HİCRİ YILBAŞI VE AŞURE GÜNÜ
6/1/2008 · Kategori: Guldeste

Cenabı Hak sene boyunca
rızkı genişletip bollaştırır
Aşûre gününde Hz. Nuh Aleyhisselâm ve yanındakiler tûfandan kurtulmuş olarak ilk defa karaya indiklerinde, selâmet ve bereket içinde ailelerinin geçimliklerini hazırlamakla emrolunmuşlardır.
Ve gemide mevcut olan nekadar zahire varsa bunları arıştırmış ve pişirmişlerdir.
Böylece u gün, geçim vazifelerinde bir genişlik bolluk günü olmuştur.
Hicri yılbaşının başlangıcı:
Bu yazımızda; fazileti hakkında hadis–i şerifler varid olan ve kesinlikle gaflet edilmemesi gereken aşûre gününden söz etmek istiyorum sizlere...
Lâkin bu mevzuya girmeden önce, kısaca muharrem ayı ve hicrî yılbaşı hakkında birkaç kelâm edelim.
Allahu Teâlâ'nın Kur'an–ı Kerim'de beyan ettiği dört haram aydan (1) yani hürmeti gerektiren, ibadet ve taat noktasında daha dikkatli ve gayretli olmamızı icabettiren bu aylardan biri muharrem–i şerif ayıdır...
Sizin de malûmunuz olduğu üzere muharrem ayının başlangıcı, Müslümanlar tarafından "Hicrî Yılbaşı" olarak kabul edilmiştir.
Her millet, kendilerine göre çok önemli gördükleri olayları tarih başlangıcı olarak kabul etmiştir.
Hicret de Müslümanlar için fevkalâde önem arz eden çok büyük bir olaydır.
Sahabe–i Kirâm, İslâm dâvasının âdeta belkemiğini teşkil eden Hicret'le birlikte, Mekke müşriklerinin zulüm ve baskılarından kurtularak Medine'yi yurt edinmişler, böylece tarihî, içtimaî ve iktisadî bakımdan olduğu gibi dinî, siyasî ve hukûkî bakımdan da fevkalâde sonuçlar elde etmişlerdir.
Bu bakımdan Hicret'e önem verilmiş ve buna bağlı olarak Hicret'in, daha Peygamber Efendimiz hayatta iken, bir takvim ve tarih başlangıcı sayıldığı görülmüştür.
Çünkü Ashâb–ı Kirâmın, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hayatını "Mekke" ve "Medine" dönemi diye ayırması ve bu dönemlere ait yılları, birbirini tamamlayacak şekilde değil de, ayrı ayrı zikretmesi (2) bu hususun ilk işareti sayılır.
Tabiî Hicret'in resmen takvim başlangıcı sayılması ise, Hz. Ömer Radıyallahu Anh'ın hilâfeti zamanında hicrî 17 yılında gerçekleşmiştir.
Şöyle ki:
Hz. Ömer'in Basra Valisi olarak gönderdiği, aynı zaman da oranın kadılığına da tayin ettiği, Sahabe–i Kirâmın ileri gelenlerinden Ebû Musa el–Eş'arî Radıyallahu Anh, bir keresinde:
"Bize tarihsiz mektuplar gönderiyorsunuz."diye Hz. Ömer'i uyarmıştı.
Çünkü gönderilen bu tarihsiz mektuplar, verilen emirler hususunda karışıklığa sebep olabiliyordu. Bunun üzerine Halife–i Mü'minîn Hz. Ömer, bu uyarıyı dikkate alıp, hemen bir şûra topladı ve neticede Hicret tarih başlangıcı olarak resmen kabul edildi.
Hayvanların ot yemediği gün:
Bu kısa malûmattan sonra, şimdi gelelim gaflet edilmemesi gereken, muharrem–i şerif ayı gibi kıymetli olan "aşûre günü"ne...
Aşûre günü;
kamerî ayların ilki olan muharrem ayının onuncu günüdür.
Zaten "aşûre" on mânasına gelen "aşr" kökünden türemiştir.
Bazılarına göre bu güne aşûre denilmesinin sebebi şudur ki;
Allahu Teâlâ'nın on tane Peygamberine, on büyük ihsanda bulunması, işte bu güne tevafuk etmektedir.
Aşûre günü, selef–i sâlihîn tarafından önem verilen ve evvelden beri Müslümanlarca idrak edilen pek faziletli bir gündür.
Bu mübarek güne hürmet etmek İslâm'ın âdâplarındandır.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm aşûre günün faziletinin aranmasını ve bu günde oruçlu olunmasını bizlere tavsiye buyurmuşlardır.
Aşûre gününü oruçlu geçirmeyi teşvik babında, Ebû Katade Radıyallahu Anh'dan rivayet edilen bir hadis–i şerifte Efendimiz:
"Aşûre günü tutulan orucun, bir yıl önceki günahlara kefaret olacağını Allah(ın rahmetin)den umarım."(3) buyurmuştur.
Rivayet edilir ki;
selef–i sâlihîn kendileri oruç tuttukları gibi, o gün akşama kadar çocuklara bile bir şey yedirmezlerdi.
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, mübarek tükürüğü ile hurmayı yumuşatır, çocuklara aşûre günü çiğnetirdi ve çocuklar o gün akşama kadar bir şey yemezlerdi. Yine denilmiştir ki:
Vahşi hayvanlar dahi aşûre günü ot yemezler.
Aşûre günü ile alâkalı olarak Abdullah b. Abbas Radıyallahu Anhüma şöyle anlatmıştır:
"Peygamber Efendimiz Medine–i Münevvere'ye geldiğinde, Yahudilerin aşûre günü oruç tuttuklarını gördü.
Bu sebeple:
– Oruç tuttuğunuz bu günün mahiyeti nedir? diye sordu.
Yahudiler:
– Bu gün önemli bir gündür. Allah bu günde Hz. Musa'yı ve İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardı.
Hz. Musa da şükür olsun diye bu gün oruç tuttu.
Biz de bu sebeple oruç tutuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:
– Öyleyse biz Musa Aleyhisselâm'a (benzeme yönünden) sizden daha lâyık ve daha yakınız, buyurdu ve o gün oruç tuttu. (Sahabe–i Kirâma'a da) bu orucu tutmalarını emir buyurdu."
Cahiliye devrinde Kureyş'in de tuttuğu rivayet edilen aşûre orucunu, Sevgili Peygamberimiz bi'setten önce tutmuş, sonra bir ara terk etmişse de Medine'ye hicret edince, Musa Aleyhisselâm'ın şeriatına muvafakat ederek, ramazan orucu farz kılınıncaya kadar bir veya iki sefer bu orucu tutmuş ve Müslümanlara da bu orucu tutmalarını emretmiştir.
Hatta bu konuda henüz bir emir bulunmamakla birlikte Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm münâdiler çıkararak aşûre orucunu halka duyurmuş, geceleyin niyet etmeyenlerin günün yarısında haberdar olsalar dahi, o andan itibaren oruca başlamalarını emretmiştir. (4)
Ancak ramazan–ı şerif orucu farz kılınınca bu emir muhayyerliğe dönüşmüş ve artık bu orucu dileyen tutmuş, dileyen tutmamıştır.
Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra aşûre günü oruç tutmanın mustehab olduğunda alimler ittifak etmişlerdir.
Bu arada şunu da önemle belirtmek gerekir ki;
Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy gelmeyen hususlarda Ehl–i kitaba muvafakat etmeyi severdi.
Bu, özellikle putperestlere muhalefet eden hususlarda böyleydi.
Ne zaman ki, Mekke fethedilip, İslâm dini her yerde şöhret ve üstünlük elde edince, yüce dinimiz İslâm her yönüyle tamamlanıp, Allahu Teâlâ da bu dinden razı olduğunu beyan edince, artık buna gerek kalmadı.
Bundan böyle bütün konularda, Peygamber Efendimiz Ehl–i kitaba muhalefeti ilan etti.
Bu mesele ile alâkalı olarak Abdullah b. Abbas Radıyallahu Anhüma'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, aşûre günü oruç tutup, insanlara oruç tutmalarını tavsiye edince:
"Ey Allah'ın Resûlü!
Bu gün Yahudi ve Hıristiyanların da saygı gösterdiği bir gündür." dediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
"Önümüzdeki seneye kadar yaşarsam, inşaallah muharremin dokuzuncu günü oruç tutacağım."
Fakat seneye varamadan Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm vefat etmişlerdir. (5)
Buradan, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in muharrem ayının onunda oruç tuttuğu, şayet yaşarsa bir sonraki seneden itibaren, dokuzuncu günü de oruç tutarak, bu onuncu güne ilâve edeceği anlaşılıyor.
Tabiî bu dokuzuncu günü onuncu güne izafe etmek, ihtiyaten olabileceği gibi, Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet olsun diye de olabilir.
Nitekim Müslim'de bunu teyid eden rivayetler vardır.
Şöyle ki:
İbn Abbas'tan merfû bir rivâyette Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:
"Aşûre günü oruç tutun ve bu hususta Yahudilere muhalefet edin.
(Yani) aşûre gününden bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutun." (6) buyurmuşlardır.
Dolayısıyla sadece aşûre günü oruç tutmak mekruh olduğu için, bir gün evveli veya bir gün sonrası ile birlikte oruç tutmak gerekir.
AŞÛRE GÜNÜ MEYDANA GELEN HADİSELER
Aşûre gününün menşe–i hakkında bazı tarih ve hadis kitaplarında yer alan haberlere göre, bu gün, Allahu Teâlâ on tane Peygamberine, on ihsanda bulunduğu mübarek bir gündür.
Bunları kısa başlıklar halinde zikredecek olursak:
1– Hz. Adem Aleyhisselâm'ın tevbesi bu gün kabul olmuştur.
2– Hz. Nûh Aleyhisselâm'ın gemisi bu günde Cudi Dağı üzerine oturmuştur.
3– Hz. İbrahim Aleyhisselâm bu günde ateşten kurtulmuştur.
4– Hz. Musa Aleyhisselâm bu günde, Cenab–ı Hakk'ın ihsan ettiği mucize ile asasını vurarak denizi yarmış, kavmi ile beraber kurtuluşa ererken, Firavun ve avenesi sulara gömülüp boğulmuştur.
5– Hz. Yunus Aleyhisselâm'ın balığın karnından kurtulduğu gün de bu güne tevafuk etmektedir.
6– Hz. Yakub Aleyhisselâm bu günde gözleri açılarak tekrar görmeye başlamıştır.
7– Hz. İsa Aleyhisselâm bu günde doğmuş ve göklere kaldırılışı yine bu güne rastlamıştır.
8– Hz. Yusuf Aleyhisselâm kuyudan aşûre günü çıkarılmıştır.
9– Hz. Eyyûb Aleyhisselâm'ın hastalığından şifa bulması da yine bu güne tevâfuk etmektedir.
10– Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz'in geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedilmesi de aşûre günü olmuştur.
Ayrıca İdris Aleyhisselâm'ın göklere kaldırılışı, Davud Aleyhisselâm'ın tevbesinin kabul edilmesi, Süleyman Aleyhisselâm'a saltanatın ihsan edilişi gibi olayların da aşûre gününde vaki olduğu rivayet edilmiştir.
Aşûre günü dendiğinde genel olarak bizim insanımızın aklına aşûre çorbası denilen bir tatlı gelmektedir.
Birçoklarımız o gün, bu "aşûre" tatlısını yaparak komşulara dağıtırlar.
Aşûre çorbasının menşe–i hakkında Münavî, selef–i salihîn'den naklen şöyle buyurmuştur:
"Aşûre gününde Hz. Nuh Aleyhisselâm ve yanındakiler tûfandan kurtulmuş olarak ilk defa karaya indiklerinde, selâmet ve bereket içinde ailelerinin geçimliklerini hazırlamakla emrolunmuşlardır.
Ve gemide mevcut olan ne kadar zahire varsa bunları karıştırmış ve pişirmişlerdir.
Böylece bu gün, geçim vazifelerinde bir genişlik ve bolluk günü olmuştur.
Böylece bu bolluğa her sene katılmak bir sünnet kılınmıştır."
İşte Aşûre çorbası bir nevi bunun temsilidir.
Aşûre günü ziyafet hazırlamanın, aile halkını sevindirmenin, sene boyunca evde bereketlere vesile olacağı rivayetlerde gelmiştir.
Nitekim Ebû Saîd el–Hudrî Radıyallahu Anh'dan rivayet edildiğine göre, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuşlardır:
"Aşûre günü, aile efrâdına yemesini ve içmesini bol yapan kimseye, Cenab–ı Hak sene boyunca rızkını genişletip bollaştırır. (7)
Süfyan–ı Sevrî, bununla alâkalı der ki:
"Biz bunu denedik ve öyle bulduk."
Yine denildi ki:
Kim aşûre günü on Müslümana selâm verirse, bütün mü'minlere selâm vermiş gibi sevap alır.
Kim bu gün bir yetimin başını okşarsa, Allahu Teâlâ onun her tüyüne karşılık cennette bir derecesini yükseltir.
Kim aşûre günü zerre kadar bir şey sadaka verirse, Allah Celle Celâluhu ona Uhud dağı kadar sevap verir.
Mümkün mertebe o gün yoldan eziyet verecek şeyler kaldırılmalı, dargın Müslümanların arası bulunmalı, hastalar ziyaret edilmelidir.
Velhasıl aşûre günü, çok kıymetli bir gün olup en iyi şekilde değerlendirmek gerekir. Özellikle tekrar hatırlatmak isterim ki, Peygamber Efendimiz'in buyurduğu üzere, bir gün öncesi veya sonrasını da ilâve ederek aşûre günü orucunu kaçırmamalı, mutlaka tutmalıyız.
Mevlâ Teâlâ tutacağımız orucu şimdiden kabul buyurup, aşûre gününü rızasına uygun bir şekilde ihya edebilmeyi cümlemize nasip eylesin.
Âmin!
Fî Emanillah!
Dipnotlar:
1– Tevbe, 36
2– Buharî, "Menakıbü'l–Ensâr" 28,45; Müslim, "Fezâil" 113,118
3– Tirmizî, "Kitabu's–Savm", 48, (752)
4– Buhârî, "Savm", 69
5– Buharî, "Savm", 69
6– Ahmed b. Hanbel, 1/241
7– Beyhakî, "Şuabü'l–İman", 3/366
MUSTAFA ÖZŞİMŞEKLER
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
ŞEYTAN BİLE UTANDI
30/11/2007 · Kategori: Guldeste
ŞEYTAN BİLE UTANDI
Günümüzde Allah’ını tanımayan, Peygamberini bilemeyen, dînini öğrenemeyen gençlik, böylece şeytanın kucağına itilmiş oluyor. Onun tuzağına düşüyor.
Hattâ şeytana tapmaya başlıyor.
Neûzü billah...
Evet satanist (şeytana tapan) gruptan bahsediyorum.
Güya Allah Celle Celâlûh‘a savaş açmışlar da, intikam alacaklarmışlar da (!) zavallılar! Bu satırları okuyunca yüzünüzde acımayla karışık bir gülümseme olduğunu görüyor gibiyim.
İnsan bilmediğinin tanımadığının düşmanı olur.
Rabbini bilse gücünü kudretini öğrense merhametini görebilse düşman olur mu?
“Savaş açtık” der mi? Zira:
“Kulları içinde ancak ilim sahipleri Allah (Celle Celâlûh)‘dan (gereğince) korkar.” Fatır Sûresi 28.
Allah Celle Celâlûh‘un ya-rattığı arzda gez.
O’nun yarattığı yemekleri ye, suları iç, saymakla bitiremeyeceğin kadar nimetlerden istifade et; sonra da Allah Celle Celâlûh’a değil de şeytana tap.
Rûhunu şeytana sat! Bu ne rezalet!
“O kahrolası insan ne nankör şeydir.” Abese Sûresi 17.
Satanistler (şeytana tapanlar)’ın haberlerini duyunca ürperdim doğrusu.
Neler yapmışlar neler. Neler de yapacakmışlar...
Şöyle kısaca hatırlayacak olursak:
Ortaköy mezarlığı yanında yarıçıplak vaziyette cesedi bulunan genç kızı boğmuşlar sonra da cesedine tecavüz etmişler.
Aman Ya Rabbi, neler duyduk!
Kedi, köpek keserek kanlarını içmişler.
Ne kadar iğrenç!
İleride yapmayı plânladıklarına gelince bir câmi imâmını öldürecekler, bir câmiyi yakacaklar, Kur’ân yakacaklar.
Her ayın onüçünde bir bebek ya da genç kızı şeytana kurban edecekler...
Neler neler...
Tüyleriniz ürperdi değil mi? Belki de “Bu kimseler acaba hangi ülkededir?” diye düşünüyorsunuzdur.
Bu gençlere neler telkîn edildi de, hangi eğitim ve öğretim programı verildi de, dîn nasıl tanıtıldı, bu zavallı çocuklar hiç bir din tanımayıp kin ve nefretle dolarak şeytanın bile kendilerinden fersah fersah kaçacağı bir sapıklık içine düştüler.
2000’e girerken her yanımız teknolojik harikalarla donanmış, neredeyse tüm işleri robotlara yaptıracak kadar ilerlemiş ve gökyüzünün derinliklerini keşfetmek için teknik bakımdan hızla yükselirken, insanlık neden ahlâken ve mânen hızla yerin dibine doğru alçalıyor.
Kâlpler pille çalıştırılır, ölüme bile çareler aranıyorken ruhun ölümü gündeme gelmeyecek mi?
Bu dünyaya gelişimizin asıl gayesi hiç mi kafalara dank etmeyecek mi?
Yine de bu zavallı çocukların bu cahilliklerini inanın çok görmüyorum.
Neden derseniz:
Son birkaç yıl içerisinde yapılan irtica çığlıkları arasında dinle alâkalı herşeyi kötülemeye, aşağılamaya, dalga geçmeye ve gericilikle itham etmeye yönelik yapılan yaygaraları ve yayınları düşünün.
Bütün hocaları, Ali Kalkancı seviyesinde gösterme gayretlerini hatırlayın.
Önlerinde rahle Kur’an tedrisi gören pırıl pırıl çocukların resmini basarak
“İrtica Yuvaları”
diye başlıklar atarak karalayan, din ile alâkalı ne varsa hepsini
“öcü”
gibi sunan basını gözünüzün önüne getirin.
Bazı televizyonlarda gösterilen bazı yerli ve yabancı klipleri, bazı programları, ayrıca pop konserlerindeki havayı, ortamı, binlerce gencin ayılıp bayılıp çığlıklar attığını...
Bazı filmlerde; ya nefretin ve şiddetin, ya da fuhuşun ve erotizmin ön plâna çıkarıldığını düşünürsek...
Tüm bu saydıklarımız ve dahası, bu gençliği nelere özendirir?
Nelere yönlendirir?
İnancını ve itikadını nasıl etkiler?
Körpecik dimağları nasıl zehirler?
Acaba bunun hesabı yapıldı mı?
Şayet yapılanlar kasıdlı ve maksadlıysa artık birileri kına yakabilir.
Bu kadar tahribattan sonra bu gençler satanist değil de Allah Celle Celâlûh dostu mu olacak zannediyoruz.
Asıl cinayeti işleyen satanistler değil, gençliği satanizme iten, teşvik edendir.
Gün gelir kendi çocukları da satanist olur da, hattâ ana babasını doğrarsa şaşmam.
Allah Celle Celâlûh‘a savaş açan ana baba tanır mı?
Bu gençliğe, yeni nesle, Allah Celle Celâlûh’u tanıtmazsak onlar da Allah Celle Celâlûh’a değil elbette ya ineğe, maymuna tapacak, ya da şeytana tapacaktır.
Kokmuş medeniyetin beşiği olan batı dünyasında gençler sarhoş, esrarkeş ve her türlü sapıklığı yaparker oradan esen rüzgarlar malasef bizim gençliğimizi de etkiledi. Bu insanlar fıtrî olarak içlerindeki boşluğu doldurmak, huzur bulmak istiyorlar amma, yanlış adresle başvuruyorlar.
Diskotekler dolu.
Meyhaneler, kezâ...
Fuhuş yapmak, su içmek kadar kolay....
Niçin insanlık halâ mutsuz, gönüller niçin perişan...
Avrupa’da refah seviyesi yüksek, kişi başına düşen milli gelir oranı çok fazla olan ülkelerde bile intihar edenler ne kadar çok.
Zevkin her türlüsünü tadan en çirkinini en iğrencini yaşayan bu insanlar herşeye rağmen içindeki boşluğu dolduramıyor.
Zevklerle, heyecanlarla tatmin olamayınca önündeki bunalım barikatlarını (maneviyat da olmadığı için) aşamayınca koskoca dünya dar geliyor.
Kalbi sıkıntıdan infilâk edecek noktaya gelince son çare olarak “öleyim de kurtulayım.” diyor ve intihar ediyor.
İslâmsız ve Kur’ân’sız olan yaşantıların ortaya koyduğu nice intîhar tablosuna şahit olmuşunuzdur.
Geçici zevklerle, köklü çözüm bulamazsınız.
Ey karanlıklar içerisine gömülen insanlık!
İçinde uçurumlar gibi boşluklar olan beşeriyet!
Manevi sese kulak verin.
Ne içkiyle, ne kumarla, ne de fuhuşla değil.
“Bilesiniz ki, kâlpler ancak Allah (Celle Celâluh)’u anmakla mutmeinn olur.” Rad Sûresi 28
Seni yaratan, seni en iyi bilen Hâlık’ın böyle buyurdu.
Kalbin huzur bulmasını gönlün sükûnete kavuşmasını istiyorsan, Allah Celle Celâlûh’ tan kork, O’na yönel, O’nu dinle...
Çözüm İslâm’dır.
Saâdetin reçetesi, mutluluğun şifresi Kur’ân’dadır. Başka çare var mı?
Hani?
Söyleyin.
Siyasette tıkandık, ekonomide tıkandık, eğitim sisteminde tıkandık.
Tıkandık...
Çağın kaybettiği İslâm’dır.
Herşey onunla gitti.
Ancak onunla gelebilir.
Ama bu arayışımızı yanlış yönlerde ve yanlış yerlerde aradığımız için diğer bir ifadeyle zillet çukurlarında izzet aradığımız için yanılmaktayız.
“Her kim izzet ve şeref istiyorsa.
Bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır.” Fatır Sûresi 10
Bakınız üç aylara girmek üzereyiz.
Recep, Şaban ve Ramazan ayları...
Pek feyizli, bereketli, fazilet bakımından birbirinden üstün olan aylardır.
Peygamberimiz Muhammed Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz bir hadis-i Şerif’inde:
“Recep, Allah (Celle Celâluh)’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ümmetimin ayıdır.” buyurmuşlardır.
(Deylemî, Firdevs, 2-275 No:3276)
Recep ayı, Hakk Teâlâ’nın sevdiği aydır.
Ve günahları bağışlayacağı aydır.
Tevbe edelim.
Pişman nadim olalım.
Ömrün isyanlarda geçse, boğazına kadar günah içinde de yüzsen, hattâ satanist bile olsan, eğer Allah Celle Celâlûh’a yönelir, gözün yaşlı, kalbin buruk, dilin titrek af dilesen, tevbe etsen emin ol mevlâ af edecektir.
Dağlar kadar günahın bile olsa.
Onun dışında, nokta kadar günahın olsa tüm dünya birleşse senin günahını af edebilirler mi?
Asla!
Diyorum ki,
Gelin şu nemelâzımcılığı bırakalım.
Allah Celle Celâlûh için tebliğ yapalım.
Davette bulunalım.
Allah Celle Celâlûh’un üvey kulu yok.
Hiç ayırd etmeden, içki de içse, zina da etse, şeytana da tapsa, metalci, punkçu, hiphopçu, kime ulaşabilirsek uygun bir şekilde Allah ’ın kullarını, Allah’ın ayında, Allah’ın evlerine davet edelim.
Allah rızası için...
“Ben şüphesiz müslümanlardanım.” deyip dürüstlükle çalışarak Allâhü Teâlâ’ya davet eden kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?”
Fussilet Sûresi 33
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
EY BENİ CANI GİBİ SEVEN ÜMMETİM HEM CANI GİBİ SEVEN HER SÜNNETİM
9/7/2007 · Kategori: Guldeste
Ey beni canı gibi seven ümmetim
Hem canı gibi seven her sünnetim...
Sahabeden bir tanesi Peygamberimiz’e (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) geliyor ve soruyor.
-Ya Resulallah! Kıyamet ne zaman kopacak?
-Kıyamet için ne hazırladın?
-Ya Resulallah! Ben öyle çok fazla namaz, oruç ve sadaka hazırlayamadım.
Lakin Allah (Celle Celalühû)’ı ve Rasülûnü (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) çok seviyorum.
-“El mer’u mea ehabbe” Kişi sevdiğiyle beraberdir.
Kıyamet günü sevdiğinle haşr olunacaksın. O nereye Sen de oraya artık kimi seviyorsan, kimin peşinden, izinden, yolundan gidiyorsan ahirettede O’ nun arkasındasın hiç şüphen olmasın.
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in bir kölesi vardı. İsmi Sevban (Radıyallahu Anh) idi bir gün rengi sararmış solmuş, bet beniz kalmamış adeta...
Rasulallah Aleyhissalatü Vesselam sordu:
-Ey Sevban ne oldu Sana hastamısın?
-Ya Rasulallah! nasıl anlatayım bilmiyorum. Sizi o kadar seviyorum, o kadar seviyorumki bir an görmesem dayanamıyorum. Sensiz bir hayat düşünemiyorum. Şimdi burada yani dünyada beraberiz istediğim an Sizi görme imkânım var. Elhamdülillah. Lakin ahirette ne yapacağım Siz cennette çook Yüce makamlarda olacaksınız.
Oysa Ben?
Cennete giremezsem zaten yanmışım, eğer cennete girersem diye aklıma geldi.
Onun için korkuyorum bu hicrana asla tahammül edemem ve Sizi görmeden ne yaparım düşüncesiyle elim ayağımdan dermanım kesildi yüzümün rengi kaçtı.
Bunun üzerine ayet indi.
“Ve her kim Allah (Celle Celalühû)’a ve Peygamberlere itaat ederse işte onlar, Allah (Celle Celalühû)’ın kendilerine inam (lütuf) buyurmuş olduğu Nebiler, Sıddıklar, Şehitler ve Salih kişilerle beraberdirler
Onlar ne güzel arkadaştırlarlar. (Nisa, 69)
Sahabenin sevgisi, muhabbeti öylesine şedid ve kuvvetli ki Ayet nazil olmasına sebep oluyor. Sonradan gelen ve kıyamete kadar gelecek olan ne kadar Peygamber Aşığı varsa ahirette Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz’le beraber olabileceği de bu ayetle müjdeleniyor.
Hz. Enes (Radıyallahu Anh) diyor ki: Sahabe-i Kiram bu söze (Kişi sevdiğiyle beraberdir) sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinmemişlerdi. Çünkü Rasulallah’ın (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) sevgisi onların damarlarına kadar işlemişti.
Hz. Zeyd’i Şehit edecekleri sırada dediler ki:
-Ey Zeyd! Allah (Celle Celalühû) adına doğru söyle, Senin yerine Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) boynunun vurulmasını, sende serbest bırakılarak çoluk, çocuğunun arasında huzur ve mutluluk içinde yaşamayı istermisin? Zeyd çok uzaklarda bitkin vaziyette halsiz bir durum da iken bu soruyu duyunca irkildi ve Aslan gibi kükredi:
-“Allah(Celle Celalühû)’a yemin ederim ki. Ben evde rahatça oturmamama karşılık, Rasulallah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’ın bulunduğu yerde, O’na bir dikenin bile, batmasına tahammül edemem.” Bu cevabı işiten Kureyşliler şaşırıp kaldılar.
Orada Ebu Süfyan’da bulunuyordu ”Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) arkadaşlarının, O’nu sevmelerinin benzerini hiçbir yerde görmedim.” dedi. Bundan sonra Zeydi Şehid ettiler.
Sahabenin aşkı ve sevgisi böyleydi. Canımız feda olsun diyorlardı. Anam babam Sana feda olsun diyorlardı. Ve feda ediyorlardı da...
Şimdi ise birçoklarımız canımızı veririz diyoruz, lakin tüyümüzü dahi veremiyoruz. Olmaz! olmamalı...
Ciddi ve şuurlu müslüman olmalıyız, fedakar olmalıyız. Zamanımızdan fedakârlık yapacağız, malımızdan fedakârlık yapacağız, gerekirse canımızdan fedakârlık yapacağız.
Hz. Enes (Radıyallahu Anh) rivayet ediyor: Rasulallah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) buyurdu ki:
-“Sizden hiç biriniz Beni kendi babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe kamil mümin olamaz...
Hz. Bilal-i Habeşi (Radıyallahu Anh) vefat edeceği zaman hanımının başucundan ayrılmasından dolayı üzüntüye kapılarak dedi ki:
-Eyvahhh! ayrılık ne acı! Bilali Habeşi (Radıyallahu Anh):
-Sübhanallah...
Ne tatlı ne güzel şey yarın Muhammed Mustafa’yı (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) göreceğim. Sahabeleri ile buluşacağım.” diyordu.
Hudeybiye anlaşmasında;
Urve elçi olarak gelmişti. Sahabe-i Kiram’ı göz ucuyla takip ediyordu. Gördü ki; O’nun Ashabı, faraza o aksırsa da ağzından bir damla tükürük birinin eline düşse, hemen onu teberrüken yüzüne gözüne sürerdi. O, Ashabına bir iş teklif etse, hepsi birden koşuşur, abdest almaya kalksa, onun suyunu dökmek için birbiriyle savaşırlardı adeta. O konuşurken, herkes sesini kısar huzurunda O’nun aşırı saygılarından dolayı yüzüne dikkatle bakamıyorlardı bile...
Urve dostlarının yanına dönünce dedi ki:
-Ben nice meliklere elçi gitmişimdir. Ben Kayser’in, Necaşi’nin ve Kisra’nın huzurunda bulundum, ama yemin ederim; Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) Ashabının gösterdiği ta’zim ve itaatin hiçbir melike yapıldığına şahid olmadım.
Sahabe-i Kiram’ın hali budur. Rasulallah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’a böylesine bir bağlılık ve itaat içinde idiler. Mevla (Celle Celalühû) Habibini, Sevgilisini, zamanlar içerisinden kendi zamanlarında gönderiyor, bu ne devlet, bu ne bahtiyarlık efendim. Sahabe-i Kiram bu fırsatı hiç kaçırır mı? Nasıl istifade etmeleri gerekiyorsa öyle istifade ettiler.
Neyi getirdiyse aldılar, neden nehyettiyse kaçtılar.
Oysa bizler Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’i hakkıyla tanıyamadık, bilemedik, sevemedik...
Bir futbol takımı için destanlar yazıldı, Hatta bir şarkıcı yurda gelmediği için intihar edenler oldu. Acaip ve garaip kılıklı, cinsiyeti tartışma konusu olan bir popçuyu dinlerken kendinden geçen ve ona dokunmayı en büyük şeref sayan bir gençlik var...
Nereye gidiyoruz!...
Ne oldu bize!...
Gönlümüzü bilmem hangi şarkıcıya bağladık, sevgimizi falan artiste kanalize ettik, kalbimizi filan topçuya ipotek ettik.
Nerede Muhabbet-i Rasulallah !?
Seven sevdiğine benzemeli, zaten benzemiyor mu?
Bugün etrafımıza bakınca saç modelinden, ayakkabı modeline kadar birilerine benzeme çabası var. Falan şarkıcıyı çok seviyormuşda saçını onun gibi kestiriyor, onun gibi tarıyor faullerini onun gibi uzatıyormuş. Filan futbolcuya hayranmış da onun giydiği tişörtten pantolondan giyiyormuş, yani belkide mümkün olsa da estetik ameliyatta tipini benzetse... Neden? Sevgiden dolayı değilmi? Peki bunun bir mükafatı, sevabı varmı şefaat edecek mi?
Nerdee!
Peki Ey Müslüman kardeşim bizler bu adamlar kadar olamayacakmıyız... Birilerine benzeyecek diye saçını kirpi gibi dikerek garip renklere boyayan, kulağına küpe takıp palyaço gibi kıyafetle sorumsuzca dolaşan zibidiler kadar olamayacakmıyız!!!
Lütfen aynaya bakalım Acaba biz kimin mankeniyiz? Kimin reklamını yapıyoruz?..
Tek Rehber ve Örnek olarak gönderilen Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’i çok seviyoruz, O’nun için canımızı veririz dememize rağmen Bize numune-i İmtisâl olmasına rağmen O’na benzemeye gayret etmiyoruz. Şeklimizle, şemalimizle, içimizle ve dışımızla Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’e benzeyelim. Benzeyelim ki; kabirde soracaklar
“-Peygamberin kim? -Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) -Peki kime tabi oldun O’na hiç benzemiyorsun” demesinler.
Mustafa Özşimşekler
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
MEVLİD-İ NEBEVİ
8/7/2007 · Kategori: Guldeste
MEVLİD-İ NEBEVİ
Hicri aylardan, Rebiul-Evvel ayının onikinci gecesi Mevlid Gecesi’dir. Bu gece tüm müslümanların büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde ihya ettikleri çok aziz bir gecedir. Çünkü dünya ve ahiretin saadet reçetesini bizlere sunan, ins ve cinlerin Peygamberi, şefaatçimiz, tek örneğimiz Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bu gece, alemlere rahmet olarak dünyaya teşrif etmişler, ve cihanı nura gark etmişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in dünyaya teşrif ettiği devirde, dünyanın durumuna kısaca bir göz atacak olursak...
İnsanlığın en muhtaç olduğu şey olan, huzur ve sükun, asayiş ve emniyet, hak ve hukuk yok olmuştu. Dünyanın birçok yerinde kanlı boğuşmalar olmaktaydı.
Uzakdoğuda Çin Imparatorluğu, değişik hanedanlarla insanları ezmekte, Batı'da ise o dönem emparyalizminin Asya, Avrupa ve Afrika'da ki temsilcileri Bizans Rum Imparatorluğu ile Iran Sasani Imparatorluğu idi. Bu iki devlet, menfaatleri uğruna zaman zaman çatışmakta, hatta savaşmakta idiler.
Bu iki devletin tebaalarını teşkil eden milletler, tıpkı Firavun döneminde olduğu gibi sindirilmiş, uydulaştırılmış, adeta köleleştirilmişlerdi. Kadınlar; alınıp satılabilen metağ haline gelmişti.
Bütün dünya vahşet ve zulüm içinde idi. Hak, kuvvete mahkum edilmiş, merhamet kalplerden silinmişti. Cahiliye arapları arasında da kız evlat çok utanç verici bir şeydi. Ya cemiyet içinde düştüğü horluğa, utanca katlanıp kız çocuğunu hayatta bırakacak, ya da diri diri toprağa gömecek, o kız çocuğunun vücudunu ortadan kaldıracaktı. Buna paralel olarak Roma ve Sasani Imparatorlukları’nda da durum pek farklı değildi.
Ahlaksızlık ve fuhuş ayyuka çıkmış, adalet ortadan kalkmış, hastalık ve sefalet dünyayı kırıp geçiriyordu. Fitne ve fesat kasırgaları her tarafı sarmış idi.
Huzur, saadet, emniyet beşerin en muhtaç olduğu bu şeyler, yeryüzünden kalkmış, barbarlık heryeri kaplamıştı.
Şair o günü şöyle tasvir eder;
"Bir kerrede ma'mure-i dünya o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi,
Sırtlanları geçmişti, beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!"
Bu vahşet ve cehalet ne kadar devam edecekti acaba? Her kemalin bir zevali olduğu gibi zirveye ulaşan bu vahşetin sonuda gelmişti. Rebiu'l-Evvel ayının onikinci gecesi, Pazar gününü Pazartesi'ye bağlayan gece kumdan ayın öndördü Bir Öksüz, Kainatın Seyyidi, Iki Dar'ın Güneşi Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) teşrif buyurdu.
Doğumuyla beraber bir çok mucizevi hadiseler meydana geldi. Kisra'lar, Kayser'ler korkuya kapıldılar. Dünyada dengeler bozulmaya başladı. Ehl-i küfür büyük bir şamar yedi ve o zamandan beri de kendine gelebilmiş değil Elhamdülillah!...
Yine şair aynı şiirin devamında der ki;
"Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum,
Bir hamlede Kayser'leri, Kisra'ları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,
Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi, geberdi!"
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) dünyaya gelmeden iki ay evvel babası, dünyaya geldikten altı sene sonra da annesi vefat etmiştir. Babadan yetim olarak dünyaya teşrif buyurunca, dedesi Abdulmuttalib; Muhammed ismini koymuştur.
-"Niçin bu ismi koydun?" diyenlere,
-"Hak'kın ve halkın övmesi için bu ismi koydum" demiştir.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı övmek mümkün müdür? Nasıl mümkün olsun. Sıfatlarını, vasıflarını tüm üstünlüklerini bilmiyorsun ki vasfedesin.
O'nun (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) aşıklarından olan, Seyyid Mustafa İsmet Garibullah Büyük Şeyh Efendi (Kuddise Sirruhu) risalesinde buyurdu:
"Ne mümkün vasfolunmak ol Habibi,
Ana vassaf hemen Allah (C.C.) karibi"
Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı vasfetmek, hakkıyla övmek mümkün değil, ancak o Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı ziyade tarif edici, O'nun ziyade yakını olan Allah (Celle Celalühu)'dır.
Bizim kendisinden bahsetmemiz, anlatmamız ise şu kabildendir; Hasan Bin Sabit'in buyurduğu üzre;
"Main medahtü Muhammeden (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bi melaketi
Ve lakin medahtü melaketi bi Muhammedin (Sallallahu Aleyhi Vesellem)"
Ben sözlerimle Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'i methetmiş olmuyorum, bilakis Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'le sözlerimi methetmiş, şereflendirmiş oluyorum.
Bir gün bazı insanlar geldiler, Halid Bin Velid (Radıyallahu Anh)'e dediler;
-Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı bize anlatırmısın?
-O'nu anlatmam mümkün değil.
-Öyle ise birşeyler söyle, kısada olsa...
-Gönderilen gönderenin şanına göre olur. O'nu gönderen kainatın sahibi Hazreti Allah (Celle Celalühu) olduğuna göre varın gerisini siz düşünün.
O'nun (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) uğrunda ne canlar aşk bahçesinin bülbülü oldular. O'nun manevi atmosferinde Allah dostları yetişmişler, o iklimde ne aşıklar kanat çırpmışlardır. Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ile yüz yüze, diz dize yaşayan, bugün bile istediği zaman görüşebilen ne veliler, hal ehli olan büyükler mevcuttur.
Birisi gelmiş bana soruyor, bizi bir adam zannederek;
"Hocam; Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'imizi rüyamda görmeyi çok arzu ediyorum, fakat göremiyorum. Bana bir dua öğretir misin?"
Kelin merhemi olsa başına sürer. O kardeşimize şunu anlattım.
Senin gibi birisi bir hocaya gidiyor. Aynı şekilde Hocam Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı rüyamda görmeyi çok arzu ediyorum, lakin göremiyorum. Bana bir formül öğretir misin?
Hoca efendi dedi ki:
Madem öyle beni iyi dinle;
-Bugün akşama kadar yediğin tüm yemeklere bol bol tuz dök ve öyle ye, ayrıca yine öyle tuza ekmeği banarak fazla miktarda tuz ye. Fakaat kesinlikle su içmeyesin. Bir bardak su içsen olmaz.
Adam denileni yaptı, tuzlu yemekleri yedi. Fazladan tuza bandığı ekmeğide mideye gönderdi. Hava müthiş sıcak, tuz da hararet yapınca adamcağız susadı. Amma hoca içme demişti ya. Adam susuzluktan yana kavrula, su içmeden yattı. O gece rüyasında ne görsün. Sabaha kadar derelerden, pınarlardan, şelalelerden avuç avuç su içiyor. Sabah uyanınca dedi ki; bu hoca benimle dalga geçti herhalde. Sudan başka bir şey görmedim. Hani Peygamberimi (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) görecektim. Bir de boşuna susuz kaldım. Hemen hocanın yanına gitti. Durumu anlatınca hoca tebessüm ederek dedi ki;
-Akşama kadar tuz yedin, su içmedin. Susuzluktan yandın kavruldun ve gece sabaha kadar su gördün. Ne zaman Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) için böyle yanarsan o zaman görebilirsin.
Bana soru soran kardeşimize bu meseleyi anlatınca;
-"Hocam çok iyi anladım, böylece cevabıda almış oldum" diyerek ayrıldı.
Bu aşkla olur, muhabbetle olur!...
Sevgili Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e aşık olmuş, gönül vermiş, saçından tırnağına sünnete boyanmış, her halini, hareketini Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e benzetmiş büyük zatlardan bu konuyla ilgili birkaç misal vermek yerinde olur.
Hanefi fakihlerinden İbn-i Abidin (Rahmetullahi Aleyh) der ki;
Namazda iken, Tahiyatta
-"Esselamü aleyke Eyyühennebiyyü"- derken şayet Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'yı görmesem o kıldığım namazı iade ederim.
İmam-ı Süyutü (Rahmetullahi Aleyh) der ki; "Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı yirmisekiz (28) defa gördüm. Bu görmek, rüyada değil, uyanık iken oldu."
Yine hal ehli büyüklerden biri;
"Eğer bir lahza Peygamber' imle (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) görüşmesem mahfolurum. Çünkü bütün varlığımı O'na borçluyum. Ayçiçeğinin açılıp kapanmasının güneşe programlandığı gibi, ben de hayatımı O’nu takip ve müşahadeye borçluyum. O (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) gönlümde batarsa, ben de bittim demektir." diyerek kimbilir hangi ufuklardan sesleniyor.
Osmanlı sultanlarından, adını tarihe altın harflerle yazdıran büyüğümüz Yavuz Sultan Selim Han ciğeri yana yana haykırıyor;
-Ya Resulullah! Bin (1000) kellem olsa hepisi; değil senin ayağının tozuna, kapında bekleyen köpeğinin ayak tozuna feda olsun!...
Şu duygu seline bak. Taa yüreğinden sevgiyle fışkıran şu ifadeye bak.
-"Yirmidokuz (29) sefer yaptım. Lakin Sevgili Peygamberimden (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) işaret görmedikçe bir tek sefere çıkmış değilim" diyen Sultan Selim Han, bir sefer sırasında ordusuyla uçsuz bucaksız sahrayı geçerken bir ara atından indi, yürümeye başladı.
Arkasındaki tüm askeride hürmeten atlarından, bineklerinden indiler, yürümeye başladılar. Saatlerce üstlerinde yakıcı güneş, altlarında adeta fokur fokur kaynayan kum; yürüyorlar. Paşalardan biri geldi.
-Sultanım; asker içinde yaşlılarda var. Bu sıcakta bu kumda, bu yorucu yolculuğa belki dayanamazlar. Siz yerde yürürken, onlar bineklerinde gitmeye ar ederler. Bineğinize binseniz de, askerlerde rahat rahat binseler.
Koca Sultan, sanki başka bir atmosferde, başka bir iklimde... Dedi ki;
-Paşa paşa! Ben yürüyorum diye, asker bineğine binmiyor da; önümde Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) yayan gidiyor, yol gösteriyorken ben nasıl atıma binerim!...
Senin deden böyleydi. Kimsenin geçemediği sahraları Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in rehberliğiyle geçmişler. Aşılamayacak yolları O'nun yardımıyla aşmışlar, nice kaleleri böylece fethetmişlerdi Allah (Celle Celalühu)'ın izni ile...
Bu Mevlid ayında tekrar Peygamberimizi (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) anıyoruz. Lakin O'nu anmak sadece laf ile, yazmak ile değil hal ile, ittibe ile olmalı. Sünnet-i Seniyye’yi yaşamak ile olmalı, yatışımızdan kalkışımıza, yemek yememizden, giyinmemize kadar, O'na benzemek gerekir. Çünkü Mevla Teala (Celle Celalühu) buyurmadı mı?
"And olsun, size, Allah (Celle Celalühu)'ı ve ahiret gününü umanlara ve Allah'ı çokça zikredenlere; Allah Rasülü’nde güzel bir örnek vardır." (1)
Mevla (Celle Celalühu) bizlere bir örnek, bir numune-i imtisal göstermiş. Öyle ise hem içimiz, hem dışımız O'na benzesin. Böyle yapmak, aynı zamanda sevginin de alametidir. Büyükler sevgiyi şöyle tarif etmiştir.
Itaat ile kucaklaşmak ve muhalefetten uzaklaşmaktır.
Muhabbet; sevgilinin huzurunda ve gıyabında O’na uygun hareket etmektir.
Sahabe-i Kiram, ittiba da o kadar dikkatli ve titiz davranırlardı, her şeyleriyle benzemeye çalışırlardı.
Hatta bir keresinde Ali (Radıyallahu Anh) atına binerken tebessüm ediyor. Sebebini sordular. Dedi ki;
-Bir defasında Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) bineğine binerken tebessüm etmişti de sadece O'na benzemesi için öyle yaptım.
Hazreti Ömer bir gün yolda giderken, yolun dışına çıktı, bir daire şeklinde döndü ve yola devam etti. Dediler ki;
-Ya Ömer! bizim görmediğimiz bir şey sebebiyle mi böyle yaptın?
-Hayır. Daha önceleri Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) ile buradan geçerken böyle yapmıştı da ben de bu sebeple yaptım.
Efendi babamız Ali Haydar Ahishavi (Kuddise Sirruhu) yüz yaşını geçmiş, ağzında diş kalmamış olmasına rağmen misvak kullanıyor. Sormuşlar;
-Efendi baba! Dişiniz yok. Yine de misvak kullanıyorsunuz.
-Evladım! Bana Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’ı hatırlatıyor. Bunun için kullanıyorum.
Bu konu ile alakalı bir misal daha verip, yazımızı nihayete erdirelim.
Firavun'un bir palyoçosu vardı. Sarayda Firavun'un avanesi toplanınca oyunlar oynar, onları eğlendirirdi. En çok eğlendikleri oyun ise; palyaço, Musa (Aleyhisselam)'ın taklidini yapar, O’nun gibi yürür, konuşurdu. Saray halkı bununla çok eğlenirdi.
Mevla (Celle Celalühu) Firavun ve kavmini suda boğunca, bu palyaço kurtulmuştu, boğulanlar içinde değildi. Musa (Aleyhisselam) dedi ki;
-"Yarabbi! Benim taklidimi yapan bu palyaçoyu niçin helak etmedin?" Mevla Teala (Celle Celalühu) buyurdu;
"Ey Musa! Benim peygamberimi, dostumu taklid edeni helak etmem. (Fakat niyeti bozuk olan, ahirette cezaya çarptırılır.)
Demek ki dalga geçerek de olsa, dostunu taklid edeni Mevla (Celle Celalühu) helak etmiyorsa, Habib-i Edibi Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'sını severek, inanarak taklid edeni helak eder mi? Asla helak etmez ve etmeyecektir.
Biri gelip Efendi Baba (Kuddise Sirruhu)'ya sormuş;
-Şu ayete göre Mevla (Celle Celalühu); müslümanları galip edeceğini beyan ediyor.
"Sana tabi olanları kıyamete kadar, seni inkar edenlerin fevkinde (üstünde) bulunduracağım."(2)
Fakat bugün dünya üzerinde, İslam coğrafyasında, müslümanları mazlum ve mağlup olarak görüyoruz. Bunun hikmeti nedir? Efendi Baba buyurdu ki;
-Evladım bu ayette bir şart koymuş Mevla (Celle Celalühu). Nedir?
O şart, ittiba. Yani habibine ittiba edenleri üstün kılacak Hazreti Allah (Celle Celalühu). Peki nerede ittiba? Tabi olmak merdivenini kullanıp, kafirlerin üzerine çıkacaksın. Ittiba merdiveni kullanılmadığı için, alttayız.
Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!
Demek ki bütün sıkıntıların kaynağı, Islam'dan, Kur'an'dan, Sünnet-i Resulullah'dan uzak kalmamızdır. Öyle ise yaşantımızı, halimizi ve tavrımızı gözden geçirelim, tetkik edelim. Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'a ittibayı Sahabe gibi Veliyyullah gibi anlayıp, öyle hareket etmeye gayret edelim inşaallah.
Mevla (Celle Celalühu) Mevlid Gecesi hürmetine, habibinin şikayetinden emin, şefaatine nail eylesin. İçimizle dışımızla Resulullah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’a benzemek nasip etsin. Amin!
Yegane varlık sebebimiz Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem), Alemlere Rahmet olarak gönderilmiştir. İnsanlara, cinlere, toprağa, şeytana bile rahmettir. Kafire bile rahmet olmuştur. Hatta Cebrail (Aleyhisselam)'a da rahmettir. Bir dahaki sayımızda Inşaallah bunları detaylı bir şekilde inceleyeceğiz.
Hepinizi Allah (Celle Celalühu)'a emanet eder, şimdiden Mevlid Kandilinizi tebrik ederim.
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep;
Medyun O’na cem'iyyeti, medyun one ferdi;
Medyundur O masuma bütün bir beşeriyet;
Yarab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret...
DİPNOTLAR
1. Ahzap, 21
2. Al-i Imran, 55
Mustafa Özşimşekler
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
FETH-İ MÜBİN
5/7/2007 · Kategori: Guldeste
FETH-İ MÜBİN
İstanbul'un fethinin yıl-dönümü münasebeti ile; gelin beraberce asırlar öncesine yolculuk yapalım. Bu büyük Fetih’den kısaca bahsedelim. Bu vesile ile, kendilerini saygıyla ve rahmetle analım.
Öncelikle şunu belirteyim ki; İstanbul'un Fethi, bizim için iki yönden önem arz etmektedir.
Bir tanesi şudur ki; dedemiz Fatih Sultan Mehmet Han, bu şanlı zaferle birlikte Orta Çağı kapatarak Yeni Çağı açmış, böylece Müslüman Türk'ün kahramanlığını dünya tarihine altın harflerle yazdırarak, Haçlının beynine adeta kazımıştır.
Bir diğeri de; Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Bizans'ın fethi için:
"Elbette Konstantiniyye (İstanbul) feth olunacaktır. O’nu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve o ordu ne güzel ordudur"(1) Hadis-i Şerifi ile müjdelenmesinden dolayıdır ki, bu yönü ile de bütün dünya Müslümanlarını ilgilendirmektedir. Şimdi buyurun saadet asrına yolculuk yapalım.
"Hendek" muharebesini düşünün...
Tüm müşrikler, azgın kafirler hepsi toplanmış, bu defa İslam'ı yok edelim diye yek vücut olmuşlar.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kurmaylarını topladı ve müşavere etti. Sonuç olarak Selman-ı Farisi (Radıyallahu Anh)' in fikri kabul edildi ve hendek kazılmaya başlandı. Medine hudutlarına 2900 m. civarındaki bir uzunluktaki bu hendek 10'ar kişilik gruplar halinde kazılıyor, her sahabeye takriben 10 arşınlık yer düşüyor.
Tabii ki, o günün şartlarında vinç yok, buldozer yok, kepçe yok. Kazma kürekle, balyozla, bilek gücüyle ha gayret kazıyorlar. Açlık var... Susuzluk var... Kış gününün çöl ayazı var... Sahabe-i Kiram çalışmaktan her tarafları toz, toprak olmuş, akan ter ile ıslanan toz toprak, adeta onları çamurdan adama çevirmiş. İşte bir ara hendekte iri bir kaya parçasına rastladılar. Ne yaptılarsa kıramadılar. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' a haber verildi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) geldi ve eline balyozu aldı, Allah-u Ekber diyerek vurdu. Sahabe-i Kiram da tekbir aldı. Taşın 1/3'ü koparken bir kıvılcım, bir şule parladı. İkinci vuruşta yine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah-u Ekber diyerek vurdu. Sahabe-i Kiram’da, Allah-u Ekber dediler. Kayanın 1/3'ü daha koptu. Bir kıvılcım daha parladı. Üçüncüde tekbirle bir vuruş daha... Kaya kum gibi yığıldı. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tebessüm ediyor. Hendekten çıkınca Selman-ı Farisi (Radıyallahu Anh);
-"Ya Resulullah! Acaip işler gördüm bu esnada. Nedir bu?" Resulullah;
-"Balyozu birinci vurduğumda çıkan o parıltıda İran Sarayları gösterildi bana. Oraların alınacağı müjdelendi. İkinci vurduğumda çıkan o parıltıda Bizans'ın anahtarları verildi. Bizans'ın fethi müjdelendi. Üçüncü de ise; Yemen'in fethi müjde edildi."
O an Müslümanları düşünün ki, yirmi beş gündür dur, durak, demeden çalışmışlar, açlıktan karınlarına taş bağlamışlar. Ve küçük bir topluluk... Hendek muharebesini kazanacakları bile meçhul...
Fakat İran, Bizans, Yemen; O zamanın süper güç olan devletleri idiler. Onları rüyada bile yenmek mümkün değil sanki.
O, zaman münafıklar da laf etmeye başladılar. "Bu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) neden bahsediyor? Kisra'nın saraylarından, Bizans'tan bahsediyor. Halbuki biz korkumuzdan helaya bile gidemiyoruz" diyerek, adeta soğuk harp yapıyorlar. Amma müminler ne diyor bakın;
-"Biz Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in davasına var olduğumuz müddetçe hizmet edeceğimize ahd-ü biat etmişiz.
Demek ki Bizans fethedilecekti. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın övgüsü de vardı. Bizans'ı fetheden asker ve kumandan övülmüştü. İşte Müslümanların Bizans'ı muhasaraları, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın meşhur Hadis-i Şerifi’nin sırrına mazhar olabilmekte gizlidir. Başta Ebu Eyyüb-el Ensari (Radıyallahu Anh) olmak üzere İstanbul'umuzda meftun bulunan bir çok sahabi, bu uğurda şehit olmuştur. Ve Bizans 29. muhasarada, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından feth olunmuştur. Ne ibretli bir tevafuktur ki, "Fetih suresi" 'ne baktığınızda, bu sure de 29 Ayettir. Fetih de 29. muhasarada gerçekleştiriliyor.
Fethi anlamak için önce Fatih'i anlamak gerekir. Tanımak gerekir. Sizlere kısa paragraflar sunayım.
İstisnai dehası sayesinde hızla devrinin birçok ilmini öğrenmiş ve bir çoğunda alim olmuştur, hatta deha eseri göstermiştir.
Bütün şehzadelere öğretilen Çağatay lehçesi ile Farsça, Arapça'nın dışında Yunanca, Latince, Sırpça, İtalyanca, İbranice tahsil etmiştir. Yani o devrin en geçerli dillerini ve ilimlerini öğrenmiştir. Fatih derecesinde; çeşitli alim ve sanatkarlardan ders gören bir prens göstermek de mümkün değildir. Hatta padişah olduktan sonra bile ciddi şekilde tahsiline devam etmiştir.
O’nun baş hocası Molla Gürani'dir. Padişah olmasına rağmen hocası Molla Gürani'nin elini öper, Fatih'in tabiri ile; bu zamanın İmam-ı Azam'ı dediği Miratül Usul'ün müellefi Molla Hüsrev (Hazretleri) 'e velev ki camide rast gelsin, ayağa kalkar ve hürmet ederdi.
İlim ve fikir adamları ile adeta hayatını paylaşır çok defa onlarla yer, içer oturur, eğlenir, hatta kıyafetinde bile onların giyimlerini hükümdar hilafetine tercih ederdi. Adil, vakur, cesur, ve gayretli olup, ecdadı kıyafetini terk ile ulema kisvesini tercih etmek kendisinde vaki olmuştur.
Fatih Sultan Muhammed Han'ın hocalarına gösterdiği hürmet, itaat ve inkıyad; tarihin, hoca-hükümdar münasebetlerinde rastlanan misallerin en şahane örneklerini dahi gölgede bırakacak kadar muhteşemdir.
Türk ananesinde hocaya hürmet, adeta bir ibadet saygısı ile at başı giden geleneklerdendir.
Fatih dedemiz gerçekten büyük bir insan, anlatmakla bitirilemeyecek kadar büyük... Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın övgüsüne mazhar olmak boşuna değil. Osmanlı sultanları içinde hem en büyük asker, hem en büyük devlet ve siyaset adamı, hem de en çok alim olanıdır.
Askerlikte; Yavuz Sultan Selim Han,
Siyasette; Kanuni Sultan Süleyman Han,
İlimde ise; Yıldırım Beyazıt Han, O’na yaklaşmışlar fakat yetişememişler.
Hatta bazı tarihçiler, O’nu dünya tarihinin en büyük şahsiyeti olarak ileri sürmüşlerdir.
Evet, hayatı şan, şeref ve başarı dolu olan bir dedemizden bahsediyoruz.
21 Yaşında bir delikanlı, bir devir açıyor, bir devir kapatıyor. Böyle bir büyüğümüz. Bir çok irili, ufaklı devleti ve bazı imparatorlukları ülkesine katmakla meşgul. Her türlü şehevi ve behemi arzularını gemlemiş, nefsani isteklerini bir kenara bırakmış. Peki derdi nedir?...
Bizans semalarında çan sesi yerine "Allah-u Ekber" nidaları yükselmesi için Rasulullah(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın övgüsüne mazhar olabilmek için hayatının ilkbaharında çetin bir muharebeye ve mücadeleye giriyordu.
Daha sekiz yaşında iken bile yastığına İstanbul haritasını çizmiş, bu haritaya bakarak, planlar kurarak O’nu fethetme hayali ile uyuyordu.
Daha doğarken evde "Fetih" Suresi okunuyor, evde veliler bulunuyor, alimler bulunuyor. Sultan Murat (2.Murat) soruyor;
-"Efendi Hazretleri, İstanbul' un fethi bana nasip olacak mı?"
Görüyor musun, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' ın övgüsüne mazhar olabilmek için, demek öteden beri hepsinin gönlünde bu sevgi, bu muhabbet yatıyor. Allah (Celle Celalühu) ve Resulü’nün rızası
yatıyor.
Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri buyurdu ki :
-"Fetih, şu beşikteki yavru ile, şu bizim köseye nasip olacak."
Fatih beşikte iken Akşemseddin Hazretleri ile fetih müjdesini çok öncelerden vererek açık bir keramet gösteriyordu.
Fatih, bir taraftan Molla Gürani'den, diğer taraftan Akşemseddin Hazretleri’nden ders görerek, hem manen hem madden yetişiyor ve çok iyi bir eğitim ve terbiye ile büyüyordu.
Fatih Sultan Mehmet Han her türlü hazırlığını tamamlamış, toplar döktürmüş. Balistik hesapları tamamen kendine ait olan o güne kadar misli görülmemiş havan toplarını döktürmüştü. Ve nihayet Feth-i Mübin'i gerçekleştirecek ordusuyla 23 Mart 1453 Cuma günü Edirne'den hareketle, 5 Nisan günü İstanbul önlerine gelmiş ve surlar önündeki bu muhteşem ordu, Bizans halkını müthiş bir korku ve heyecan içinde bırakmıştır.
Fatih'in yanında meşhur mutasavvuf ve hekim Akşemseddin ile Akbıyıkdede gibi büyük veliler, yanı sıra hocası Molla Gürani ve büyük alim Molla Hüsrev'de bulunuyordu. Bunlar askerlere son derece moral dopingi yapıyorlar ve askerin şecaatini artırıyorlardı.
Genç padişah, 6 Nisan günü bu Allah dostları, alimler ve bütün ordusu ile surlar önünde Cuma Namazı'nı kılmış, namazı müteakip münadiler, muhasaranın başladığını ilan etmişlerdi.
Şahi denilen büyük topun ateşlenmesiyle savaş başlamış ve topların gürültüsü ile Bizans şaşkına dönmüştü. Eli silah tutan herkez doğu Roma'nın müdafaasına çağırılmıştı...
Muhasara 52 gün gecikmişti. Çünkü, Fatih'in Yakup Paşa adındaki veziri ajanlık yapıyordu ve Bizans'a haber uçuruyordu. Fatih, hangi taraftan saldırsa kuvvetli bir direnişle karşılaşıyordu. Bu hain "Maestro Jacapo" adlı Venedikli bir Yahudi'dir. Sözde Müslüman olup Yakup adını almıştır. Bilahare paşa ünvanını da alan bu dönme Fatih'in hususi hekimliğine kadar yükselip Fatih'i zehirleyerek şehit etmiştir. Venediklilerin tertiplediği on dört suikast bir netice vermemiş on beşte bu Yahudi ile anlaşarak zehirletmişlerdir. Bunun için kendisine 250 Bin Düka altın verilecekti ve bir takım imtiyazlara sahip olacaktı. İşte bu hainde beklediği paralara ve imtiyazlara kavuşamadan, asker tarafından parça parça edilerek gebertilmiştir. -ila cehenneme zümera-
İşte bu hain, fetihten bir evvelki gece soruyor;
-"Sultanım yarın nereden saldırıyoruz?" deyince Sultan kükredi,
-"Bilsem ki; boynumdaki damar bunu biliyor, onu koparır atardım" dedi ve söylemedi.
İşte o gece, 1453 yılının 28/29 Mayıs gecesini, şanlı ordu "Mum Donanması" yaparak geçirdi. Mum donanması denilen ateş ve ışık şenliği, hava karardıktan sonra başlamış ve Marmara'dan Haliç'e kadar uzanan, muhasara hattında bir anda kandiller, fenerler, mumlar, meşaleler ve öbek öbek ateşler yakılmış. Donanmanın gemileri de bu şenliğe iştirak edince, Bizans ateşten çember içine alınmıştır.
Bu ışık deryası içinden yükselen Tekbir ve Tehlil sesleri Bizanslıların bütün maneviyatını yıkmıştı. Gözyaşlarıyla birbirini çiğnercesine Ayasofya'ya koşan halk, imparatorla beraber bütün saray erkanıyla katıldığı son ayine iştirak etmiştir.
Mum donanması gece yarısına kadar devam etmiş ve bilahare ışıklar söndürülüp ortalık zifiri bir karanlığa gömülmüştür.
Akşemseddin Hazretleri tepeden tırnağa beyazlara bürünmüş asker arasında dolaşıp doping telkini yapıyordu. Fatih ise at üzerinde bütün muhasara hattını son kez geziyordu.
Hem maddi sahada kuvvetli, hem manevi sahada... Fatih, fecr vaktinde gözyaşları secdegahını ıslatıyordu. Şair şöyle der:
Titrerdi secdegahın oldukça sen cebin say
Hala gelir zeminden tekbir-ü zaru zarın
Gözyaşlarına karışık yerden, tekbir seslerin geliyor
Maddende kuvvetli tabi, bir ara atını denize sürüyor.
Ya Bizans beni alır, ya da ben Bizans'ı alırım..! diyerek kükrüyor
Aşağılık kompleksinde olan bir insan değil, mangal gibi yürek, dağlar gibi iman...
Bu arada fethin manevi Fatih'i Akşemseddin Hazretleri çadırında murakabeye dalmış, taa Semerkand'daki Ubeydullahi Ahrar (Kuddise Sirruhu) ile manevi irtibatı kurmuş, yardım istiyor. Allah' ın (Celle Celalühu) izni ile, inayeti ile... Sen ehil olursan, istemeyi bilirsen, yardım gelir. Ve işte İstanbul surlarının üzerinde Ubeydullahi Ahrar (Kuddise Sirruhu) gözüküyor ve manevi bir heybetle cübbesinin yerlerinden İstanbul surlarına tepeden asker boşaltıyor.
Evliyaullahın hali budur; kerameti haktır. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın övdüğü orduya Mevla (Celle Celalühu) yardım ediyor.
Ve nihayet fetih müyesser oldu. Fatih ordusu ile Topkapı'dan şehre giriyor. Bizans halkının tezahüratı, gazilerimizin Tekbir ve Ezan sesleri arasında ilerlerken, Rum kızları ellerinde çiçek buketlerini Akşemseddin’i Fatih zannederek O’na götürdüler. O’da gözleriyle işaret ederek, Fatih odur diyordu. Buketler Fatih'e gelince diyor ki :
-"Bana değil, hocama verin. Her ne kadar sultan ben isem de, İstanbul'un manevi Fatih'i hocamdır. Çiçekleri ona götürün."
İslam terbiyesine bakınız.! Saygıyı görüyor musunuz?
Büyük belli, küçük belli. Saygı belli, sevgi belli. Edep belli, ahlak belli. Ve böylesine mesut bir millet hayatına ve böylesine bir iktidara şahit olabiliyoruz.
İslam terbiyesi görmeyen, alime hocaya hürmet etmeyen, babasına moruk, anasına kocakarı diyen, Fransız'ın mı peşinden gideyim, İngiliz'in mi ardına düşeyim diyen, ona buna uşaklık sevdasında olur! Böyle devirleri değiştirme yolunda, tarihin akışına yön verme istidadında olamaz.
Fatih, Ayasofya'ya ilerliyor. O sırada Ayasofya kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, her yaştan Rum'u Ermeni'si tarafından dolu, Fatih'i görünce korkuyla gözyaşı ile yerlere kapandılar.
Fatih'te, şükür secdesine kapandı. Herkes yerlerde amma, biri izzetle, biri ise zilletle yerlerde...
Fatih Sultan Mehmet Han, o muazzam kalabalığı sükunete davet ederek, korkudan gözleri fal taşı gibi açılmış olan bu insanlara tarihe geçen şu sözleri söylemiştir.
-"Kalkınız! Hepinize söylüyorum ki ; bu andan itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda gazabı şahanemden kokmayınız."
O devir insanın bilmediği duymadığı, hatta hayal bile edemediği bu sözler karşısında, bu olay karşısında çok etkilenmişler ve;
-"Osmanlının sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten evladır" demişlerdir.
İşte o büyük ecdat... Gittikleri her yere hakkı, hukuku, adaleti götürmüşler. Hakiki manada hürriyet tanımışlar. İsteyen camiye gitsin, isteyen kiliseye, havraya gitsin demişlerdir. Fethettiği yerlerdeki Rum'a, Ermeni'ye dokunmamış, ibadet hakkı tanımıştır. Bir tane çocuk, kadın katledilmemiştir, bir tane tecavüz hadisesi cereyan etmemiştir. Lideri önderi her şeyi olan Peygamberi Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in Mekke'yi fethettiğinde nasıl ki; kimseye dokunmamış, serbest bırakmışsa, işte şimdi Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'ın övgüsüne mazhar olan Fatih'te aynı şeyi yapıyordu. Bu dersi oradan alıyor ve tatbik ediyordu.
Asırlar öncesindeki bu tarihi ibret vesikasını tatlı bir şekilde hayal ederken, hayallerden sıyrılıp, bu güne döndüğümüzde adeta dehşetle ve hayretle irkiliyoruz.
Hristiyan Avrupa'nın göbeğinde, bir insanlık dramı yaşanıyor. İslam'dan nasipsiz Sırplar, Bosna'da ne yaptılar biliyorsunuz. Aklınıza gelen veya gelmeyen her türlü işkenceyi Müslümanlara reva gördüler. Şimdi de Kosova'da çoluk çocuk demeden, kadın ihtiyar bakmadan, insafsızca bir katliama girip, onları evlerinden barklarından sürerek, ne büyük bir vahşete imza atıyorlar. Hem de Allah (Celle Celalühu)'ın haram kılmış olduğu bu aylarda...
Halbuki, cehalet döneminin puta tapan müşrikleri bile haram aylar girince, babasının katilini görse, el kaldırmıyordu.
Ve yine Filistin'e baktığımızda; küçücük bir Müslüman çocuğun kolunu dünyanın gözü önünde taşla kıran merhamet fakiri bir Yahudi askerini görüyoruz.
Şimdi akıl sahiplerine soruyorum; "Kuduz köpeğe bile işkence yapmayınız" diyen Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in dinine mensup Müslümanlar mı tehlikeli, yoksa Kosova'yı, Bosna'yı, Filistin'i kan gölüne çevirerek, insanlık dışı her türlü muameleyi oranın halkına reva gören gayr-i Müslimler mi daha tehlikeli?
Korkulması gereken İslam mı? İslamsızlık mı?
Hala Müslümanları en büyük tehlike görenlere şaşmamak elde değil. Biraz insaf edin yahu...
Ve Fatih'in emriyle Ayasofya kilisesi camiye tahvil edilerek orada Cuma Namazı kılınmıştır. Osmanlı tarihinde fethedilen ülkelerde, kiliselerin camiye çevrilmesi eski bir ananedir. Hilalin, haç'a galibiyetinin timsali mahiyetindeki bu an'aneye göre feth edilen kalenin burçlarına bayrak dikilip surların üzerinden, ezan sesleri yükselirken, padişahlar ilk Cuma Namazını bu camilerde kılmışlardır.
Şair "Baki" meşhur Kanuni mersiyesinde:
"Aldun Hezar bütkedeyi mescit eyledün
Nakuus yerlerinde okuttun ezanları"
mısraları ile bu eski zafer ananesini en güzel şekilde edebiyat tarihimize mal etmiştir.
Kısaca değinmeden geçmek haksızlık olur kanaati ile, fethin sembolü olarak camiye tahvil edilen Ayasofya maalesef bu gün müze olarak kullanılmaktadır. Halbuki Fatih burayı kendi parası ile almış ve vakfetmiştir. Gayesinin dışında kullananlara da lanet ederek:
-"Allah (Celle Celalühu)' ın meleklerin, bütün insanların ve lanet edenlerin laneti onların üzerine olsun. Onlar hiçbir zaman hafiflemeyen bir azap içinde bulunsunlar" demiştir.
Ya Rabbi! bir an önce Ayasofya'nın tekrar ibadete açılmasını vakfedildiği gayeye uygun olarak kullanılmasını nasip eyle...
Ve bizlere yeni fetihler ve fatihler ikram edecek, İstanbul'un tekrar İslambol olmasını ihsan eyle AMİN!
Son olarak şunu belirtmek istiyorum ki :
Bizim tarihimizde bir sürü zaferler vardır. Bir çok kahramanlarımız mevcuttur.
Kosova, Varna, Niğbolu zaferleri, işte İstanbul'un Fethi, Çanakkale Zaferi çok yakında Kıbrıs harekatı ve bir çokları Amerika'nın ve Rusya'nın böyle bir zaferini gösteremezsiniz. Daha dün Çeçenistan Rusya'yı ne hale getirdi. Amerika, Vietnam acısını hala unutamıyor. Kore'de ise Türk askeri olmadan yapamadı. çemberi yaran yine biz, onlar bir takım hayali kahramanlar üretip özendirmeye çalışıyorlar. Texas'mış, Tombix'miş, Terminatör'müş, Rambo'ymuş var mı böyle bir şey yani? Himen çizgi filmleri falan derken bu milleti kendi kültürleriyle kuşatmaya çalışıyorlar.
Bizim kültürümüz, tarihimiz, kahramanlarımız bize yeter; Kanuniler, Sultan Selimler, Ulubatlı Hasan'lar, Efeler, Dadaşlar çocuklarımıza bunları öğretelim tanıtalım kendi kültürümüzle yetiştirelim ki yeni yetişen nesil kendi tarihine küfretmesin, aşağılık kompleksine kapılmasın başkasını üstün görmesin.
Tarihini ve tarihi düşmanlarını unutmasın!
Zira geçmişini bilmeyen geleceğe ışık tutamaz. Feth-i Mübin'in yıldönümünde, fetih şehitleriyle birlikte cümle şühedanın ve ulemanın ervahına rahmet, şükran ve minnet...
Mustafa Özşimşekler
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
HİCRET
4/7/2007 · Kategori: Guldeste
"HİCRET"
"Hicret" i Tarihi bir olayı kutlar gibi değilde, yolumuzun ve tebliğimizin ve hicretimizin Medine’ye yürüyenlerin yoluna uyup uymadığını kontrol etme, bir senelik yaptıklarımızın hesabı ve gelecek senenin programlanması olarak değerlendirmek gerekir"
Bütün takvim başlangıçlarına o takvimi kullananlarca, mühim ve mukaddes sayılan bir hadise esas alınır. Hicri takvimde de Hicret esas alınmıştır. Çünkü Hicret Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ashabının (Radı yallahu Anh) dine hizmet etmek, İslam-ı daha iyi ve daha serbest yaşamak ve İslam devletini kurmak üzere Allah (Celle Celalühu)'ın izni ile Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere’ ye göç etmesi olup İslam tarihinin bir dönüm noktası ve en önemli olaylarından biridir.
Hicret:
İkinci, Akabe Biatında Ensar’dan 2 si kadın olmak üzere 73 müslüman bulunuyordu. Bunlar yine aynı Akabe meydanında bir gece vakti Resullullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile tekrar buluştular. Bunlar yiğit, savaşçı, hazırlıklı ve koruyucu bir kavimdi. Dediler ki:
"Seni, gerçek ile yüklü olarak gönderen Allah'a (Celle Celalühu) yemin ederiz ki imanımız altında bulunan kimseler himaye ediyorsak seni de öyle koruyacağız."
Şüphesiz Medine’li bir avuç Müslümanın bütün dünyayı karşılarına almaları anlamına geliyordu. Mekkeli müşrikler bunlara düşman olacaklardı. Hatta komşu Yahudi kavimleri ile ilişkileri bozulacaktı. Bütün bunların karşılığında Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en değerli varlıkları gibi koruyacaklardı. Hanımlarını çocuklarını korumak nasıl bir görevse artık Allah'ın Rasul'ünü korumakta onlar için görev oluyordu. Belki çoklarını karşılarına alıyorlardı amma onun karşılığında Allah (Celle Celalühu) yolunda Ensar olmak gibi ulvi bir sifata da sahip oluyorlardı. Kendilerine altından ırmaklar akan cennetler müjdelemişlerdir. Onlar artık en doğru yola ulaştıracak Allah Rasulu ile dost olmuşlardı. Dostların en iyisine dost sevgilerin en değerlisine sevgili olmuşlardır.
İkinci Akabe Biatı hicretin zeminini iyice sağlamlaştıran bir dönüm noktasıdır. İşte Mekke’de ki müslümanların Medine’ye çıkıp gideceklerini anlayan Mekke Müşrikleri birbirlerini kışkırttılar ve yaptıkları işkenceleri büsbütün şiddetlendirdiler. Daha önce bu işkence sebebiyle Habeşistan’a göç etmişti. Fakat şimdi yapmadık işkence bırakmadılar.
Müslümanlar bu dayanılmaz işkencelerden Mekke'de oturamayacak hale gelince durumlarını Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e arz ettiler. Hicret için izin istediler.
Hz. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlara Medine’ye Hicret etmelerini emretti. Medine Habeşistan’a göre çok daha yakın ve ulaşım imkanları daha fazlaydı. Deve yürüyüşü ile 10-15 günde Medine’ye gidebiliyordu. Ve imkan bulan müslümanlar Medine’ye hicrete başladılar.
Müslümanlar gönüllerinde, sevinçle hüzün karışık bir duyguyla yola düşüyorlar. Anadan, atadan, yardan, öz vatandan Mekke’den ayrılmak kolay değil elbette... Hicret eden bu Müslümanlara Medine’li Müslümanlar kapılarını ardına kadar açarak onları seve seve misafir ediyorlardı. Hatta onları kardeş olarak kabul edip ekmeklerine yemeklerine evlerine dahi ortak yapmışlardı. Bundan sebep onlara ENSAR yardım edenler denmişti.
Mekke’li müslümanlar ise sırf İslamı yaşamak ve İslama hizmet etmek için bütün mallarını Mekke’de bırakmışlar ve fakir bir durumda Medine’ye gelmişlerdir. Bunlara MUHACİR denmektedir.
Muhammet Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir Mekke’li müslümanı bir Medine’li müslümana kardeş yaptı, Medine’li müslümanlarda bu teklifi memnuniyetle karşıladılar ve müslüman kardeşlerini bağırlarına bastılar.
Hiçbir maddi menfaat veya ırk taassubuna dayanmayan bu kardeşlik müessesesi dünya tarihinde yalnız Medine’de bu şekilde tesis edilmiştir.
Müslümanlardan bir kısmı Habeş diyarına gitmiş bir kısmı da Medine’ye hicret etmiştir, köle olan veya mahpus bulunan müslümanlardan başka sadece Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) ve Hz. Ali (Radıyallahu Anh)dan başka kimse kalmamıştır. Bir de varlık sebebimiz Hz. Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Peygamberliğinin onüçüncü senesi gözlerini Safa tepesine çevirmiş öylece duruyor. On yıl önce yakın akrabalarını İslam'a davet için bu tepeye çıkışını Haşimoğulları’na seslenişini düşünüyor ve zamanın neleri götürdüğünü Sevgili eşi Hatice (Radıyallahu Anh’a) validemizi ve en önemli dayanağı olan amcası Ebu Talip'i düşünüyor. Ahiret Aleminde görüşmek üzere kendisi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) veda edip gitmişler. Ardlarında büyük acılar bırakan bu gidiş koca seneye hüzün yılı adını verdiriyor. Mekke başka bir Mekke sanki ve Rasullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gönlünde yeşeren başka bir özlem gitgide büyüyen başka bir arzu Medine.
Hz.Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) sık sık hicret için izin istedikçe:
Hele acele etme bakalım Mevla (Celle Celalühu) Sana, bir arkadaş hazırlamışdır. Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) Peygamberimiz’e yol arkadaşı olmayı umuyorum.
Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) hicret için hazırlanıp yine izin isteyince Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) :
Sen sabret bana da (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicret için izin verileceğini umuyorum. Bunun üzerine Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) çok sevindi. İki deve satın alarak onları dört ay besledi.
Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kafasına göre gidemezdi. Hicretin şartları oluşmadan hicret eden Yunus (Aleyhisselam) Rabbimiz tarafından uyarılmış ve Peygamberimiz’e de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Rabbinin hükmüne sabret balık sahibi Yunus gibi olma (1) buyurmuştu.
Darrünnedve'de alınan ölüm kararı:
Mekkeli müşrikler her türlü baskıyla Peygamberimiz’i vazgeçirememişlerdi. Müslümanlar Medine’de toplanarak bir kuvvet haline gelmişlerdi.Peygamberimiz’in de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) birgün onların yanına gidip başlarına geçeceğini ve kendilerine karşı savaş açacağını düşünerek telaşlandılar.
Bunun üzerine Kureyş müşrikleri bu durumu görüşmek ve Peygamberimize ne yapacaklarını kararlaştırmak üzere Darunnedve'de toplandılar, öteden beri önemli işlerini burada görüşürlerdi. Değişik görüşler ortaya atıldı. Hiçbiri kabul edilmeyince, azili, İslam düşmanı Ebu Cehil atılarak: Bana göre O'nu öldürmekten başka çaremiz yoktur. Bunun içinde her kabileden, güçlü, kuvvetli soylu birer delikanlı seçelim. Herbirine birer keskin kılıç verelim. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) pusuya düşünerek bir adamın vuruşu gibi hepsi birden vurup öldürsünler bizde O'ndan kurtulmuş oluruz. Böylece kan davası bütün kabilelere dağılır. Abdi Men’af oğulları ise bütün kabilelerle başedemez diyet almaya razı olurlar bizde diyetini veririz! dedi. Bu görüş kabul edildi ve toplantı dağıldı.Bazı Siyer kitaplarında bu öldürme kararının alınması şeytanında bir arap şeyhi kıyafetinde katıldığı belirtilmektedir...
Zaten İslamın aleyhine oynanan bütün oyunlarda şeytan İslam düşmanlarıyla beraberdir, onların küfür öğüdünü verir. Ve onların baş yardımcısıdır. Fakat müslümanında yardımcısı Hz. Allah’tır (Celle Celalühü). Kafirler bu kararı aldılar lakin öldürmeyi planladıkları herhangi biri değil Allah’ın Rasulu (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) idi.
Cebrail (Aleyhisselam) onların oyununu Peygamberimiz’e bildirdi ve hicret emrini vahyetti.
O günü gecesi herbir kabileden seçilmiş olan bu kiralık katiller Rasulullaha (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) suikastte bulunmak için evinin önünde toplanıp etrafı sarmışlar ve uyumasını beklemeye başlamışlardı. Bu arada Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ali (Radıyallahu Anh), kendi yatağına yatırmıştı. Kendine teslim edilen emanetleri Hz. Ali (Radıyallahu Anh)'ye verip onları sahiplerine verdikten sonra O’ nun da hicret etmesini emir buyurmuştu.
Dışarıda bekleşenler kuş uçsa öldürmeye hazır. Değil kapıdan çıkmak nefes almak bile zor. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübarek dudaklarında Yasin-i Şerif durmadan okuyordu.
" Ve biz onların önlerine bir duvar , arkalarına bir duvar çektik. Öylece onları sarıverdik. Artık onlar göremezler" (2).
Kapıyı açtı bir avuç toprak aldı ve bekleşenlerin üzerine serpti. Sonra aralarından çıkıp gitti. Ne gören oldu ne anlayan. Sonra bir ikayla kendilerine geldiler, içeri daldıklarında Hz. Ali’den başkasını bulamadılar.
"Ve hani bir zaman kafirler seni, tutup bağlamak veya seni öldürmek veya seni sürüp çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı. Ve onlar hile yaparlar Allah (Celle Celalühu) onların hilelerini boşa çıkarır. Hz. Allah (Celle Celalühu) Mekredenlerin hayırlısıdır.(3)
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) beraber hicret etmek üzere, Hz. Ebu Bekir’in evine gitti. Beraberce hicret edeceklerdi. Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) uzun zamanıdır, bu anı bekliyordu sevinçten ağlamaya başladı. Bu ne büyük şerefti. Kısa sürede tamamlanan hazırlıktan sonra yola koyuldular. Sevr dağına doğru Mekke’nin güney batısına Peygamberimiz (Sallahlahu Aleyhi ve Sellem) taktik uyguluyordu. Çünkü Mekkeliler, Peygamberimiz (Sallalla-hu aleyhi ve Sellem) hicret edecek olursa bir kısmı, İslamı kabul etmiş olan Medine’ye gideceğini pekala tahmin edebilirlerdi. Bunu düşünerek kuzeydeki Medine yoluna değilde Mekke’nin güneybatısına düşen Sevr dağına hareket etti. Ayak izleri belli olmasın diye pabuçlarını çıkarıp yalın ayak yüremek zorunda kaldı bu şekilde yürümekten Rasulullah’ın ayakları açıldı, incindi.
Hz. Ebu Bekir, (Radıyallahu Anh) Peygamberimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kah önünde kah arkasında.
Ya Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) niçin böyle yapıyorsun ?
Hz. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) önünüzü arkanızı gözetlemek sizi korumak için dedi. Gece karanlığında Sevr mağarasına ulaştılar. Mağarada haşerat , akrep, yılan gibi zehirli hayvanlar olabilir diye önce Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) girdi eliyle yokladı, delikleri izarını yırtıp tıkadı ve Rasulullah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem ) içeri öyle soktu.
Bir zamanlar Varak bin Menfel, Ey Muhammed keşke halkın seni Mekke’den çıkaracağı zaman seninle olsaydım.
Halkım beni çıkaracak mı?
-"Peygamberlik vazifesi yüklenen hiç kimse yoktur ki halkı, O’na düşman olmasın. Şayet o güne yetişirsem sana yardım ederim." Şimdi Varaka yoktu. Amma Ebu Bekir vardı (Radıyallahu Anh). Samimi sadık ve sevgili dost.
Ve gün doğarken Mekke üstüne, Mekke’ de Rasul yoktu. Mekke mahzun, gün mahzun. Tabi ki günün ilk ışıklarıyla birlikte bu mahzunluk yerini kargaşa ve şaşkınlığa bıraktı. Peygamberimizin (Salllalahu Aleyhi ve Sellem) ölüm haberini bekleyen müşrikler Mekke’den ayrıldığını duyunca çılgınlaştılar. Ödül üstüne ödüller koydular .Kim Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ölü ya da diri olarak getirirse Mekke’nin en zenginlerinden olacaktı. Seferber oldular, silahlandılar hazırlandılar atlarına atlayıp yollara düştüler. Öyleleri var ki havadaki kuşun izini dahi sürebilir. Bu işi mutlaka halledecekler bulabilecekleri muhtemel heryeri aramaya başladılar.
Hatta Sevr mağarasına kadar geldiler. Bundan önce bir örümcek kendine has geometrik şekillerle mağaranın ağzını örüyor. Sonrada dağ güvercini gelip yuvasını kuruyor ve yavrusunu bırakıyor. Sanki bu mağaraya yıllardır girilmemiş görünümünde halbuki iki dost içeride. Az önce girmiş müşriklerin seslerini işitiyorlar.
Biri diyor; Vallahi aradığımız şu mağarada. ileriye geçmemiştir. Şuraya kadar ayak izleri var ondan sonra nereye bastığını bilmiyoruz. Şurada iz kesildi dedi. Mağaranın ağzına da örümcek ağını, güvercin yuvasını gördüklerinde büsbütün şaşırdılar. Öyle ya bunlar nereye gittiler. İzler burada bittiğine göre mağaraya girmiş olmalılar. Mağaraya girseler örümcek ağı bozulur, güvercin kaçardı. Uçtular mı acaba? Yoksa akıllarını mı oynatıyorlardı?
Bazıları mağaranın içine bakalım deyince, Umeyye b. Halef; sizin hiç aklınız yok mu? mağarada ne işiniz var, vallahi benim kanaatıma göre bu örümcek ağı Muhammed doğmadan öncesine aittir, dedi.
Hatta rivayet olunur ki: Şeytan insan suretinde bu mağaraya giriniz oradalar deyince;
Ebu Cehil, örümcek ağını görmüyor musun hangi mantıkla böyle diyorsun?
Şeytan;
Siz anlamazsınız bu işleri beni dinleyin diyorum size.
Ebu Cehil şeytana okkalı bir tokat patlatarak, Mekke'ye döndüğümüzde bizimle dalgamı geçirteceksin diyor. Şeytan'da bir kere doğruyu söyledim ondan da sopa yedim der.
Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) içeride korku içinde, eğilerek baksalar görecekler diye telaşlanıyor. Ben öldürülsem nihayet bir tek kişiyim ölür giderim, Amma ya Rasulallah, sana bir şey olursa o zaman bir Ümmet helak olur gider diyordu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), ya Eba Bekir, iki kişinin üçüncüsü Allah (Celle Celalühu) olursa akıbetin ne olacağını (yani yakalanmayacağımızı) sanıyorsun? buyurdu.
Velhasıl ne eğilip baktılar, ne de mağaraya girdiler, gerisin geriye defolup gittiler.
Tabii ki insan hayrete düşüyor. Bu günkü şartlarda bile Sevr dağının dibinden mağaraya bir saatte çıkılabiliyor ki, patika yollardan yapılmış. Arkadaş grubuyla sevr mağarasına çıktığımızda kan ter içerisinde kaldık. Oradan Mekke’yi kuşbakışı seyrederek, Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicretini düşünmüştüm. Kafirler Resulullah’ı (Sallalahu Aleyhı ve Sellem) adım adım takip etmelerini, o kadar yol yürüdükten sonra değil mağaraya girip bakmayı, karınca deliği bile olsa mutlaka gireceklerini düşündüm. O güzel Allah (Celle Celalühu) ' ımız, O iki dostunu koruyacak ya, adeta müşriklerin gözünü kör etti, mağaraya girme arzusunu vermedi. Ve yine o mübarek mekanda Sevr dağının tepesinde düşündüm ki;
Habibine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok kısa bir zaman da Mescid-i Aksa'ya, oradan yedi kat gökleri cenneti cehennemi gezdirip getiren Hz. Allah (Celle Celalühu), istese Habibi’ni (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) göz açıp kapayıncaya kadar Medine’ye götüremez miydi? Elbette götürebilirdi. Amma, sıkıntılar çekildi, korkulu anlar yaşandı. Hatta ayakları parçalandı kanlar içinde kaldı. Bu yolda, İslam davası yolunda.
Demek ki yata yat olmaz, yorulmadan sıkılmadan korkular yaşamadan, alınlar terlemeden olmaz. Cennet bu kadar ucuz değil Sevr mağarası, dağın en tepesinde oradan öte başka gizlenecek yer yok. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oraya kadar birçok mağaralar var iken gidebileceği son noktaya kadar gidiyor oradan öte yol yok, kulun alacağı ondan başka tedbir yok. Ve işi Allah’a (Celle Celalühu) kalıyor, artık iş kolay.
Müşrikler mağaranın üstünde gezinecek kadar yaklaşmalarına rağmen örümcek ve güvercin ordusuyla Habibi’ni nasıl korudu. Bizler de tahammülümüzün son demine kadar gayret edersek kulluk noktasında elimizden geleni yaparsak Rabb'imizin (Celle Celalühu) emirlerine yapışıp nehiylerinden kaçınma noktasında takat düşmanımızın soluğunu ensemizde de hissetsek Rabbimiz bizi koruyacaktır.
Çünkü buda bir nevi bir hicrettir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki;
Muhacir Allah'ın (Celle Celalühu) nehyettiğini terk edendir. Kahve köşelerinden cami saflarına gelmek hicrettir. İçki şişesini bırakıp zemzem bardağını almak hicrettir. Açık saçıklığı terk edip tesettüre bürünmek hicrettir. Terk edilen her nehiy bir nevi Allah’a (Celle Celalühu) hicrettir. Medine’ye hicret gibidir. Bu manada mutlaka herkesin kendi, ortamına göre hicreti olmalıdır. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "Fitne zamanında ibadet , Bana hicret gibidir."
Bütün Medine Halkı'nın gözü yollarda, Sevgili Peygamberimiz’in yola çıktığını duyan herkesde bir bekleyiş. Acaba birşey mi oldu. Telaş ve korkuyla en yüksek yerlere çıkıp sabahtan akşama kadar bütün ufukları tarıyorlar. Nihayet birgün bir iş için evinin damına çıkmış bir yahudi bakıyor ki Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nurlara gark olmuş. Güneş ışığından daha parlak bütün ova sahraları nuruyla doldurarak haşmetli bir şekilde geldiğini görünce bütün vücudu titremeye sarsılmaya başlıyor. Takatsiz kalıp yüksek bir sesle :
Ey Müslümanlar müjdeler olsun size, beklediğiniz zat teşrif ediyor. Haydi ne duruyorsunuz?
Bu haber karşısında tüm Medine halkı yola akın etmeye başladı. Çoluk çocuk, genç-ihtiyar, hür, köle, tüm Medine halkı kadınlısı erkeklisi süsler içinde oldukları halde Efendimiz’i karşılamak için yollara döküldüler. Bera bin Azib diyor ki: "Medineliler’in Rasulullah’ın gelişine sevindikleri kadar, hiç birşeye sevindiklerini görmedim."
Ağlayanlar, sevinçten oynayanlar, şiirler methiyeler
Medine’nin veda yokuşu başından
Üzerimize ayın ondördü doğdu
Şükürker olsun, şükür bize vacip oldu.
Ey aramıza gönderilen
İtaat edilmesi gereken
Bir şeyle geldin
Geldin Medine’ye şeref verdin
Ey davetçilerin en hayırlısı hoş geldin.
DİPNOTLAR
1 Nuh Suresi, 48
2 Yasin Suresi, 9
3 Enfal Suresi, 33
Mustafa Özşimşekler
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
Son Yazılarım
- Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
- Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Ây
- FİLİSTİNE YARDIM ZAMANI!
- İSLÂMIN BEŞ TEMEL ESASINDAN BİRİSİ
- NİKE Yİ BOYKOTA DAVET EDİYORUZ
- BELLİKİ YAKINIMIZ YOK ALLAH TAN GAYRI
- TERAVİH NAMAZI VE ÖNEMİ
- HOŞ GELDİN EYY RAMAZAN
- BERAT GECESİ DUASI!
- BERAT GECESİ SORU CEVAP!
- BİR DUA
- İBRET VESİKASI
- MİRAÇ GECESİ VE NAMAZI
- MODERN TESETTÜR REZİLLİĞİ!!!
- REGAİP GECESİ
- COCA COLANIN SON OYUNU
- ÇOK YALNIZIM
- ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR!
- MEVLİD KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN...
- ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ANISINA
- ÖLÜ YADA DİRİ RABBİM DİLERSE ARASINDA BİR FARK YOKTUR!
- CEP TELEFONU
- BAKKAL AMCA BİR DİN VER BANA!
- HOCALI KATLİAMI (UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM!)
- BALE SERBEST KURAN YASAK!
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- aylin2
- 1984nilufer
- asfur
- abdulbaki
- afranur
- zahara
- ezelinur
- birlahza
- zerirem
- benmihrace
- dilderen
- dilefkar
- affeyleallahim
- ahirem
- fatimaa
- ahuzeren
- bilgimolsun
- mnelam
- cennetkokusu
- behluldana
- islamimedya
- allame
- allahbirdir
- azadgulu
- kitabooku
- beyzanur57
- mevlana1
- adriaticdinibilgiler
- nurbozkurt
- bennur76
- ahsenyar
- rukiyece
- asligibi

.jpg)
.jpg)

.jpg)