Eskici Baba

2/2/2007 · Kategori: Kissalar

 Eskici babanın ebedi istirahatgâhı Bursa'da Tezveren Hz. giderken dar sokakların hemen kenarındaki yol üzerinde bulunmaktadır.

 Sokakta bir adam , başını iki eli arasına almış, ağlıyordu.

Binek taşının üzerine oturmuştu!

Hava iyice ayazlamıştı, neredeyse sabah ezanları okunacaktı.

Ağlayan adam, birden dizi dibinde bir kimsenin belirdiğini gördü.

Gelen çok sessiz gelmişti.

Onun zuhur anında , ağlayan , içinde en ufak bir kederi, bir sıkıntısı kalmadığını anlayıverdi.

Başını kaldırıp gelenin yüzüne baktı çocuksu çocuksu, gözlerini, göz yaşlarından ıslanan sakalını sildi.

-Neden ağlıyorsun?

-Karım evden kovdu?

-Kimsin Sen?

-Ben mi? Eskici Baba! şu köşedeki küçücük dükkanda... Beni hiç görmedinmi?

-Gördüm.

Ben kimim.

Biliyormusun?

-Şeyh Üftade'sin. Seni tanımayan varmı?

-Neden evden kovuldun?

-Hacca gidemediğim için... Karım hacı karısı olmak istiyor... Yıllardır başımın etini yer, ama ben fukara bir eskiciyim, iki kuruşu bir araya getiremiyorum ki!

-Şimdi hacca gitmek istermisin?

-Neye yarar? Yarın hacılar Arafat'ta olacaklar, onlara yetişmemin imkânı yok ki!

-İstersen sen de yarın Arafat'ta olabilirsin.

-Benimle şaka etme üftade!

-Hayır , şaka etmiyorum, kapa gözünü! Haydi Allah selamet versin!

Davacı kadını, Bursanın en ünlü kadısı Aziz Mahmut Hüdaî Efendinin önüne getirdiler; nefes almadan belki bir saat konuştu.

"Artık bu adamla oturamam Kadı Efendi!" diyordu.

"Kurban bayramından iki gün evvel Bursa'da olduğunu herkes biliyor.

Halbuki ona sorun Hacca gitmiş, Arafat'a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş... beni aldatıyor, nasıl gidermiş?

Bir alayda yalancı şahit bulmuş.

Hepsi, Eskici Baba orada bizimle beraberdi diye yemin üstüne yemin basıyorlar.

Kadı Şahitleri dinledi:

Evet! Eskici Baba Hicaz'a gitmiş hacı olmuştu.

Bursa'daki şahitleri dinledi:

Evet Eskici Baba Kurban bayramından iki gün evvel Bursa'daydı.

Bursa'nın ünlü kadısı şahitlerin sözüne göre, Eskici Babayı Hac yapmış kabul ederek kadının boşanma isteğini geri çevirdi.

Fetvayı vermişti ama bu işte anlayamadığı bir yan vardı.

Zaten son zamanlarda her işte ona iki yan görünüyordu; bir akıl erdirebildiği , bir de akıl erdiremediği yan!

Bilgindi, develer yükü kitap okumuştu.

Aklı herşeye erer zannediyordu.

 Fakat bir gece rüyasında cehennemi görmüş, rahatını huzurunu kaybedivermişti.

O günden sonra Ferhadiye medresesinde kürsüdeyken ya da bir davayı halle uğraşırken aklına gelse soğuk terler döküyordu.

Bozulmuş düzenini yerine getirecek, kaybettiği huzurunu ona geri verecek bir şey arıyordu.

Bu aradığı neydi? kimdi? sorsanız ünlü kadı cevabını veremezdi.

Aziz Mahmut Efendi, Eskici Baba'yı dükkanında buldu:

-Bana bak eskici! Diye başladı.

"Fetvayı aldın.

Şahitlerin seni kurtardı.

Şimdi söyle bakalım bu işin iç yüzünde ne var?

"Eskici saflık kapısından girdi, hangi işti, ne olabilirdi? iç yüzü filan yoktu... diye kem küm etti, kadıyı kandıramadı.

İnkar kapısından girdi: gittim işte geldim işte... diye kem küm etti, kadıyı kandıramadı.

Yalanı, dolanı beceremezde... Oturdu, o sabah ezanı başına gelenleri bir bir anlattı.

Lakırdısının sonu yarım kalmıştı.

Kadı Üftade'nin adını duyunca yerinden fırladı.

Aradığı oydu işte!

Daha adını duyar duymaz gönlüne bir aydınlık gelmiş, kalbinin üstündeki ağır yük kalkmıştı.

Şeyh üftade, Aziz Mahmut Hüdai'yi dinledi, dinledi, dinledi.

Sonra nazlı nazlı boynunu büktü:

"Yazık Kadı Efendi!" dedi.

"Yalış kapı çaldın.

Burası yokluk kapısıdır, biz yokluk kapısının kuluyuz.

Sen ise varlık kapısının adamısın, ikimiz bağdaşamayız.

Senin ilmin var bilgin var şanın, şerefin, malın, mülkün... kısaca Allah'tan başka her şeyin, yani dünyan var.

Bizim hiç, hiç bir şeyimiz yok!

Allah'tan başka!

Aziz Mahmut'un gözlerinden iki sıra yaş iniyordu.

"Her şeyimi, bu kapının önünde bırakıyorum.

Şanımı şerefimi, malımı, mülkümü... her şeyimi.

Yeter ki sen elini üzerimden çekme!" dedi.

Ertesi gün ve daha sonraki günler Bursa Şer'iye mahkemesi'nin en ünlü kadısı, görevi başına gelmedi, makamı boş kaldı.

İşini gücünü, kitabını defterini, adını şanını bırakmış bir aba bir asâ, Üftadenin kapısına kul olmuştu.

Halkın nazarında velî ile deli arasında büyük fark yoktur.

Aziz Mahmut Hüdai'nin adı tez vakitte Bursa'da Deli Kadı oluverdi.

Şehir çalkalandı, çalkalandı, günlerce bu olayı konuştu.

Sonra her zaman olduğu gibi usandı, peşini bırakıverdi.

Mürşid ve mürid baş başa, can cana kaldılar.

Aziz Mahmut Hüdai mürşidini aşktan üstün bir duyguyla seviyordu.

Develer yükü kitabın ona öğretemediğini Üftade'nin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir sualine bin cevap birden geliyor, müşküller müşkülden çözülüyor, imkânsızlar mümkün oluyordu.

Üftade mürüdine,

"Hakkı sevmek ancak halkı sevmekle mümkün olur" diye öğretiyordu.

"Her zerrede Hakkı göreceksin, Her zerreye Hak muamelesi yapacaksın, başka yolu yoki bu böyledir."

Aziz Mahmut, Hak tecellisiyle içi nur kesilmiş, mürşidinin yüzüne baktıkça gerçekten Hakkı görüyor ve "Ne doğru söylüyor" diyordu.

Bir kış sabahıydı, gözlerini açtı ki mürşidin abdest alma vakti gelmiş, ama o abdest suyunu ısıtmaya geç kalmıştı.

Bu gafletini affedemedi, ateş yakmaya vakit yoktu, bakır ibriği kalbinin üstüne koydu cübbesiyle sardı, içten zikre başladı.

"Allah! Allah!" diye inliyor, suyu ateşiyle ısıtmaya çalışıyordu.

Üftade abdest alırken başını kaldırıp eline su döken ünlü Kadı'ya baktı.

" Aziz'im!" dedi, "Bu su odun ateşiyle ısınmış suya benzemiyor, aşkının ateşiyle kaynamış bu su... Bizide yaktı."

-----*****-----

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çoban Dede

1/2/2007 · Kategori: Kissalar

Erzurumdan çıkıp on, oniki kilometre kuzeybatıya doğru ilerlediniz mi Köse Mehmet geçididyle karşılaşırsınız.
Çok keskin, çok sert iki yamacın meydana getirdiği bu geçid yaz bahar aylarında burcu burcu kekik kokar, kışın ak kürklere bürünür, sırlı, düşünceli, kendini ele vermeyen bir alemdir.
Köse Mehmet geçidinin tatlı rüyaları da vardır, karanlık kabusları da...
Sevdalılar bu geçidi çokluk geçmişler, kervanlar bu geçidte ateş yakıp mola vermişler, sıla türküleri, sevda türküleri dağdan dağa ulaşmıştır.
Erzurum'un Ruslar tarafından kuşatıldığı ve aslanlar gibi dayandığı yıllarda, gönlü kara biri Rus ordularına Köse Mehmet geçidini haber vermiş, geçid oraya açık verdiği için düşman oradan bir yılanın akışı gibi , Erzurum'a akmıştı.
Kara günlerdi o günler, bereket çok uzaklarda kaldı. Köse Mehmet geçidinin bir yüzü çoban dede dağıdır. Çobandede dağında da çiğdemler çabuk açar, kekikler burcu burcu kokar, rüzgârlar ılgıt ılgıt eser.
Bu dağda küçük bir mezar vardır. Başucunda birkaç çam ağacının nöbet tuttuğu bu mezar, koca dağa adını vermiş olan Çoban dede'nindir.
Her akşam , gün kararmadan, Köse Mehmet geçidindeki köyden, Çoban dede'ye gidiyorlar,mezarının toprağını kabartıp mumlarını uyarıyorlar, Allah'a niyazlar, dualar, edip Fatiha'lar okuyup köye öyle dönüyorlar.
Ve her gün mezara karşı geçid başında nöbet tutan yiğit Türk erleri onun mumlarının ışığını seyrede seyrede nöbetini tamamlıyor
Kimdi bu çoban Baba?
Sürüsünü almış, otlata otlata dağa doğru çıkıyordu. Bazen bir çam altında mekan tutup yanık yanık kaval çaldığı olurdu. Derin adamdı,aşık adamdı.Yıldızların uzaklığına tasaları, düşünceleri vardı. İnsanoğlunun nereden gelip nereye gittiğini pek merak ederdi. O böyle düşüne düşüne, kendi kendisiyle söyleşe halleşe hayli yol almış, hayli de yorulmuştu.
Baktı ki susuzdur, gözünün önüne kara topraktan fışkırmış kol kol billur sular geldi. Fakat o yana baktı, bu yana baktı su bulamadı. Etrafta ne bir pınar, ne bir patlak vardı.
Yürümeye, koyunları da kendisiyle birlikte gelmeye devam ediyor, fakat Çoban aradığı suyu bulamıyordu.
Sanki dağlar, âşık Kerem'in, susuz kalasın, kararıp gidesin, diye beddua ettiği Karadağ'a dönmüştü.
Çoban'ın susuzluğu gittikçe arttı. Dudakları şahrem şahrem yarıldı.Ciğeri göz gözdağlandı.
Çoban baktı ki, susuz olan yalnız kendi değildir.
Oğlaklar, kuzular dilleri dışarda meleşiyor. Koyunların başları önlerine düşmüş. Koçlar huysuz ve öfkeli. Gün akşama dönünceye kadar, bütün sürü su arıyor Köpekler ayaklarıyla yeri deşiyor, çoban o çalının dibinden ötekine koşuyor, nafile!
Sonunda yorgun ve takatsiz düştü.
Mis gibi kokulu bir mersib kümesinin dibinde toprağa çöktü. Başını niyaz secdesine eğdi:
"Rabbim" dedi, "Güzel Rabbim!! Sürüm de ben de susuzluktan mı ölelim? Rahmet deryaların mı tükendi? Sesim sana yabancı mı geliyor? Bu güne kadar bir dediğimi iki etmedin Allahım. Benden bir suyunu mu esirgeyeceksin? Ben susuzluktan ölsem bir şey lazım gelmez, ama bu hayvancıkların meleşmeleri sana da acı gelmiyor mu?"
Çoban hem söylüyor, hem ağlıyordu. O kadar çok ağlıyordu ki, gözünün yaşı toprağı yıkıyordu. Başı hâlâ o toprakta secdedeydi. Birden dudaklarına serin ve leziz bir zevk değdi... Önce ne olduğunu anlayamadı.Serinlik bütün yüzünü kaplayınca başını kaldırdı ve hayretle gödü ki, yerden bir pınar patlamış, gürül gürül kaynıyor. Serin, tatlı, ışıl ışıl.
Şimdi Çoban daha çok ağlıyordu. Niyazı olmuş, Rabbi onun sesini duymuştu.
Bu sevinçle, az evvelki vaadini unutacak değildi. Çoban onun için tekrar konuştu:
"Artık ölebilirim güzel Allah'ım, dedi. Artık ölebilirim. Bu su beni ihya etti. Değilmi ki sürüm susuzluktan kurtulacak, değil mi ki sen beni duydun, rehmet hazneni benden esirgemedin, artık bu can bana lâzım değil!"
Çoban Dede'nin canı Hakk'a lazımdı, alışverişi oracıkta tamamlayıverdiler. Sürü, gidenden, gelenden habersiz suya baş uzatmıştı. Yalnız çoban köpekleri huysuz, endişeli, mahzun homurdanıyorlardı.
Çobandede dağında, bu su hâlâ akıp gider. Yalnız sürülerin dağda olduğu mevsimde. Sürüler inince su da kesilir.
Düşman o yaylaların üzerine kara bir bulut gibi indiği zaman Köse Mehmet geçidini kendilerine gösteren ağzı karanın köyü de dahil her yeri yakıp yıkmış Çobandede'nin manevi himayesindeki yerlere el sürülememiştir.

Yorum (1) Yorum yaz!

Tevbe

31/1/2007 · Kategori: Kissalar

Fakih anlatıyor:
-Rahmetlik babam (senedi saydıktan sonra) Hz. Ali b. Ebî Talib (r.a.) şöyle dediğini anlattı:
-Resûlüllah (s.a.v), müslümanlar arasında kardeşlik bağı kurdu. Bu çeşitten olmak üzere , Said b. Abdullah ile Sa'lebe Ensarî arasında bir kardeşlik bağı kurdu.
Bu sırada , Resûlüllah(s.a.v.) , Tebük gazasına çıkmıştı.
Said b. Abdullah gaza niyeti ile yola çıktı. Yerine kardeşi Sa'lebe'yi çoluk çocuğunun işi için vekîl bıraktı. Sa'lebe odun taşıyor; su getiriyor. Bütün bunları yaparken , sevabını Allahu Tealadan diliyordu. Bir gün dönüşünde eve girdi. İçeri girince ona iblis geldi:
- Şu perdenin arkasına bak, deyince , Sa'lebe, perdeyi kaldırdı ve kardeşinin güzel hanımını gördü. Dayanamadı; yanına girdi onu okşadı.
Kadın şöyle dedi:
- Ey Sa'lebe! Allah yolundaki kardeşinin bizim için sana bıraktığı hakkı koruyamadın.
Bunun üzerine Sa'lebe :
- Eyvah, mahvoldum! Diye bağırıp yola düştü. Bir dağa çıktı.
Yüksek sesle şöyle yalvarıyordu:
- İlahi Sen Sen'sin: ben de benim. Sen mağfiretle karşılayansın. Ben ise, günahlarla, hatalarla huzuruna geldim...
Resûlüllah (s.a.v.) gazadan döndükleri zaman, herkes kardeşini karşılamaya geldi. Ama, Said'in kardeşliği gelmedi.
Said evine gitti; hanımına sordu:
- Allah yolunda kardeş olduğumuz Sa'lebe nerede?
Kadın şöyle anlattı:
-O kendini hatalar denizine attı; dağa doğru çıkıp gitti. Said kardeşini aramak üzere yola çıktı; gidip buldu.
Sa'lebe yüzüstü düşmüştü. Başını iki eli arasına almıştı. Yüksek sesle şöyle diyordu:
- Zillet makamım ne kadar düşük! Rabbine âsi olan kimsenin makamı nasılsa öyle...
Said ona şöyle dedi:
- Kalk ey kardeşim, bu gördüğüm hâl nedir?
Sa'lebe şöyle dedi:
- Seninle gelemem. Ancak, şu şekilde gelebilirim: Elimi boynuma bağlamalısın. Zelil bir kul, efendisinin kapısına nasıl götürülürse öyle götürmelisin.
Said onun dediğini yaptı. Sa'lebe'nin Hamsane adında bir kızı vardı. Gelip babasını aldı; Hz. Ömer (r.a)'in kapısına götürdü. Evden içeri girdiler. Sa'lebe , Hz. Ömer(r.a.)'e şöyle dedi:
- Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Hz. Ömer (r.a.) şöyle dedi:
- Git yanımdan, saçlarından tutup seni ezmek istiyorum. Buradan çık, git; benim yanımda sana yer yok.
Buradan çıkınca , Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in yanına gitti; şöyle dedi:
- Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle dedi:
-Git buradan ; benide kendi ateşini yakma; Bana göre , senin için hiçbir tevbe yoktur.
Oradan çıktı; Hz. Ali (r.a.)'nin kapısına gitti.
Şöyle dedi:
- Allah yolunda gazaya çıkan kardeşimin hanımına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Hz. Ali (r.a.) şöyle dedi:
- Çık git buradan. Bence, senin için bir tevbe yoktur.
Buradan çıkınca, şöyle dedi:
- Ey kardeşim! Ey kızım! bu üç kişi beni ümitsiz bıraktı. Ümidim o ki, Resûlüllah (s.a.v.) beni ümitsiz bırakmaz.
Bunun üzerine kızı, onu Resûlüllah (s.a.v.)'ın yanına götürdü.
Resûlüllah (s.a.v.) onu görür görmez şöyle dedi:
- " Cehennemin zicirlerini ve bukağılarını, bana hatırlattın."
Resûlüllah (s.a.v.)'a şöyle dedi:
- Yâ Nebiyyallah! Allah yolunda gazi kardeşimin karısına dokundum. Benim için tevbe yolu varmı?
Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Çık buradan ; bana göre hiçbir şekilde senin tevben yoktur."
Oradan böyle çıktıktan sonra kızı ona şöyle dedi:
- Ey baba, Muhammed (s.a.v.) ve ashabı senden razı oluncaya kadar; sen benim babam değilsin; ben de senin kızın değilim.
Bunun üzerine Sa'lebe yüksek sesle:
- Yâ Rabbi! Ömer'in kapısına gittim; beni dövmek istedi. Hz. Ebû Bekir'e gittim; beni azarladı, tahkir etti. Hz. Ali'nin yanına gittim; beni kovdu. Peygambere gittim; beni ümitsiz bıraktı.
Ey Mevlam! Benim için sen ne yapmayı istiyorsun. Bu duâma "evet" diyecekmisin? yoksa cevabın "hayır" şeklinde mi olacaktır?
Bunun üzerine semadan bir melek geldi; Resûlüllah (s.a.v.)'a şöyle dedi:
-Allahu Teala soruyor: Halkı sen mi yarattın, yoksa ben mi?
Resûlüllah (s.a.v.), Allahu Teala'yı murad edip, şu cevabı verdi:
-"Sen, ey efendim!"
Bunun üzerine melek şöyle dedi:
-Allahu Tealâ şöyle buyuruyor:
-Kuluma müjdele; onu bağışladım.
Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.v.) ashabına sordu:
- "Sa'lebe'yi kim bana getirecek?"
Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Ömer (r.a.) kalktılar:
- Biz getiririz, Yâ Resûlallah! Dediler.
Hz. Ali (r.a.) ve Selman (r.a.) da kalktılar:
- Ya Resûlallah! Biz getiririz, dediler.
Resûlullah (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.) ve Selman (r.a.)'a izin verdi.
Sa'lebe'nin yolunu tutup gittiler. Yolda Medine çobanlarından birine rastladılar.
Hz. Ali (r.a.) ona sordu:
- Resûlullah'ın ashabından birini gördünmü?
Çoban şöyle dedi:
- Galiba siz cehennemden kaçan birini arıyorsunuz?
- Evet, onu arıyoruz. Bizi onun yanına götür, deyince çoban şöyle dedi:
- Gece basınca, şu dereye gelir gider, şu ağacın altına oturur. Sonra Yüksek sesle şöyle der:
- Rabbine âsi olanın makamı ne kadar düşüktür!
Orada beklediler. Gece olunca Sa'lebe geldi; o ağacın altına gidip oturdu. Sonra ağlayarak secdeye kapandı.
Selman onun ağlamasını duyunca, ona doğru yürüdü ve şöyle dedi:
- Yâ Sa'lebe kalk. Âlemlerin Rabbi seni bağışladı.
Bu sesi duyunca sordu:
-Habîbim Muhammed nasıldır?
Allah'ı ve seni seviyor, dediler. Bilâl namaza kalktığı zaman, Sa'lebe'yi mescide getirdiler. Safın son kısmında durdular.
Resûlüllah (s.a.v.) namazda :
- "Çoklukla övünmek sizi oyaladı" (Tekâsür sûresi, âyet:1) âyetini okuduğu zaman, bir bağırırş bağırdı.
- "O kadar ki; kabirleri ziyaret ettiniz" (Tekâsür sûresi, âyet:2) âyetini okuyunca bir daha bağırdı;dünyadan ayrıldı.
Resûlüllah (s.a.v.) namazı bitirince Sa'lebe'nin yanına geldi.
-" Ey Selman, onun üzerine su serp."
Selman:
- Yâ Resûllallah, o dünyadan ayrıldı.
Sonra kızı geldi; Resûlüllah'a şöyle dedi:
- Yâ Resûlallah, babam nerede? Ona hasret kaldım.
Resûlüllah (s.a.v.) ona:
- " Mescide gir " dedi. Mescide girince, babasını ölmüş buldu. Elini başına götürdü.
- Ah perişan halim, ah babacığım, senden sonra bana kim bakacak?
Demeye başladı.
Onun bu haini gören Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
-" Ey Hamsane! İstermisin: Ben, senin baban olayım; Fatımada kardeşin?"
Buna karşılık şöyle dedi:
- Olur Yâ Resûlallah!
Resûlullah (s.a.v.) Sa'lebe'nin cenazesine gitti. Kabrin kenarına geldiği zaman, parmak uçlarına basarak yürüdüğü görüldü.
Döndükleri zaman, Hz. Ömer (r.a.) şöyle sordu:
- Yâ Resûlallah! Kabrin başında parmak uçlarına basarak yürüyordun; nedendir?
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
- "Yâ Ömer! Meleklerin çokluğundan, ayağımın tabanını basacak yer bulamadım ."

 

FAKİH der ki:
- Yukarıdaki hikâye çeşitli lafızlarla anlatılmıştır.
Söylendiğine göre şu âyet-i kerime o sahabe hakkında nâzil olmuştur.
- " O kimselerki: Bir kötülük işledikleri, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarlar; günahlarının bağışlanmasını isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?
Bir de onlar, günâh üzerinde bile bile ısrar etmezler. Bunlara rablerinden mağfiret vardır; altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebedî kalırlar. Böyle yapanların mükâfatı, ne kadar güzeldir. " (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 135-136)

Yorum (3) Yorum yaz!

Berber

30/1/2007 · Kategori: Kissalar

Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı...

Berber: " Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum."

Adam: " Peki neden böyle diyorsun?"

Berber: " Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..."

Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.

Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok"
Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim."
Adam: " Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."

Berber: " Hımmm... Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"

Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"

Yorum (yok) Yorum yaz!

Cennet Komşusu...

30/1/2007 · Kategori: Kissalar

Vaktiyle padişahlardan biri şehri dolaşmaya çıkmıştı.

Tanınmamak için kıyafetini değiştirmiş, yanına da bir kölesini almıştı.

Halkın kendi yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek istemisti.
Mevsim kıştı. Soğuk her yeri kasıp kovuruyordu.
Yolu bir mescide düştü.
İki yoksul bir köşede titreyerek oturuyordu.

Gidecek başka yerleri yoktu.
Onların ne konuştuklarını merak eden padişah yanlarına sokuldu.
Fakirlerden şakacı olanı soğuktan şikayet ediyordu:
- Yarın cennete gittiğimizde bizim padişahı oraya sokmayacağım!

Cennetin duvarına yaklaştığını görürsem, pabucumu çıkarıp kafasına vuracağım.
Öteki merakla sordu:
- Onu niçin cennete sokmayacakmışsın?
- Tabii sokmam.

Biz burada soğuktan donarken o sarayında keyif sürsün.

Bizim halimizden haberdar olmasın.

Sonra da kalkıp cennette bana komşu olsun.

Ben öyle komşuyu istemem arkadaş, dedi.
Gülüstüler.
Padisah kölesine:
- Bu mescidi ve adamları unutma! dedi.
Saraya dönünce mescide adamlarını yolladı.

İki fakiri alıp saraya getirdiler.
Zavallılar başımıza neler gelecek diye korkuyla bekleşirken onları dayalı, döşeli bir odaya yerleştirdiler.
- Burada yiyip, içip yatacak, padişahımıza dua edeceksiniz.

Cennette size komşu olmasına karşı çıkmıyacaksınız, dediler.

 

 

 

Padişah ne iyi kalpli imiş, değil mi? Peygamberimiz yoksula yardım edenleri şöyle övmüştür:
"Bir mü'mini dünya dertlerinden kurtaranı, Allah, ahiret dertlerinden kurtarır."

Yorum (yok) Yorum yaz!

"..İçeri gir de..!"

30/1/2007 · Kategori: Kissalar

- Bahar bütün güzelliğiyle ortalığı sarmıştır.

 

- Arkadaşı Rabia Sultan'ı dışarı, manzara seyretmeye davet eder:

"- Hanımefendi", der "dışarı çık da şu sanat eserlerini seyret!"

- Rabia'nın (r.a.)cevabı yakıcıdır:

"- Sen içeri gir de Sanatkârı seyret!"

- Rabia'nın (r.a.) arkadaşını davet ettiği yer, gönül alemidir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

"Allah'ın adaleti”

30/1/2007 · Kategori: Kissalar

Eski tarihlerin birinde, İsrailoğullarından ibadetle meşgul bir abid, nehrin kenarındaki ibadethanesinde gece gündüz ibadet ederdi.

Yakınında bir elbise tamir ve temizleyicisi vardı. Adam yoldan gelip geçenlerin elbiselerini tamir eder, bakımını yapar, temizlerdi.

Bir gün, belinde para kemeri bulunan bir atlı geldi. Kemerini ve elbisesini çıkardı. Nehirde elbisesini yıkadı. Ardından elbisesini giydi, fakat para kemerini orda unutup gitti.

O gittikten sonra nehir kenarına bir balıkçı geldi. Balıkçı serpme ile balık avlamaya başladı. Derken para kemerini orada gören balıkçı onu aldı, çekip gitti.

Az sonra atlı geldi, su başında para kemerini aradı. Fakat bulamadı. Elbise temizleyiciye uğrayıp dedi ki:

“Para kemerimi burada unuttum. Onu görmedin mi?”

Adam:

“Hayır. Görmedim” diye cevap verdi.

Bu cevaba kızan atlı kılıcını çekti, elbise temizleyicisini öldürdü.

Abid gözü önünde gerçekleşen bu haksız olayı görünce, az kalsın kavgaya karışıp fitneye kapılacaktı. Kendisini toparladı, Cenab-ı Hakk’a şöyle niyazda bulundu:

“Ey Yüce Allah’ım! Para kemerini balıkçı aldı, gitti. Elbise temizleyicisi ise para kemeri yüzünden haksız yere öldürüldü. Senin hikmetinden suâl olunmaz. Ama bunun hikmetini bana bildir.”

Allah, geceleyin abide rüyasında şöyle buyurdu:

“Ey salih kulum, fitneye kapılıp kavgaya karışma. Rabbinin ilmine itimat et. Şunu unutma ki, senin Rabbin zulmetmez. Atlı, balıkçının babasını öldürüp malını çalmıştı. Para kemeri balıkçının babasının malındandır. Dolayısıyla balıkçı babasından kalan mala kavuştu. Elbise temizleyicisine gelince, onun sevap sahifeleri dopdolu idi. Ancak o sahifelerde bir günah vardı. O günahın temizlenmesi gerekiyordu. Fakat yeterli bir tövbesi yoktu. Haksız yere öldürülme onun için makbul tövbe sayıldı. Atlının amel defteri ise günahlarla dolu idi. Sevap hanesinde tek bir sevaptan başka bir şey yoktu. Elbise temizleyicisini öldürdüğü vakit, amel defterindeki bir tek sevap da silindi. Senin Rabbin dilediğini adaletle yapar, istediği şekilde hak ile hükmeder.”

Yorum (yok) Yorum yaz!

Cennet ehlinden biri

30/1/2007 · Kategori: Kissalar

Cennet ehlinden biri

 

Ebu Hüreyre (r.a.)'den naklediliyor:


Rasûlullah(s.a.) ashabından bir grubun içindeyken şöyle dedi:


" Yarın cennet ehli olan birisi sizinle beraber namaz kılacak".


Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle devam eder:


" O adam olmayı çok arzu ettim.

 

Sabahleyin Rasûlullah (s.a.)'ın arkasında namaz kıldım.

 

Bütün insanlar gidip yalnızca ben ve Rasulullah (s.a.) kalıncaya kadar orada namaz kıldım.

 

Daha sonra hırka giymiş, elbisesinin yamaları sökülmüş esmer bir adam gelerek elini Rasulullah (s.a.)'ın eli üzerine koydu.

 

Sonra;


'Ey Allah'ın Peygamberi! Benim için Allah'a duâ et' dedi.

Rasulullah (s.a.) onun şehadeti için dua etti.

 

Bu arada ben adamdan çok keskin bir misk kokusu almaya başladım.

 

Sonra;

'Ya Rasulallah! Bu, O adam mı?' diye sordum. Rasulullah (s.a.); 'Evet. Falanca kabilenin kölesi' dedi.

 

O zaman ben; "Ey Allah'ın Peygamberi, onu satın alsan, sonra da azat etsen olmaz mı?" dedim.

 

Rasulullah (s.a.);

"Bu benim için uygun olmaz.

 

Ey Ebu Hüreyre (r.a.), ya Allah (c.c.) onu cennetin sahiplerinden biri yapmak istiyorsa! çünkü cennetin sahipleri ve efendileri vardır.

 

Bu siyah adam cennetin sahipleri ve efendilerinden olacak.

 

Ey Ebu Hüreyre! Allah (c.c.), yarattıklarından, saf, tertemiz halktan gizli ibadet edenleri yüzü gözü toz toprak içinde olanları ve karınlarına helal lokmadan başka bir şey girmeyenleri sever.

 

 Onlar, emirlerin yanına girmek için izin istediklerinde, onlara izin verilmez, zengin kadınlara evlenme teklif ettiklerinde onlarla evlenilmez, kayıp olduklarında onları kimse aramaz, bir yerde hazır olduklarında onları kimse çağırmaz, çıkıp geldiklerinde onların gelişine kimse sevinmez, hasta olduklarında onları kimse ziyaret etmez' öldüklerinde cenazelerine kimse gelmez' dedi.

 

Orada bulunanlar:

Ya Rasûlallah! Bunlardan birini bize söylermisin? dediler;

Uveys el-Karani' dedi.

 

Oradakiler;

Uveys el-Karani kimdir?' diye sordular.

 

Rasulullah (s.a.) şöyle anlattı:

"Elâ gözlü, omuzlarının arası geniş,orta boylu, oldukça esmer, göğsüne doğru uzanan ve secde yerine değer bir çenesi olan, Kur'an'ı okuyup kendisi için ağlayan, söylenmeye değmeyecek iki kaftanı olan, yünden bir izar ve rida giyen, yeryüzü ehli içinde bilinmeyen, gökyüzü ehli içinde tanınan,. Allah (c.c.) adına yemin ettiğinde Allah (c.c.)'ın onu yalancı çıkarmayacağı birisidir.

 

Dikkat edin, onun sol omuzunun altında beyaz bir parlaklık vardir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Hayvanların dilini bilen adam

29/1/2007 · Kategori: Kissalar

Hayvanların dilini bilen adam

 

- Kazandığı ile bir türlü huzura kavuşamayan çok hırslı bir adam, aniden ölen hayvanların ziyan oluşunu bir türlü hazmedemiyormuş.

 

- Bunların ölecekleri zamanı daha evvelden öğrenip erken önlem almak istiyormuş!

 

- Bunun için Süleyman (a.s.) Peygambere başvurmuş:

- Ne olur bana dua et de senin gibi hayvanların dilinden anlayayım.

 

- Bundan kendime dersler çıkarır, iyi insan olurum, dedi.

- Hz. Süleyman (a.s):

- Git işine bak, bu halin senin için daha hayırlıdır, kaldıramayacağın bir yükün altına girmeye çalışma, diye cevap verdi.

 

- Fakat adam dinlemedi ve ısrar etti.

- Ya Süleyman (a.s.), ne olur hiç değilse kapımdaki köpekle horozun dilinden anlayayım diyordu.

- Sonunda Hz. Süleyman (a.s.) dua etti ve adam sevinerek evine gitti.

 

- Ertesi sabah, hizmetçisi sofrayı kurarken bir parça ekmek fırlayıp düştü.

 

- Horoz koşup hemen kaptı.

 

- Köpek:

- Be horoz, yaptığın doğru mu.?

 

- Sen buğday da, arpa da yiyebilirsin.

 

- Bense ekmekten başka bir şey yiyemiyorum.

 

- Ne için benim rızkımı kapıyorsun"diyerek horoza kızdı.

 

- Horoz:

- Haklısın ama tasalanma, yarın bizim efendinin eşeği ölecek, sen de böylece bir güzel karnını doyurursun, dedi.

- Adam bunu duyunca hemen eşeğini sattı.

 

- Ertesi gün, ne konuşacaklar diye köpekle horozu dinlemeye koyuldu.

 

- Köpek horoza sitem ediyor:

- Hani eşek ölecekti, ben de karnımı doyuracaktım.

 

- Horoz:

- Eşek öldü ama başka yerde öldü.

 

- Fakat hiç merak etme yarın at ölecek, o zaman daha büyük bir ziyafete konacaksın, dedi.

- Adam hemen atını da sattı.

 

- Hayvanların dilini anlayabilmenin onun için çok karlı olduğunu düşünüyordu.

 

- Ertesi gün köpekle horozu dinlemeye gitti.

 

- Köpek horoza sitem ediyor, yalan söylemeye başladığından şüpheleniyordu.

 

- Horoz:

- Ben yalan söylemedim.

 

- At ölecekti, sahibimiz sattı.

 

- Fakat sen merak etme yarın sahibimizin en çok değer verdiği kölesi ölecek, o zaman onun hayrına yemekler verilecek, hepimiz doyacağız dedi.

- Bunu duyan adam kölesini de sattı.

 

- Ertesi gün yine aynı konuşmalara kulak kabartmak için gitti.

 

- Bu sefer köpek çok kızgındı.

 

- Günlerdir yalanlarla avutulduğunu söylüyordu.

 

- Horoz:

- Ben yalancı değilim ve yalan söylemem, diye itiraz etti.

 

- Köle de öldü, ama başka yerde...

 

- Çünkü sahibimiz onu da sattı.

 

- Fakat hiç iyi etmedi. Zira ilkin kaza eşeğe gelecekti, böylece sahibimiz kaza ve beladan kurtulacaktı.

 

- Onu sattı, ata geldi.

 

- Atı sattı, köleye geldi.

 

- Köleyi de sattı.

 

- Ama şimdiki müjdem şudur ki, bu hafta içinde Ağanın bizzat kendisi ölecek!

 

- Hayvanlarının ölmesi, ağaya gelecek büyük bir belaya engeldi.

 

- Ama o hayvanlarını satıp malına bela gelmesini engelleyince, bela bu sefer doğrudan doğruya canına gelecek.

 

- Konu komşucenaze evine yemekler getirecek.

 

- Ağanın ardından yemekler yapılıp, etler dağıtılacak.

 

- Bizde bunların artıklarından bol bol yer, içer, keyfimize bakarız.

 

- Bunu duyan mal canlısı Ağada müthiş bir telaş başlamış.

 

- Ne yapıp, ne edeceğini şaşrmış.

 

- Malını da mülkünü de bir anda unutup can derdine düşmüş.

 

- Bütün servetimi vereceğim, biri beni kurtarsın demiş.

 

- Fakat onun bütün çırpınmalarına rağmen Azrail (a.s.) gelmiş.

 

- Ağanın canını, helal haram tanımadan kazandığı servetin içinde alıvermiş.

 

- Geri bıraktığı malları mirasçılara pay edilmiş, ağanın kendisine de huzur-u İlahide hesabını vermek düşmüş.

 

 

 


- İnsanlar başlarına gelen istemedikleri bir şeyi hayra yormalı, onun daha büyük bir belayı def ettiğini, belalara kalkan olduğunu düşünmelidirler.

 

- Evet, perdenin arkasında neler olduğu ve hadiselerin hikmeti her zaman bilinmeyebilir.

 

- İnsan sık sık sadaka vererek belaları def etmelidir.

 

- Her şeyin sadakası vardır.

 

- Servetin, ilmin, iyi niyetin, sıhhatin, kuvvetin, zamanın...

Yorum (yok) Yorum yaz!

"Ene'l-Hakk"

29/1/2007 · Kategori: Kissalar

"BENLİĞİMİ UZAK EYLEDİM!"


Hallac-ı Mansur "Ene'l-Hak!... Ene'l-Hak!... Ene'l-Hak (Ben Hakkım!) diye diye inledi.

 

Halk ikiye bölündü.

 

Bir kısmı zahire göre hükmetti, Hallac-ı Mansur'un inkar ettiğini ve sözüyle dinden çıktığını ileri sürdü.

 

Bir kısmı da Hallac-ı Mansur'un sözüyle benliğini reddettiğini ve Hakkı dilediğini savundu.

 

Hallac-ı Mansur mahkemeye çıkarıldı, hapse atıldı, kendisine işkence edildi.

"Ene'l-Hak deme! Hüve'l-Hak (Hak O'dur!) de!" dediler.

 

Hallac bizim için de "Hak O'dur!" dedi.

İbn-i Ata haber gönderdi:

 

"Özür dile ki zindandan çıkarsınlar!"

Hallac, "Ben ne dedim ki özür dileyim? Ben Halık'ı bırakıp halka yalvarmam!" dedi.

 

Bir yandan da "Ene'l-Hak Ene'l-Hak diye feryat ediyordu.

 

Bağdat uleması Hallac'ın katledilmesi için fetva verdi.

 

Nihayet fetva gereince Hallac idam edildi.

 

Şiblî Hallac-ı Mansur'u rüyasında gördü ve sordu:

"Sana azap eden ve seni asan halka karşı Cenab-ı Hak nasıl muamele eyledi?"

 

Hallac:

"Benim hakkımda halk ikiye bölünmüştü.Bİr kısmı benim halimi bilirdi.

 

Bana şefkat ederdi.

 

Bir kısmı da benim halimi bilmezdi.

 

Şeriatı muhafaza ve Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirmek için bana azap ederdi.

 

Cenab-ı Hak her iki bölüğe de rahmet eyledi.

 

Çünkü her ikisi de masumdu!"

 

Bir derviş rüyada gördü ki, şeytan Hallac-ı Mansur'u görünce şaşırdı ve şöyle dedi:

"Sen 'Ene'l-Hak' (Ben Hakkım!) dedin.

 

Ben 'Ene'l Hayr'(Ben hayırlıyım!) dedim.Sana rahmet olundu, bana lanet edildi.Bunun hikmeti nedir?"

 

Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi:

"Sen enaniyetine güvendin ve benlik eyledin.

 

Ben ise enaniyetimi inkar ettim, benliğimi kendimden uzak eyledim.

 

Benliğimi Hak'ta gördüm."

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım