiğimizin farkında bile değiliz.


Transparanlık, seviyesizlik, açıklık almış başını gidiyor.

Şahsen televizyondakilerin bacaklarını hatta ileriye gideceğim af buyurun; donlarını seyretmektense ben İsmail ağa cemaatini seyir etmeyi tercih ederim.

Önüne geçilemez bir çirkinliğin içindeyiz ve farkında değiliz.


Biz de bekaret yaşı kaça indi merak ediyorum.


Her kez dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, kimse kendisini değiştirmeyi hayal etmiyor.


Bu yazdıklarımı şimdi hemen her kez irtica’ya destek olarak yorumlamasın.


ALINTIDIR...

Yorum (2) Yorum yaz!

MEZARLIK SOHBETİ

28/3/2007 · Kategori: Garip olaylar

 

YAŞLI ADAM, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı.

Sağa sola bakınarak kulak kesildi.

Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi.

Önce hızlı adımlarla kaçmak istedi.

Fakat sanki büyülenmiş gibiydi.

Korkudan olsa gerek ki, gücü zaten çok azalan ayakları tutulmuş, vücudu uyuşmuştu.

Diz boyu otla çevrili mezarlar arasında, güçlükle ilerleyip o tarafa yöneldi. İnlemeyi bir kez daha duyunca, daha fazla yanaşmayıp yere oturdu.

Tüylerini diken diken eden ses, birkaç metre ilerden geliyordu.

Yaşlı adam, bazı velî zatların, kabirdeki insanlarla konuştuğunu duymuş, bunları da herkese anlatmıştı.

Belki laf olsun diye:

— Neden böyle inleyip duruyorsun? dedi.

Bir derdin mi var?

Derinlerden gelen bir erkek sesi:

— Büyük bir azap çekiyorum!. dedi.

Her kemiğim tek tek kırılmış sanki.

Yaşlı adam, tâ iliklerine kadar ürperdi.

Acaba kendisi de, evliya mıydı?

Her ne olursa olsun, bu cevabı kesinlikle beklemiyordu.

Güç bela toparlanıp:

— Ne zamandır bu haldesiniz? diye sordu.

Yani ne zaman öldünüz?

— VALLAHi bilmiyorum!. dedi mezarda yatan.

Sanki dün yaşıyordum, hatta eğleniyordum.

Arkadaşlarla birlikte biraz içki içmiştik, daha sonra ayrıldık.

Bu arada, sanki yüksek bir yerden düştüm.

Her halde ölmüşüm ki, şimdi bu mezardayım.

Üstelik de büyük bir azap çekiyorum.

— İçkinin haram olduğunu ve kabir azabına yol açtığını bilmiyor muydun? diye sordu dışardaki.

ALLAH bilir, başka büyük günahlar da işledin.

— Keşke ellerim kırılsaydı!. dedi, adam.

Keşke kırılsaydı da, o büyük günahları işlemeseydim.

Keşke dudaklarım yapışsaydı da, içki denilen zehri içmeseydim.

Ne yazık ki her türlü işi yaptım, kumardan tut tâ hırsızlığa kadar.

Şimdi öyle pişmanım ki hiç bilemezsin.

Burada bu şekilde, bir saniyecik bile kalmaktansa, ömür boyu aç kalmaya razıydım.

Ağzıma içki değil, gerekirse bir yudum su bile koymazdım.

Başımı da babam gibi secdeden kaldırmazdım.

— Demek baban dindar biriydi, dedi dışardaki.

Neden onun yolundan gitmedin ki?

— Namaz kılmak biraz güç geldi, dedi adam.

Oruç tutmak da öyle.

Günde beş kez seccadeye yatmayı, uzun yaz günlerinde, aç ve susuz kalmayı istemedim.

Açıkçası, havam bozulur diye korktum.

Oysa şimdi bu karanlık çukurda yatıyorum.

Tertemiz bir havaya, yemeğe ve suya hasret şekilde.

Üstelik de dayanılmaz acılar içindeyim.

Yaşlı adam, biraz düşünceliydi.

Acaba bu ölü için bir fatiha okusa, ya da dualar etse, faydası olur muydu?

Bu konuda açıkçası çok ümitsizdi.

Bir insan, kullarına verdiği sayısız nimetlerle merhametini ispatlayan ve kendisini en çok "Rahim" ve "Rahman" isimleriyle tanıtan ALLAH'ın azabına uğramışsa, âciz bir kul, o kişiye nasıl yardım ederdi?

Sessizce yerinden kalkıp ilerleyince, henüz yeni açılmış bir mezar gördü. Sahibini bekleyen bu çukurun yanında, birkaç tane içki şişesi vardı.

Bir tek de ayakkabı.

Hemen o yana koştu.

Boş mezarın içinde, üstü başı içki kokan bir adam yatıyordu.

Ceketi de yüzüne dolanmıştı.

Yaşlı adam, önce mezara inmeyi düşündü.

Fakat ağrıyan beliyle bu işi yapamazdı.

Uzunca bir dal koparıp tekrar yanaştı ve bunu cekete taktırıp, sırt üstü yatan sarhoşun yüzünü açtı.

Mezardaki adam, ondan fazla korkmuştu.

Yaşlı olan, bir anda rahatlayıp:

— Demek konuşan sendin? diye tebessüm etti.

Seni ölü sanmıştım.

Mezardaki, derin derin nefes aldıktan sonra:

— Ben de öyle zannetmiştim!. diye sevindi.

Geçen akşam buralarda içmiştik.

Kafayı bulduğumda, bu çukura düşüp kaldım her halde.

Sarhoşun vücudu perişan bir haldeydi.

Sırt üstü düştüğünde, üç beş tane kaburgası kırılmış, bir kez bile çalışmayan beyni sarsılmış, bütün gece o mezarda yatıp kalmıştı.

Yaşlı adam, hemen bir ambulans çağırdı.

Sarhoş, mezardan kurtulup sedyeye alınırken, başını ona doğru güçlükle çevirerek:

— Sağ olasın amca!. diye teşekkür etti.

İyileşir iyileşmez sana haber veririm.

Bol mezeli bir çilingir sofrası düzenleyip, yeniden doğduğum günü kutlarız.

 

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım