Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
4/4/2009 · Kategori: Reddiyeler

Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
Bu yazılarımızdan etkilenerek yanlış inançlardan Tevbe edenler ve yanlış insanlardan uzak duranlar olabilir ümidiyle bu reddiyelerimizi İnşâallâh sürdüreceğiz.
Sizden beklentimiz dikkatle ve insafla muhakeme etmeniz, bu yazımızın okunması hususunda iyiliği emretmeniz ve bu ilmî reddiyeleri yaymak dışında hiçbir şahsa hakaret ve nefretle dilinizi ve kalbinizi meşgul etmemenizdir.
Bizleri Kur’ân-ı Kerîm’e inanan ve buyurduklarını tahrife yeltenmeyen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ten kılan Allâh-u Te‘âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlardan ve: “Benim ve ashâbımın sahip bulunduğumuz Cemaat inancından bir karış ayrılan kişi, muhakkak İslâm ipini boynundan çıkarmış olur” (Tirmizî, no:2641, 2863,) buyuran Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e ve Cemaati temsil eden ashâbına sınırsız salât-ü selâmdan sonra!
Bu ayki yazımız yine Ehli Sünnet müdâfaası ve Ehli Bidat reddiyesi kapsamında Mustafa İslamoğlu’nun Kur’an mealine ve tefsirine soktuğu bir bidati, bir tahrifi ve bir inkârı eleştirmek üzerine olacaktır.
Tabi şunu sizlerle paylaşmak isterim ki; bizim, kişilerin şahsiyetine hakaret ve bazı kimselerden nefret gibi bir seciyemiz bulunmamaktadır. Zaten dînimiz de bize bu tür ahlâkı yasaklamaktadır. Biz ancak kişilerin yanlış bulduğumuz fikirlerini ilmî cevaplarla reddetmeye ve insanların bu yanlışlara inanarak îmandan çıkmamalarına gayret etmeye yönelik faaliyetler içerisinde olabiliriz. Zaten bundan başka bir şey düşünmeye bile vaktimiz yoktur.
İnkârın îmanla, dalâletin de hidâyetle yer değiştirmesi neticesinde İslâm’a giren bir kâfire ve yola gelen bir dalâlet sahibine karşı fikrimizi ve tavrımızı değiştirmemiz bize emrolunduğuna göre, bidatten sünnete ve firak-ı dâlleden Ehl-i Sünnete dönen bir kimseye de aynı muameleyi revâ görürüz ki, bu da bizim kimseye karşı şahsî ve nefsî bir nefret ve adâvet taşımadığımızın en büyük göstergesidir.
Fakat şunu insafla düşünerek bize hak vermeniz gerekir ki, itikadımıza göre Ehl-i Sünnet dışı bulduğumuz bir kişinin, insanı dinden çıkaracağına kanaat getirdiğimiz görüşlerinin Ehl-i Sünnet mensupları arasında, bilgisizlik ve seçici olmamak nedeniyle kabul gördüğünü müşahede etmemize rağmen, bu kardeşlerimizi bu yanlış inançlara uymamaları hususunda uyarmamamız, inançlarını bizden duydukları ilimlere emânet eden sevenlerimize karşı büyük bir hıyânet olmaz mı ve bu kıyamet gününde büyük bir vebâli mûcib olmaz mı?
Bir çukura doğru gittiğini gördüğümüz görme engelli bir kişiyi uyarmamaktan ve elinden tutup selâmet yoluna iletmemekten daha büyük bir vicdansızlık olabilir mi?
İşte biz arz-ı ekber günü: “Yâ Rabbi! Biz doğru bildiklerimizi bildirdik ve kötülükten nehyettik, ama herkes bizi dinlemedi. Elimizde olmayan şeyler sebebiyle bizi muâhaze etme” diyebilmemiz için, bir de bu yazılarımızdan etkilenerek yanlış inançlardan tevbe edenler ve yanlış insanlardan uzak duranlar olabilir ümidiyle bu reddiyelerimizi inşâallâh sürdüreceğiz.
Sizden beklentimiz dikkatle ve insafla muhakeme etmeniz, bu yazımızın okunması hususunda iyiliği emretmeniz ve bu ilmî reddiyeleri yaymak dışında hiçbir şahsa hakaret ve nefretle dilinizi ve kalbinizi meşgul etmemenizdir.
Bugünkü reddiye konumuz, İslamoğlu’nun Ye’cûc ve Me’cûc mevzuundaki bâtıl fikirleri Kur’ân-ı Kerîm meâline dahil etmiş olmasıdır.
Şöyle ki: İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur’an-Gerekçeli Meal-Tefsir” namındaki kitabının birinci cildinin 575. sayfasına denk gelen Kehf Sûresinin 94. âyet-i kerîmesinin notunda şu ifadelere yer vermiştir:
“Ye’cûc ve Me’cûc’e helâki hak eden tüm toplumlardan söz edilen bir pasajda daha değinilir (21:95-96). İkisi birlikte düşünüldüğünde, Ye’cuc ve Me’cuc’un belli bir zaman ve mekana has mahdut ve belirli bir topluluk olmadığı, her zaman ve mekânda ortaya çıkan yıkıcı ve tahripkar güçleri temsil ettiği anlaşılır. Ye’cûc ve me’cûc isimlerinin manaları ve ayrıntılı bir tahlil için 21:96’nın notuna bkz.”
Kendisinin bu konudaki görüşlerini imla hatalarına ve yazım çelişkilerine dahi riayet ederek hiçbir noktasını bile değiştirmeden naklettikten sonra, şimdi de havale ettiği notu yani Enbiyâ Sûresinin 96. âyet-i kerîmesinin dipnotunun bir bölümünü zikredelim:
“Musa Carullah’ın dediği gibi Ye’cûc-Me’cûc yeryüzünün her tarafında, her millette, her çağda bulunabilir. Kur’an’da, bunların cinsiyetleri, zaman ve mekânı sınırlanmamıştır. Günümüz itibarıyla askeri ve ekonomik gücüyle bütün yeryüzünü işgal etmiş olan egemen küresel güçler en dehşetli anlamıyla Ye’cûc ve Me’cûc’turlar.”
Evvelâ İslâmoğlu’nun, görüşünü benimseyerek kendisinden nakil yaptığı bu kişiyi tanıyalım:
Mûsâ Cârullah, (1875-1949) yılları arasında yaşamış, bir çok yanlış fikirleri olan bir şahıstır. Onun, insanı dinden çıkaracak tek fikri bu değildir. Nitekim kendisi dinler tarihi araştırmalarının önemine temas sadedinde, dinlerden söz ederken birine hak, diğerine bâtıl demekten sakınmanın ve her dine saygı göstermenin gereğine inanmıştır. “Rahmet-i İlâhiyye Burhanları” adlı eserinde, âhirette daimi azabın İlâhî rahmete uygun olmayacağını ve İlâhî rahmetin herkesi kapsadığını söyler. (Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, 31/215)
Onun bu görüşlerinden anlaşıldığına göre; İslâm için hak, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi bâtıl dinler için bâtıl demekten sakınılması gerekiyormuş. Allâh-u Te‘âlâ nezdinde hak olan tek dînin İslâm olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in sarih ifadesiyken, bize Allâh’ın hak dediği şeye hak demekten sakınmamız gerektiğini öğütleyen ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerinde kâfirlerin azabından bahsedilirken sadece “Sonsuz azapta kalacakları” mânâsını ifade eden “Hâlidîne” tabiriyle yetinilmeyip, tekid için peşisıra “Ebedâ” lafzı zikredildiği halde, Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisine yakıştırdığı gazap ve azap sıfatlarını Allâh’a yakıştıramayarak sonsuz azabı inkâr etmek suretiyle, kâfir olan bir adamın görüşünü bir Kur’ân meâlinde nakletmek bile büyük bir cinayetken, üstelik bu kişinin bir çok âyetin müfâdını inkâra götüren bir dalâlet ifadesini, muhakemeye bile tâbî tutmaksızın kabule şâyân tek bir görüşmüş gibi hikâye etmek, elbette ki İslâm toplumuna yapılacak en büyük hainlik olmuştur.
Oysa Ye’cûc ve Me’cûc kavimlerinin, Zülkarneyn’in yolculuğu sırasında uğradığı belli bir mıntıkada bulunan iki dağın arasına demir parçaları ile kurşun kullanarak yaptığı muhkem bir seddin arkasında bulunan iki ümmet oldukları, kıyamete yakın vaat edilen zaman gelinceye kadar o seddi delemeyecekleri ve insanlara zarar veremeyecekleri Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirtilmiştir.
Nitekim Allâh-u Te‘âlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Sonra yine o (Zülkarneyn doğuyla batı arasında, doğudan kuzeye doğru üçüncü bir yola girerek maksadına ulaştıracak) başka bir sebep izledi. Nihâyet (aralarına sed yapacağı) o iki dağın arasına ulaştığı zaman onların önünde öyle bir toplum buldu ki, onlar (dillerinin garipliği ve akıllarının kıtlığı yüzünden) hiçbir söz anlamaya yanaşmıyorlardı. (Oranın halkı) dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye’cûc ve Me’cûc (isimli iki kabilenin mensupları) bu toprakta (katliâm, tahribât ve ekinleri telef etmek suretiyle) fesat çıkaran kimselerdir. Bizimle onlar arasında (bize saldırmalarını engelleyecek) bir sed yapmana karşılık sana bir vergi versek nasıl olur?” (Zülkarneyn (Aleyhisselâm) onlara cevâben) dedi ki: Rabbimin beni içerisinde yerleştirmiş bulunduğu (mallar, mülkler, sebepler ve alet-edevât gibi gerekli) şeyler (sizin bana teklif ettiğiniz ücretten) daha iyidir. Öyleyse siz bana (parayla değil de,) bir kuvvetle (; insan gücü ve güzel sanat becerisiyle) yardım edin de sizinle onlar arasında (istediğinizden daha) sağlam bir sed yapayım! (Hadi) bana büyük demir parçaları getirin!” (Onlar da dediğini yaptılar. Böylece o yavaş yavaş demir kütlelerini dizmeye başladı.) Nihâyet (dağların) karşılıklı iki kenarın arasını düzlediğinde: “ (Körüklerle demir parçalarına) üfleyin!” dedi. (Onların üflemesi) netice(sin)de onu (kızgın) bir ateş hâline çevirince (ilgililere): “Getirin bana da, onun üzerine erimiş bir bakır dökeyim!” dedi. (Onlar söylenenleri harfiyyen yapınca, o sed iyice lehimlenerek sert bir dağ haline geliverdi. Derken Ye’cûc ve Me’cûc gelip, onu delmek ve üstüne tırmanmak istedilerse de) artık onlar onun üstüne çıkmaya da güç bulamadılar, onu azıcık delmeye de en ufak bir imkân bulamadılar. (Bunun üzerine Zülkarneyn (Aleyhisselâm)) dedi ki: “İşte bu (seddi yapmaya muvaffak olmam), Rabbimden (kullarına karşı) büyük bir rahmet (eseri)dir. Ama (kıyamete yakın o sed ardında kalan Ye’cûc ve Me’cûc’un insanlara musallat edilmesi hakkında) Rabbimin vaadi(nin gerçekleşme zamanı) gelince O onu yerle bir edecektir. Zaten Rabbimin vaadi dâima (yerini bulacak) bir hak olmuştur. İşte o (seddin arkasından çıkacakları) gün (aralarında vukû bulacak izdiham nedeniyle) Biz onların bir kısmını diğer bir kısmın içerisinde deniz dalgası gibi çarpışmakta olduğu halde bırakmışızdır. Derken sûr içerisine üfürüldü de, artık Biz onları (hesap ve ceza için) tam bir toplayışla cem ettik!” (Kehf Sûresi:92-99)
Diğer bir âyet-i kerîmesinde de onların şu anda dünya halkı içerisinde fesat çıkaramadıklarını, ama vakti gelip sedleri delinince süratlice her tarafa yayılacaklarını beyan sadedinde şöyle buyurmuştur:
“(Hakkı bildikleri halde onda birleşmeyen kâfir milletlerin helâkleri böylece sürüp gidecek,) nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (seddi) açılınca ki, onlar (dağ ve tepe gibi) her yüksek yerden (inerek, ekinlere ve canlılara saldırmak üzere) süratlice koşacaklar!” (Enbiyâ Sûresi:96)
Ye’cûc ve Me’cûc hakkındaki hadîs-i şerîfleri konu edecek olursak bunlar ciltler dolusu kitaplara mevzu olacak kadar fazladır.
Ama bunları özetleyerek konumuzu aydınlatmaya yeterli olacak bir kısmını zikredecek olursak:
“Ye’cûc ve Me’cûc Âdemoğullarından iki kabilenin ismidir. Kıyâmete yakın Îsâ (Aleyhisselâm) inerek Deccal’ı helâk ettikten sonra Zülkarneyn’in bina ettiği sed açılarak, Ye’cûc ve Me’cûc kavimleri dağ ve tepe gibi yüksek yerlerden akın ederek insanlara karışacak ve her şeyi yiyip içmeleri üzerine göller dahî kuruyacak, neticede büyük bir kıtlık baş gösterecektir. Sonra Îsâ (Aleyhisselâm)ın duasıyla boyunlarına musallat olan deve kurduyla top yekûn helâk olacaklardır, leşleri dünyâyı doldurunca Îsâ (Aleyhisselâm)ın duasıyla Allâh-u Te‘âlâ, uzun boyunlu develere benzeyen birtakım kuşları göndererek o leşleri dilediği yerlere attıracaktır. Daha sonra Allâh-u Te‘âlâ’nın göndereceği yağmurlarla yeryüzü onların pisliklerinden yıkanacaktır. Sonunda Allâh-u Te‘âlâ yeryüzünü cennet gibi yeşertecek ve Îsâ (Aleyhisselâm)ın beraberinde olan tüm müminlerin durumları düzelecektir.”
(İbni Mâce, Fiten: 33, no: 4075-4077, 2/1358; Tirmizî, Fiten: 59, no: 2240, 4/510)
Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) sed hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ye’cûc ve Me’cûc her gün onu kazarlar, tam delmeye yaklaştıklarında başlarındaki yetkili: ‘Dönün, yarın onu delersiniz’ der. Ama Allâh-u Te‘âlâ onu eskisi gibi sağlam şekle döndürür. Nihayet müddetlerinin sonuna ulaşıp Allâh onları insanlara musallat etmek istediğinde görevlileri: ‘Dönün, yarın inşâallâh onu delersiniz’ der. Döndüklerinde onu, bıraktıkları hâli üzere bulurlar ve onu delerek insanlara saldırırlar, bütün suları içerler, insanlar onlardan kaçmaya başlar. Bunun üzerine oklarını göğe doğru atarlar, onlar kana bulanmış halde kendilerine geri dönünce kibir ve kasvetlerinden dolayı: ‘Yer ehline galip geldik, göktekileri de mağlup ettik’ derler. O zaman Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine, enselerine yapışan bir kurt musallat eder de böylece onları helâk eder.”
(Ebû Ya‘lâ, no:6436; Hâkim, el-Müstedrek: 4/488; Abdürrezzâk, el-Musannef, 2/28,29; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:10632, 16/369; Tirmizî, no:3153; İbni Mâce, no:4080; İbni Hibbân, no:6829)
Ebu’z-Zâhiriyye (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Müslümanların kıyamete yakın çıkacak fitnelerden sığınağı Dimeşk’tir, Deccal’dan sığınakları Beyt-i Makdis’dir, Ye’cûc ve Me’cûc’den sığınakları ise Tûr Mescidi’dir.”
(İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/324, 325, 12/191)
Zeyneb binti Cahş (Radıyallâhu Anhâ) şöyle anlatmıştır: Bir gün Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yüzü kızarmış vaziyette uykusundan uyandı.
Bir yandan da şöyle diyordu: “Allâh’tan başka hiçbir ilâh yoktur, çok yaklaşan bir şerden dolayı vay Arapların başına gelecek olanlara! Bu gün Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddinden şu kadar (az bir miktar) açılmıştır.”
(Buhârî, no:3346, 3598, 7059, 7135; Müslim, no:2880)
Ebû Sa‘îd el-Hudrî (Radıyallâhu Anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Ye’cûc ve Me’cûc açılacak, onlar Allâh-u Te‘âlâ’nın: ‘Her yüksek yerden boşalıyorlar’ buyurduğu gibi, insanlara musallat olacaklar, Müslümanlar onlardan kaçarak şehirlerine ve kalelerine çekilecekler, hayvanlarını bile yanlarına toplayacaklar. Ye’cûc ve Me’cûc yeryüzünün sularını içecekler, bir nehre uğradıklarında onu kupkuru bırakacaklar, arkalarından gelenler: ‘Bir zamanlar burada su vardı’ diyecekler. İnsanlardan özel sığınaklara girmeyen kimse kalmayınca onların sözcüsü: ‘İşte yer halkından kurtulduk, şimdi gök ehli kaldı’ diyecek…”
(Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:11731, 18/256; İbni Mâce, 4079; Ebû Ya‘lâ, 1144, 1351; Taberî, 15/399; İbni Hibbân, no:6830; Hâkim, el-Müstedrek: 2/245, 4/489)
Kıymetli okuyucularımız! Takdiri size bırakıyoruz.
Bu iki kavmin kimlikleri, Zülkarneyn’in seddi arkasında yaşadıkları, kıyamete yakın Allâh-u Te‘âlâ’nın parçalamasıyla sed açılarak insanlara musallat olacakları, onlardan kaçanların Tur dağına sığınacakları ve Îsâ (Aleyhisselâm) indikten sonra onun duâsıyla helâk edilecekleri bunca âyet-i kerîme ve mânen mütevâtir olan sahih hadîs-i şerîflerde şüpheye mahal bırakmayacak sarih ifadelerle anlatılmışken, bu iki kavmin belli bir cinsiyetle, zaman ve mekânla kayıtlı olmadığı ve hâli hâzırda dünya üzerindeki tüm teröristlerin ve tahakküm gücünü elinde bulunduran siyâsi ve ekonomik güçlerin Ye’cûc ve Me’cûc olduğunu söylemek, Kehf Sûresinin âyetlerinde zamanı ve mekânı, yapım tarihi ve yapı malzemeleri zikredilen böyle bir seddin ve arkasında kalan iki kavmin mevcûdiyetinin inkârı anlamına gelmez mi?
Bu tür milletlerin her zamanda ve her mekanda bulunduğunu söylemek, Kehf ve Enbiyâ Sûrelerinin âyetlerinde açıkça ifade edilmiş olan: “Vakti gelince seddin parçalanacağı” gerçeğini reddetmek mânâsı taşımaz mı?
Bunca hadîs-i şerîf ve rivâyetlerde bu toplumların suları kurutacakları ve her türlü ifsadı yapacakları açıklanmışken, bu gün bir testi suyu bile birden içemeyen müfsitleri bunlar yerine ikame etmek, bu hadîs-i şerîf ve rivayetleri tanımamak olmaz mı?
İslamoğlu’nun Ye’cûc ve Me’cûc hakkında kabule şâyan bularak naklettiği bu görüş, bunca âyet-i kerîmeyi ve mütevâtir hadîs-i şerîfleri inkâr etmek demek değilse, artık bu âyetleri ve hadîs-i şerîfleri inkâr etmek daha başka nasıl düşünülebilir?
Bunca tahrif ve tevil, küfür ve inkâr sayılmayacaksa artık dinde adına inkâr denecek hiçbir şey kalmamış demektir. Çünkü bunların iki kavim olarak adlandırılmaları, onların her milletten olabileceği görüşünü çürütmüştür. Zülkarneyn’in yaptığı seddin arkasında bulunmaları ve âhir zamana kadar oradan çıkamayacak olmaları, onları belli bir bölgede sınırlamıştır.
Başka bir noktadan düşünecek olursak, kıyamete yakın sed parçalanmadan yerlerinden ayrılamayacak olmalarının bildirilmesi, şu anda dünyanın herhangi bir yerinde kesinlikle bulunamayacaklarını ifade etmektedir. Bu meseleler, biri varsa diğeri yok olacak kadar açık konularken, Allâh-u Te‘âlâ’nın:
“Onlar seddin arkasındadır ve Benim vâdem gelinceye kadar oradan çıkamayacaklardır”
buyurduğu bir mevzuda: “Yok onlar belli bir yerde sınırlı değildirler, her yerde ifsat yapanlar onlardır” demek, “Allâh-u Te‘âlâ’nın buyurduğu gibi değil, benim dediğim gibidir” demekten başka ne mânâ ifade eder.
Artık Allâh-u Te‘âlâ’dan niyazımız, bizi de, siz okurlarımızı da, tüm sevdiklerimizi de Allâh-u Te‘âlâ’yı ve Rasûlünü yalancı çıkaran kişileri dinlemekten, kitaplarını okumaktan ve görüşlerine kapılmaktan muhafaza etmesidir.
Bu konuda tek güvencemiz Allâh-u Te‘âlâ’nın fazl-u keremidir. Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetleri, Meâl ve Tefsir adı altında yazılan hurafelerde açıkça inkâr edilirken: “Bu adam bilgili ve kültürlü biridir, elbet bir bildiği vardır” diyenlere ve aklını kullanmayıp kiraya verenlere çokça rastladığımız şu ortamda, akıllarımızı ve îmanlarımızı Allâh’a emanet ederiz. Şüphesiz ki O, emanetleri zayi etmez ve vâdine hulfetmez.
Bir dahaki ay görüşünceye kadar Allâh-u Te‘âlâ’ya emânet olunuz.
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Ây
14/3/2009 · Kategori: Reddiyeler
Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Âyetin İnkârı Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı, bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Cumhur'un yolundan ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O'nun yolundan bir karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra: Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim. Elime geçen "Yahudileşme temâyülü" kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, "Hayızlı kadınların camiye giremeyeceği" gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu. Sonra bana verilen "Üç Muhammed" kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın "eş-Şifâ"sı ve İmâm-ı Süyûtî'nin "el-Hasâis"i gibi muteber eserlerde geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek, "Bu kitaplarda anlatılan hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de bulunmadığı"nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan çok derin bir yara açtı. Ama daha sonra elime geçen "Gerekçeli Meal" kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; "Teröristlerin cezasıyla ilgili" bir âyeti nasıl yok saydığını, "Tur dağının Yahudiler üzerine kaldırılması" gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle reddettiğini ve "Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan sonra diriltilmesi" gibi, Allâh-u Te'âlâ'nın yaşanmış olaylar olarak kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim. İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm'ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız. "Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir." Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. "Bu cümle bir 'inşa' cümlesi değil bir 'ihbar' cümlesidir ve dolayısıyla Kur'an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü'nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir." Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz. Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu "Kur'ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi"ndeki meale göz atalım. "Allâh'a ve Rasûl'ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir. İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!" Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur'ân-ı Kerîm'in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir "İnşâ" değil de, bir "İhbar" olduğunu öne sürmüştür. Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, "İnşâ", "Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek" mânâsına gelmekte, "İhbâr" ise: "Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek"tir. Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen "Dünyadaki rüsvaylık" teröristlere nasıl ulaşacaktır. Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir. Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: "Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna" kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?! Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de aynı ifadeyle zikredilen: "Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram'da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın. İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir." (Bakara Sûresi:191) "Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh'tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!...." (Mâide Sûresi:38) "Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir…." (Mâide Sûresi:95) âyet-i kerîmelerinde "Ceza" tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen "Ceza"nın, üstelik: "Onların cezası ancak ve ancak budur" mânâsını ifade eden "İnnemâ" edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir. Oysa Fahru'r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: "Allâh-u Te'âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te'âlâ'nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir" denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm'ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir. İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik "Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu"nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir. Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: "Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat sonra Medine'nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler. Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler. Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar." (Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214) İslamoğlu'nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır. Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur. Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur'ân-ı Kerim'de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz. El-Mevsû'atü'l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: "Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu" hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta temel teşkil eden nass ise; "Allâh'a ve Rasûl'üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır! Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr'dur; Rahîm'dir." (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir. Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi'îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir. Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir. (Ravzu't-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu't-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli'n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü'l-muhtâc:8/3) İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir. Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar. (Bedâi'u's-sanâi' : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114) İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir. (Bidâyetü'l-müctehid:2/491-492; Şerhu'z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü'd-Düsûkî: 4/350; Tefsîru'l-Kurtubî: 6/152) Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir. Hal böyle iken İslamoğlu'nun: "Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır" demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur. Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu'nun beyânına göre bu "Gerekçeli Meâl"in fıkhî notları Hayrettin Karaman'la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?! Eyvâh ki ğarîb oldu şerî'at-i Muhammed, Ki kaldı bu misilli ulemânın eline! Allâh-u Te'âlâ'nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur. Artık "Kâfirlere İslâm'ı hoş gösterelim" derken İslâm'ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve Allâh'ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te'âlâ'ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te'âlâ'ya emanet ederiz. Allâh-u Te'âlâ'nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun.
Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: "Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?" şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim.
Rahmân ve Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere sabit kılan Allâh-u Te'âlâ'ya hamd-ü senâdan,
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR!
13/4/2008 · Kategori: Reddiyeler

ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR
"Tevessül inkarcıları yazı dizisi 5"
Meşâyihtan bazısı, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûh-u şerîfini güneşe benzetmiştir.
Nitekim güneşin kendisi gökte olup ışınları yerde olduğu gibi, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhu da A’lâyi illiyyîn’de olduğu halde, kabr-i şerîfinden ayrılmayarak, kabri başında kendisine selâm verenlere cevap vermektedir.
Nitekim; Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Herkim bana selâm verirse, mutlaka Allâh-ü Teâlâ rûhumu bana iâde eder de, onun selâmını iâde ederim.
Herkes ne bâtıl inançlarla ve ne fuzûlî amellerle uğraşırken bizleri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat inancını anlayıp anlatmakla meşgul eden Allâh-ü Teâlâ’ya, saltanatının celâline yakışır şekilde hamd-ü senâlardan sonra, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in imamı olan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve ilk mensupları olan âl-i ashâbına, bize şefaatlerini celb edecek şekilde salât-ü selâmların ardından bu ayki yazımızı geçen yazılarımızla irtibatlayacak olursak; dirilerle tevessül câiz olduğu gibi ölülerle de tevessülün meşrûiyetini ispat sadedinde yönelttiğimiz soruların üçüncüsü; dirilerin de ölülerden faydalanıp faydalanamayacağı hususuydu ki, bir önceki yazımızda dirilerin ölülerden faydalandığına dair bazı güçlü deliller zikrettik.
Bunlara diğer bazı delilleri ilave edecek olursak;
Abdullah ibn-i Abbâs (Radıyallâhu anhumâ)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Herkim dünyada tanıdığı mümin kardeşinin kabrine uğrar da, ona selam verirse, mutlaka o onu tanır ve selamını iâde eder”1
İmâm-ı Süyûtî (Rahimehullâh)’ın beyanına göre; hadîs-i şerîfler ve eserler, zâir (kabir ziyaretçisin)’in bu ziyaretini, mezûrun (ziyaret edilen şahsın) bildiğine, sözünü işittiğine, onunla ünsiyet ettiğine ve onun selâmını aldığına delâlet etmektedirler.
Bu hükümler, şehitler ve diğerleri hakkında umûmidir ve bu hususta bir vakit de mevzûbahis değildir.
En doğru görüş budur.
Zira Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), ümmetine, işiten ve anlayan muhataplarına selâm vermeyi meşrû etmiştir.
Hakikat erbâbı buyurmuştur ki; ölünün ruhunun, ayrıldığı bedeniyle o denli irtibâtı vardır ki, kendisi refîk-i a’lâ (en yüksek melek cemaatleri arasın) da olup, makamı İlliyyîn’de iken bile, kabrinde namaz kılabilir ve selâm verenlere cevap verebilir.
Bu iki iş arasında hiçbir zıddiyet yoktur, zira ruhların hâli bedenlerin haline benzemez.
Bunu anlamamak, ancak gâibi şahide kıyas ederek (görülmeyeni görülene benzeterek) ruhun da, cisimlerde bilindiği üzere bir anda iki mekânda bulunamayacağını sanmaktan kaynaklanmaktadır. Meşâyihtan bazısı, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûh-u şerîfini güneşe benzetmiştir.
Nitekim güneşin kendisi gökte olup ışınları yerde olduğu gibi, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in rûhu da A’lâyi illiyyîn’de olduğu halde, kabr-i şerîfinden ayrılmayarak, kabri başında kendisine selâm verenlere cevap vermektedir.
Nitekim; Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Herkim bana selâm verirse, mutlaka Allâh-ü Teâlâ rûhumu bana iâde eder de, onun selâmını iâde ederim.”2
Bu hadîs-i şerîften anlaşılacağı üzere; Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) e âlem-i berzâh (dünya ile âhiret arasında köprü olan kabir hayatın)da devamlı diridir.
Zira gece veya gündüz saatlerinin her bir ânında âlemler içerisinde Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e selâm okuyan bir kişinin bulunmaması mümkün değildir. Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
“Allâh bana rûhumu iâde eder.”
sözü, “Allâh-ü Teâlâ, işitmek, konuşmak ve anlamak gibi hâsselerimi (duyularımı) âlem-i berzahta benden almaz” demektir.
Dolayısıyla, küllî olan Rûh-i Muhammedî Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bir bütün olan rûhu şerîfinin his ve şuuru hiçbir zaman asla kaybolmaz. Çünkü o, bütün âlemlerin rûhu ve her zerreye sirâyet eden sırrı olduğundan, onun, âlemlerde olup bitenden gaybeti (habersizliği ve gafleti) söz konusu değildir.
Demek ki, Allâh-ü Teâlâ’nın hikmeti, insan hayatının diğer canlıların hayatından farklı olarak bir takım ikramlara mazhar olmasını gerektirdiği gibi, ölümünün ardından da insan türünün diğer hayvanlardan farklı bir takım özelliklere sahip olmasını iktiza etmiştir.
Bu nedenle insana, dünyadan ayrılmasının ardından, dünyevî ve uhrevî iki hayatının arasında bir berzah hayatı vermiştir ki, işte o hayat sayesinde o, yaptığı amelinin karşılığının öncüsü olarak sevap veya azaptan hak ettiklerini tadar, yine o hayat sayesindedir ki, ziyaretçisini tanır ve selâmını alır, hatta geçen yazımızda belirttiğimiz üzere yakınlarına duâcı olur.
Zaten bu nedenle ölüye diri gibi selâm verilebilmektedir.
Nitekim Âişe (Radıyallâhu anhâ) validemiz bir keresinde Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “Kabirlere nasıl selâm vereyim? diye sorduğunda, Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Sen, ‘Bu diyârın mü’min ve Müslüman olan ehline selâm olsun!
Allâh-ü Teâlâ bizden önce geçenlere de, geri kalanlara da rahmet etsin, şüphesiz biz de inşâallâh size kavuşacağız’ de” buyurmuştur3.
Bu hadîs-i şerîften de anlaşıldığı üzere; ölülere de diriler gibi, “Esselâmü aleyküm” diye selâm verilebilir.
Selâma cevap vermenin bir duâ mâhiyeti taşıdığında şüphe yoktur, çünkü o, korkulardan emniyet talep etmekten ibaret olduğuna göre, meyyitin selâmı iâde etmesi, ziyaretçisine dua etmesi demektir.
Kişinin ölüden bu yolla dua istemesi ile, ona:
“Bana şu hususta dua et”
diyerek dua talep etmesi arasında bir fark düşünülebilir mi?
Hele bir de, o ölü için istiğfarda bulunarak, rûhuna Kur’ân-ı Kerîm okuyarak ve onun adına sadaka vererek, kendisine sadece bir selâm vermekten çok daha fayda veren ve karşılık vermesini daha ziyade gerektiren şeyler takdim etmesinin ardından bunu yapmışsa, elbette onun duâsını almakta daha ümitvâr olur.
Zaten ziyaretçi ile ölü arasında selâm ve iâdesi ile başlayan ilgi ve alâkanın birden kesilmesi anlaşılır bir şey değildir.
Özellikle peygamberler, şehitler, veliler ve salihler gibi, dirilere duâları sabit olan ruhça kuvvetli ve nefis bakımından çok arınmış bulunan kimselerin, kendilerini ziyarete gelip güçleri seviyesinde hediyelerde bulunan âciz ve muhtaç kimselerin duâ ve isteklerini gözardı etmeleri hiç düşünülebilir mi?
“Tevessül” ve “İstiğâse”yi reddedenlerin önderi olan ve bir çok yanlış fikre sahip olan İbn-i Kayyim bile bu konuyu mütevâtir olarak değerlendirmiştir.
Nitekim onun “er-Rûh” isimli eserindeki beyanı şöyledir:
“Bedenlerinin ölümünden sonra ruhların, bedenleriyle irtibât halindeyken yapamadıkları şeylere güç yetirebildikleri konusu, insanların birçoğunun görüşlerinin birleştiği hususlardandır, özellikle bir-iki kişinin ve bazı azınlıkların, kalabalık orduları bozguna uğrattığı çok görülmüştür.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in, Ebû Bekir ve Ömer (Radıyallâhu anhumâ) ile birlikte geldikleri ve onların kutsal ruhlarının şirk ve zulüm ordularını bozguna uğrattığı çok kere rüyalara girmiş, görenler uyandıklarında, güçsüz ve az olan İslâm ordusunun, sayıca ve silahça çoğunluğa sahip olan küfür ordusunu bozguna uğrattığını görmüşlerdir.4”
Bu sorunun cevabını, tarihî bir gerçeği açıklayarak sona erdirelim.
İmam İbn-i Esîr (Rahimehullâh)ın, “el-Kâmil” isimli eserindeki beyanına göre; Târık ibn-i Ziyâd (Rahimehullâh) deniz yoluyla Endülüs’ün fethine çıktığında kendisine bir geçkinlik ârız olmuş, o sırada Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’i, onunla birlikte kılıçlarını kuşanmış ve yaylarını takınmış halde muhâcirleri ve ensârı görmüş, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona: “Ey Târık! Vazifene yönel” diye destur vermiş, ayrıca ona Müslümanlara yumuşak davranmasını ve ahde vefa göstermesini emir buyurmuş.
Derken Târık, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ve ashâbının, onun önünde Endülüs’e girdiklerini görmüş ve böylece sevinçle uyanarak bunu ordusuna haber vermiştir.
İşte bu, onun ruhunun kuvvetlenmesine sebep olmuş, bu bereketle o, zafere erişeceğinde hiç şüpheye düşmemiştir.5
Târık ibn-i Ziyâd (Rahimehullâh)ın gemileri neye dayanarak yaktığı şimdi daha iyi anlaşıldı sanırım!
Görüldüğü üzere tevessülü inkâr edenlerin imamı olan İbn-i Kayyim’in bu konudaki görüşleri bu şekildedir.
Ama imamlarının görüşünü bile şirk diye itham eden bir cemâatin kaynağı, elbetteki âyet ve hadîsler, delil ve içtihatlar olmayıp, nefis ve şeytan gibi iç ve dış düşmanların da tahrikiyle, Müslüman görünen İslâm düşmanı bir takım ajanların uydurduğu bâtıl görüşlere uymaktan başka bir şey olamaz.
Allâh-ü Teâlâ dilediği kâfirleri alçaltıp azaba uğratmak ve müminlere öğüt yapmak için diriltirken, O’nun dostlarını birtakım ikramlara mazhar kılmak için diriltmesi nasıl yadırganabilir?
Nitekim İbn-i Ömer (Radıyallâhu anhumâ) şöyle anlatmıştır:
Bir kere ben Bedir’in kenarlarında dolaşırken boynunda zincirleri olan bir adam bir anda bir çukurdan fırlayarak bana:
“Ey Allâh’ın kulu! Bana su ver” diye iki kere seslendi.
Sonra elinde kamçı olan siyah bir adam aynı çukurdan çıkarak
“Ey Allâh’ın kulu! Ona su verme.
Çünkü o kâfirdir” diye bana seslendi.
Daha sonra ona bir kamçı vurarak çukuruna geri döndürdü.
Bunun üzerine ben koşarak Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e gidip bu durumu bildirdiğimde O bana:
“Sen onu gördün ha!” diye sordu.
Ben: “Evet” deyince:
“O, Allâh’ın düşmanı Ebû Cehil ibn-i Hişâm’dır.
İşte onun kıyâmete kadar azabı böylecedir” buyurdu6.
Bu sahih rivayetten anlaşıldığı üzere Ebû Cehil bile dirilip alenen gözükerek yardım istiyebiliyorken, Ebû Bekir gibi bir zat kendisinden yardım isteyenlere nasıl yardım edemez?!
Oysa İmâm-ı Dücevî (Rahimehullâh)ın naklettiği gibi; tevessülü inkâr edenlerin imamlarından olan, hatta onlar nezdinde ikinin ikincisi veya üçün üçüncüsü sayılan İbn-i Kayyım, er-Rûh isimli kitabında: “Ebû Bekr (Radıyallâhu anh)’ın ruhu gibi büyük ruhlar tek başına bütün bir orduyu bozguna uğratırlar” demiştir7.
Bu konuda sayısız delil mevcutken konuyu toparlama açısından bu kadarla iktifâ ettik.
Artık tüm okurlarımız ölülerin dirilere yardım edebileceği gerçeğini anladılarsa, tevessül ve istiğâsenin meşrûiyeti konusunu daha iyi anlayacaklar demektir.
İnşâallâh bir sonraki yazımızda dördüncü suâl olan “Peygamberlerin ve velîlerin Allâh katındaki mertebeleri, ölümlerinin ardından biter mi?”
sorusuna cevap arayacağız ve böylece tevessül konusunu toparladıktan sonra, mahrumların reddettiği diğer konuları, vaad ettiğimiz sıra üzere cevaplamaya çalışacağız.
Bu yazılarımızı itikat ile takip eden siz okurlarıma ve bu inançta olan erkek-kadın tüm inananlara yapacağım en büyük dua; dara düştüğümüz anlarda, özellikle sekerât-ı mevtte, arasât-ı kıyâmette ve cennete girmeden önce göreceğimiz tüm bâdirelerde, Allâh-ü Teâlâ’nın, peygamberlerini ve velîlerini bizlerin kurtuluşuna vesîle kılmasıdır. Âmin!
Münkirin nasibi hirmân (inkarcının nasibi mahrûmiyet) olduğuna göre ey Rabbimiz!
Seni şâhid ederiz ki, biz Senin dostlarının dirilerinin de, ölülerinin de şefâat ve yardımlarına inanan müminleriz ve insanların itikatlarının bozulmaya yüz tuttuğu şu fitne zamanda, bu imanımızı Sana emânet ederiz.
Şüphesiz ki Sen emânetleri zâyi etmezsin.
--------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
1 - (İbn-i Abdi’l-Ber, et-Temhîd, İbni Kesîr, et-Tefsîr, 3/439;Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/487; Hatîb, İbni Asâkir, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no:42556, 15/646)
2 - (Ebû Dâvud, Menâsik: 96, no: 2041, 1/622)
3 - (Müslim, Cenâiz: 35, 103, 2/363, no: 974; Tirmizî, Cenâiz, 59, no: 1053, 3/369; İbn-i Mâce, Cenâiz, 36, no: 1546, 1/493)
4 - (İbn-i Kayyim, er-Rûh, sh: 237)
5 - (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh, 4/268)
6 - (Taberâni, el-Mu’cemu’l-evsat, no:2556, 7/287; İbni Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-kubûr, sh:74; Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, 3/57; Süyûtî, Şerhu’s-sudûr, sh:164; İbn-i Receb, Ehvâlü’l-kubûr, sh:142; Kastalânî, el-Mevâhib, 1/191; Şerhu’z-Zerkânî ale’l-Mevâhib, 2/316; Muhammed Âbid es-Sindî, et-Tevessül, sh:60-61)
7 - (Dücevî, el-Makalât, 1/566)
Ahmet Mahmut ÜNLÜ
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
ÖLÜ YADA DİRİ RABBİM DİLERSE ARASINDA BİR FARK YOKTUR!
12/3/2008 · Kategori: Reddiyeler

Ölü veya Diri Rabbim Dilerse Arasında Bir Fark Yoktur
"Tevessül inkarcıları yazı dizisi 4"
Bedenin esâretinden, ilişkilerinden ve engellerinden kurtulan bir ruhta, öyle tasarruflar, öyle kuvvetler, öyle himmetler ve Allâh-ü Teâlâ ile öyle süratli irtibatlar bulunur ki, beden içerisinde hapsolmuş basit bir ruhta bu güçlerin hiç biri tasavvur edilemez.
Allâh-ü Teâlâ’ya hamd-ü senâlar, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve âl-i ashâbına salât-ü selâmlar, ölü ve diri tüm Allâh dostlarına fevka’t-tecellîlerle duâlardan sonra;
geçen yazımızda tevessülün ölümden sonra da câiz olduğunun delillerini serd etmeden önce cevabını açıklamak istediğimiz bazı suâller sorduk ve bunlar içerisinden sadece birincisinin cevabını açıkladık ki, o da ölümün bir yok oluş demek olmadığı, sadece bir yurttan diğerine geçiş olduğu konusuydu.
İkinci sorumuzun cevabına gelince;
evvelâ şunu ifade edelim ki;
Allâh-ü Teâlâ’nın izni ve yardımı olmadan kimsenin bir şeye gücü yetmeyeceği hususunda ölüyle dirinin farkı yoktur.
Allâh-ü Teâlâ’nın müsaadesiyle bir şeye kadir olma hususunda ise ölüyle dirinin farkı vardır ama, muhâliflerin dediği gibi, diri muktedir, ölüyse âciz değildir, aslında bu iddia, şirkin ta kendisidir.
Zîra diriye müstakil bir güç isnad etmektedir.
Fakat ölüyle dirinin gücü arasında farklı bir durum vardır, çünkü ölenin ruhunun, dirininkinden daha güçlü olduğu şüphesiz bir hakîkattir.
Zîra bazılarının zannettiği gibi, sadece dirilerden duâ ve hediye bekleyen bir âciz konumuna düşmez, bilakis gerçek gücünü göstermesinin önündeki tek engel olan cesetten kurtulunca, sağ iken yapamadığı şeyleri yapmaya başlar.
Nitekim İbn-i Kayyım ki bir çok yanlışların sahibidir, İbn-i Teymiye’nin yanlış fikirlerini yayarak büyük bir ifsâda sebebiyet vermiştir.
Ama Mevlâna Hâlid (Kuddise sirruhû)nun da beyânı veçhile; rûhun ölümünden sonraki tasarruflarını ispat hususunda birçok delil toplayarak, kendisini önder kabul ettiklerini savunan tevessül düşmanlarını şaşkına çevirmiştir.
İşte bu kişi, “er-Rûh” isimli kitabında şöyle demektedir:
‘Bedenin esâretinden, ilişkilerinden ve engellerinden kurtulan bir ruhta, öyle tasarruflar, öyle kuvvetler, öyle himmetler ve Allâh-ü Teâlâ ile öyle süratli irtibatlar bulunur ki, beden içerisinde hapsolmuş basit bir ruhta bu güçlerin hiç biri tasavvur edilemez.
Beden zindanındaki bir ruhun dünyada bu kadar gücü varsa, ya cesetten tamamen ayrılıp, dağınık tüm kuvvetlerini bir araya toplarsa, tabi ki o zaman onun başka sıfatları olur ve başka fiilleri olur, çünkü o zaman o, bedenle alâka kurmadan önceki yüceliğine, temizliğine, asâletine ve üstün himmetine yeniden kavuşmuş olur.1
Tabi ki burada birtakım yükümlülükler vardır ki, ölünün onlardan sorumluluğu kalmamıştır.
Nitekim vefatının ardından bir ruh; namazla, oruçla ve geçim teminiyle mükellef değildir, ama: “İnsan öldüğü zaman, ameli kesilir, ancak (cami, çeşme ve yol gibi) devam eden sadaka, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih bir çocuktan ibaret üç şey müstesnâ”2 hadîs-i şerîfinden anlaşıldığı üzere, ölüyle dirinin müşterek olduğu ameller de vardır.
Demek ki, diriyle tevessülü câiz görüp de, ölüyü aracı yapmayı câiz görmeyenler, ölünün bir şeye gücü yetmeyeceğini söylerken, dirinin, istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddia etmiş olmaktadırlar ki, böylece onlar her Müslüman’ın inanması gereken:
“Allâh’ın izni olmadan yaprak kıpırdayamaz”
îtikâdını zedelemiş olmaktadırlar, çünkü dirinin bir şeye gücü yetebilir mi ki, ölü ondan âciz kalmış olsun! Allah’ın izniyle olduktan sonra ise, ölüyle diri arasında ne fark olabilir?
Netice olarak;
“Allâh-ü Teâlâ’nın izin verdiği kimse, ölü de olsa güçlüdür, Allâh-ü Teâlâ’nın izin vermediği kimse ise diri de olsa âcizdir”
demeyen kişi, Allâh-ü Teâlâ’nın kudretinin büyüklüğünü ikrar etmiş olamaz.
Üçüncü sorumuzun cevabına gelince; ölünün, dirinin dualarından ve sadakalarından faydalandığı konusu, Ehl-i Sünnet akîdesinde yer etmiş bir konudur.
Gerçi Mu’tezile gibi bazı bâtıl fırkalar bunu inkâr etmekteyseler de, şu anda onlara reddiye yapacak mecâlimiz yoktur.
Dirinin ölüden faydalanmasına gelince; bunun da sübûtunu bir çok hadîs-i şerîften anlamaktayız ki, bunun en açık delili, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
“Benim hayatım sizin için hayırlıdır, (benim sağlığımda bir takım işler) yaparsınız, size (onlarla ilgili hükümler) bildirilir.
Ben öldüğümde ise vefâtım sizin için hayırlı olur, çünkü amelleriniz bana (kabrimde) arz edilir, hayır görürsem Allâh’a hamdederim, şer görürsem Allâh’tan sizin için af dilerim” hadîs-i şerîfidir3
Artık “Ben vefatından sonra Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in istiğfârından bir şey ummuyorum” diyene, “İnkârcının nasibi ancak mahrûmiyettir” demekten başka ne denebilir? Oysa bu hadîs-i şerîfi Bezzâr (Rahimehullâh) gibi bir hadîs hâfızı Müsned’inde zikretmiştir.4 Hâfız Irâkî (Rahmetullâhi aleyhi) “Bu hadîsin isnâdı çok iyidir” demiştir.5 Heysemî (Rahmetullâhi aleyhi) “Bu hadîsi Bezzâr rivâyet etti, ricâli sahihte geçen zevâttır” demiştir6. Sü-yûtî (Rahimehullâh) “Bu hadîs sahihtir” demiştir7. Kastalânî “Buhârî Şerhi”nde, Ali el-Kârî “Şifâ Şerhi”nde, Zerkanî de “Mevâhib Şerhi”nde bu hadîs-i şerîfin sahih olduğunu söylemişlerdir8.
Abdullâh ibn-i Sıddîk el-Gumarî (Rahi-mehullâh) “Nihâyetü’l-âmâl fî şerhi ve tashîh-i hadîs-i arzi’l-e’mâl” isimli müstakil bir risâleyi sadece bu hadîsin sıhhatini beyâna tahsis etmiştir. Bu hadîsin sahîh olduğuna ve dört mezhep imamı dâhil bir çok imama göre huccet kabul edilen sahîh ve mürsel yollarla rivâyet edildiğine dâir, müstakil kitaplar yazılacak kadar ilim mevcutken, inançlarını hadîslere göre ayarlamak yerine, hadîsleri inançlarına göre tahlîle tâbi tutma yolunu seçen Elbânî gibilerin bu hadîsi zayıf kabul etmeleri, hilekâr tilkilerin, ars-lanların silsilesini koparma teşebbüsü gibi gülünç ve tehlikelidir.9 Ama elden ne gelir? Hadîs-i şerîfte vârid olduğu üzere: “Dini iyi anlamak ancak Allâh’ın, kendileri hakkında hayır dilediği kimselere nasiptir.”10 Saîd ibn-i Müseyyeb (Radıyallâhu anh), ümmetinin amellerinin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e arzedilişini Kur’ân-ı Kerîm’den istinbât etmiştir. Nitekim Abdullah ibn-i Mübârek (Radıyallâhu anh) onun şöyle dediiğini nakletmiştir: “Ümmetinin amellerinin sabah-akşam Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e arzedilmediği bir gün yoktur, zaten o, bu nedenle onlar hakkında şahitlikte bulunabilecektir.
Allâh-ü Teâlâ “(Habîbim! Seni inkâr edenlerin hâli) nasıl olacak o zaman ki; her ümmetten (kendileri hakkında) bir şâhit (olmak üzere peygamberlerini) getireceğiz, seni de işte şunlar üzerine bir şâhit olarak getireceğiz?”11 buyurmaktadır.
(Ümmetinin ne yaptığını görmeden, onlar hakkında nasıl şahitlik yapabilir?)12
Görüldüğü üzere; biz, vefâtından sonra da sağlığındaki gibi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in dua ve istiğfarından faydalanmaya devam etmekteyiz.
Yine böylece herkesin bildiği ve kimsenin itiraza yeltenmediği sahih hadîs-i şerîfte “Mi’râc gecesi Mûsâ (Aleyhisselâm) ın şefâatiyle farz namazın elli vakitten beş vakite indirildiği13 anlatılmıştır.
Binlerce sene evvel vefât etmiş olan Mûsâ (Aleyhisselâm) ın, bu ümmete ne büyük iyiliği olduğu nasıl göz ardı edilebilir.
Bundan dolayı Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Mûsâ (Aleyhisselâm) size ne güzel şefâatçi olmuştur, ona çok salât okuyun” buyurmakla, bize onun iyiliğini takdir etmemizi talim etmiştir.
Şimdi biri çıkıp da “Vefatından sonra Mûsâ (Aleyhisselâm) dan bir fayda beklenmez, onun için namaz elli vakit kalmalıdır” diyecek olsa, bunu hangi akıllı mâkul görebilir.
Sakın birileri kalkıp, ölülerin dirilere bu türlü yardımının peygamberlere mahsus olduğunu iddiâya kalkışmasın, çünkü bu, delilsiz dâvâ olur, hatta aksine delil kâimdir.
Nitekim İskenderiye ulemâ meşîhatinin müderrisi olan Muhammed Tâcuddîn (Rahmetullâhi aleyhi): “er-Risâletü’r-Remliyye” isimli eserinde şöyle demiştir:
“Peygamberlerin ve velîlerin berzah (kabir âlemindeki) hayatları şehitlerin hayatlarından aşağı olamaz.
Tabi ki nebîlerin hayatı, herkesinkinden daha mükemmeldir, nitekim ümmetinin amellerinin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e gösterildiği ve onun günahkârlar için istiğfârda bulunduğu konusu sahîh sünnette bir çok hadîs-i şerîfle sabit olmuştur.
Salih kulların (vefatlarından sonraki) hayatları ve yakınlarının amellerinin onlara arz edilişine dâir İmam-ı Ahmed’in Müsned’inde bir hadîs-i şerîf vardır ki, ölülerle tevessülü reddedenlerin imamı olan İbn-i Teymiye’ye göre, Ahmed ibn-i Hanbel’in Müsned’indeki hadîs-i şerîflerin tamamı makbûldur.
Zaten bâtılın tutarlılığı olmadığını ve çelişkiden asla kurtulamayacağını İbn-i Teymiye ve İbn-i Kayyım gibilerin kelâmlarıyla, inançlarını kıyasladığımızda daha iyi anlamaktayız.
Enes ibni Mâlik (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Sizin yaptıklarınız ölü olan akrabanıza ve aşîretlerinize gösterilir, eğer (yaptığınız) hayırsa, onunla sevinirler, başka bir şeyse: ‘Ey Allâh! Bizi hidâyete erdirdiğin gibi onları da hidâyete eriştirinceye kadar öldürme’ derler”.14
Amellerin arzı için akrabalık ilişkisi de şart değildir.
Nitekim Ebû Eyyûb el-Ensârî (Radıyallâhu anh) dan mevkûfen rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Amelleriniz ölülere arz edilmektedir.
Güzel bir şey görürlerse, onunla müjdelenirler, kötüyse: ‘Ey Allah! Onları (tâatına) döndür” derler.15
Bu konuda birbirini takviye eden o kadar hadîs-i şerîf mevcuttur ki, böylece biz ölülerin, özellikle yakınlarımızın kabir âlemindeki duâlarına mazhar olduğumuza dâir yakînî bir îtikâda sahip olmaktayız.
Üçüncü sorunun cevabına dâir bazı deliller daha mevcuttur ki, onlar bize dirilerin ölülerden bilfiil yararlandığını daha iyi açıklayacaktır. Ancak bu yazımızda bunlara yer kalmadığından inşâallâh bir sonraki yazımızda daha ne ilginç deliller okuyacaksınız ve dördüncü sorunun cevâbıyla birlikte, ölülerden himmet istemenin, dirilerden istemekten daha çabuk tesir edeceğine ikna olacaksınız. Bir çok ağır hastalığıma, kitap çalışmalarıma ve sohbetlerime rağmen siz Kasr-ı Ârifân okurlarına faydalı ve ilmî yazılar hazırlamaya beni muvaffak kılan Rabbime hamd-ü senâlar son sözüm olsun, ama kendilerine hiçbir yararı olmayan gazete, roman ve dergilere, fuzûlî eğlencelere vakit ayırıp da, bunca âyet ve hadîse birkaç dakikalarını dahi ayırmaya tenezzül etmeyenlere, iki cihanda da bir çift sözüm olsun!
--------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
1- (er-Rûh, sh: 137)
2- (Müslim, no: 1631)
3- (İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ:2/194, İbni Hacer el-Askalânî, el-Metâlibül-Âliye, no:3853, 4/22, Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, no:14250, 8/594).
4- (Keşfü’l-estâr, 1/397)
5- (Tarhu’t-tesrîb, 3/297)
6- (Mecma’u’z-zevâid, 9/24).
7- (el-Hasâisu’l-kübrâ, 2/281).
8- (Seyyid Ebu’l-Haseneyn, er-Rasâil fî tahkîkı’l-mesâil, Def’u şübuhâti’l-mâni’în, 1/13)
9- (Mahmûd Saîd Memdûh, Raf’ü’l-minâre li tahrîc-i ehâdîsi’t-tevessüli ve’z-ziyâre, sh:156-169)
10- (Buhârî, no:71, 1/39; Müslim, no:1031, 2/718)
11- (Nisâ Sûresi:41)
12- (Seyyid Ebu’l-Haseneyn, er-Rasâil fî tahkîkı’l-mesâil, Def’u şübuhâti’l-mâni’în, sh:13)
13- (Buhârî, no: 3207, 3393, 3430, 3887, 7517; Müslim, no:162, 262; Tirmizî, no: 3346; Nesâî, no: 449; Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 17833, 17837, 29/370-381; İbn-i Ebî Şeybe, 14/302-304; Taberî, 14/416-420)
14- (Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 3/164)
15- (İbn-i Ebi’d-Dünya, Kitâbü’l-menâmât, sh:8; Irâkî, el-Muğnî, 4/497)
Ahmet Mahmut ÜNLÜ
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
ÖLÜM BİR YOK OLUŞ MUDUR?
7/2/2008 · Kategori: Reddiyeler

ÖLÜM BİR YOK OLUŞ MUDUR?
"Tevessül inkarcıları yazı dizisi 3"
Tevessül edilen kişinin diri veya ölü olması arasında bir fark yoktur.
Tevessülün ölümden sonra da caiz olduğunu ispat eden delilleri serd etmeden önce, cevabını açıklamak istediğimiz bazı sorular vardır:
Ölüm tam bir yok oluş mudur; yoksa o, bir yurttan diğerine geçiş midir?
Bir şeye güç yetirmenin varlığı ve yokluğu hususunda ölüyle diri arasında bir fark var mıdır?
Ölü mü, dirinin dua ve benzeri hediyelerinden faydalanır, yoksa diri de ölüden fayda görebilir mi?
Peygamberin ve velinin Allah katındaki mertebesi ölümünden sonra biter mi?
Allah’ın tevfîk ve inayetiyle bu suallere cevap vermek üzere deriz ki:
Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat inancına göre ölüm; dünya yurdundan berzah âlemine geçişten ibarettir.
Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (Rahimehullâh) “el-İhyâ” isimli eşsiz eserinde şöyle demiştir:
Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre, ölüm sadece bir halin değişmesidir, ruh bedenden ayrıldıktan sonra da bâkidir, ama ya azap içerisindedir veya nimetlere mazhar bir haldedir.1
Süyûtî (Rahimehullâh) “Büşra’l-Keîb” isimli eserinde bu konuyu şöyle açıklamıştır:
Ulemanın beyanına göre; ölüm halis bir yokluk ve sade bir tükeniş değildir, ölüm ancak ruhun bedenle ilişkisinin kesilmesidir.2
“İnbâü’l-ezkiyâ fî hayâti’l-enbiyâ” ve “Mirkatü’s-Su’ûd” isimli eserlerinde de şöyle demiştir:
“Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları, bu hususta ulaştığımız deliller sayesinde bizim nezdimizde kat’î bir bilgiyle malumdur ki, artık bu rivâyetler tevâtür derecesine ulaşmıştır.”3
İbn-i Kayyim, “er-Rûh” isimli eserinde şöyle demiştir:
“Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Cesed-i Şerîfi’nin toprakta taptaze durduğu kesinlikle bilinmektedir.
Sahabe Ona:
“Sen kabrinde çürümüşken bizim salâtlarımız sana nasıl arz edilecektir?” diye sorduklarında O:
‘Allah, peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa yasaklamıştır’ buyurarak, bize bu hakikati açıklamıştır. 4
Ölümün yokluk anlamına gelmediğine delâlet eden bir çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf mevcuttur.
Nitekim, “Allah(ın dinini yüceltme) yolunda öldürülen (şehit) kimseler için: ‘ölüler’ demeyin! Doğrusu (onlar), dirilerdir velâkin (yaşantıları cismanî olmadığından) siz (onların hayatlarını sezinlemek bir yana, vahye dayanmayan şu yetersiz akıllarınızla, onların ne manada diri olduklarını bile) anlayamazsınız.” 5
Ve “(Habîbim!) Sakın ha Sen Allah yolunda (Bedir ve Uhud gibi muharebelere katılıp oralarda) öldürülmüş olan kimseleri ölüler sanmayasın! Bilakis dirilerdir; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.”6
âyet-i kerîmeleri Allâh yolunda öldürülenleri ölü sanmaktan ve onları “ölüler” diye anmaktan nehyetmektedir.
Allah yolunda öldürülmek sade harpte şehit düşmekle olmaz.
Bu, nefisle cihattayken ölen velilere de şamildir.
Nitekim Ebû Zerr el-Ğıfârî (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Cihadın en üstünü, kişinin, Allah-ü Teâlâ uğrunda nefsi ve arzusuyla cihat etmesidir.” 7
Câbir (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Hoş geldiniz! En küçük cihattan, en büyük cihada; kulun, nefsiyle cihadına geldiniz!”8
Fudâle ibn-i Ubeyd (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Gerçek mücâhit, nefsiyle cihat edendir.” 9
İşte bu gibi bir çok hadîs-i şerîf ve rivâyet buna delâlet etmektedir.
Kılıç şehitlerinin ve aşk şehitlerinin hali bu olunca, ya genel manada bütün peygamberlerin özellikle de Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in berzah hayatı nasıl olur?
Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar”10
Münâvî (Rahimehullâh) bu hadîsin sahih olduğunu, Kettânî (Rahimehullâh)ise “Nazmü’l-müte-nâsir” isimli eserinde mütevâtir olduğunu söylemiştir.
İbn-i Neccâr (Rahimehullâh) ise peygamberlerin ezan ve kametle namaz kıldıklarını söylemiştir.
Nitekim Haccâc’ın ordularının Medîne’yi yağmaladığı Harre günlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mescidinde üç gün ezan ve kamet getirilmemişti.
Sa’îd ibn-i Müseyyeb (Radıyallâhu anh) ise kabr-i şerîfe sığınarak mescitten ayrılmamıştı.
Fakat kapalı yerde kaldığından namaz vakitlerini anlayamıyordu.
O, namaz vakitlerini ancak Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinden duyduğu ezanla anlayabiliyordu.11
Zerkanî’nin “el-Mevâhib” şerhinde, Kastalânî ve Remlî gibi bir çok âlimin de muhtelif eserlerindeki beyanlarına göre; peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar, oruç tutarlar, hacca giderler, umre yaparlar ve farz olmayan bir çok nâfile ameller işlerler. 12
Müslim şerhi “el-Müfhim” sahibi Ahmed ibn-i Ömer el-Kurtubî (Rahimehullâh) ın beyanı veçhile; peygamberlerin kabirlerindeki namazları manevî değildir, hayatlarında kıldıkları namaz cinsindendir.
Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Mi’rac gecesi kırmızı kum tepesinin yanında Musa’ya uğradığımda o, kabrinde ayakta namaz kılıyordu”13
Bu hadîsden açıkça anlaşıldığına göre, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mûsâ (Aleyhisselâm)ı gerçekten uyanıkken görmüştür.
Mûsâ (Aleyhisselâm) da, hayatında kıldığı gibi kabrinde diri olarak namaz kılmaktadır. 14
Bunda muhal görülecek bir şey yoktur.
Âhiret halleri akılla idrak edilemez.
Kabir halleri de, dünya hallerinden çok âhiret hallerine benzer.
İmam-ı Süyûtî (Rahimehullâh) Nesâî şerhinde şöyle demiştir: Şeyh Bedreddîn ibn-i Sâhib (Rahimehullâh) “Hayâtü’l-enbiyâ” isimli eserinde şöyle demiştir:
Bu hadîs, Mûsâ (Aleyhisselâm)a kabrinde hayat sıfatı ispat etmektedir.
Çünkü ayakta namaz kılmak, ruhun işi olamaz, bununla ancak beden sıfatlanır. Zaten “Kabrinde” ifadesi bunun delilidir.
Çünkü ruhun namaz kılmasının kabre tahsisinin bir anlamı yoktur.
Şeyh Takiyyüddîn es-Sübkî (Rahimehullâh) da bu hadîsin şerhinde şöyle demiştir.
“Namaz diri bir bedene sahip olmayı gerektirir, ama bu bedenin dünyada olduğu gibi yemeye, içmeye vesâir zarûretlere muhtaç olması gerekmez, bilakis o farklı bir tür hayattır, fakat mecâzî değil, hakîki bir hayattır.”15
Yine böylece Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Mi’rac gecesi Mescid-i Aksâ’da peygamberlere imam olduğu, onların Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i öven konuşmalar yaptıkları hemen hemen bütün hadîs ricâli tarafından sahih kaynaklarda zikredilmiştir.16
Allah-ü Teâlâ bu şerefi sadece peygamberlere tahsis etmemiş, dünyada ibadet ve namaz aşığı olan ve bu hal üzere vefat eden bazı dostlarına da nasip etmiştir.
Nitekim namaz aşığı olan Sâbit el-Bünânî (Radıyallâhu anh):
“Ya Rabbi! Bir kuluna kabrinde namaz imkânı verdiysen, onu bana da ver” diye dua ederdi.
Vefat ettiğinde onu lahdine koyan kişi üzerini kapattıktan sonra, onun kabrinde ayakta namaza durduğunu gördü.17
Mardin’e bağlı Şehmûs beldesinde medfûn bulunan, Abdulkadîr-i Geylânî (Kuddise sirruhû) nun arkadaşlarından olan Şeyh Mûsâ ez-Zûlî (Kuddise sirruhû) nun da aynen kendisini kabre koyan kişi tarafından ayakta namaz kılarken görüldüğü muteber kitaplarda zikredilmektedir.
Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kâmil ümmetlerinin kabir hayatı böyleyse, ya Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabir hayatı ne kadar gerçektir!
Bunun en büyük delili Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen:
“Kim bana selâm verirse, Allâh bana mutlaka ruhumu (konuşma kabiliyetimi) iâde ettiği için ben onun selâmına cevap veririm!” hadîsidir. 18
Yine Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ebu’l-Kasım’ın canı (kudret) elinde olan Zât’a yemin olsun ki, elbette Meryem oğlu Îsâ adâletli bir imam ve âdil bir hakem olarak inecektir. Mutlaka haçları kıracak, domuzları öldürecek, (Müslümanların) araları(nı) kesinlikle düzeltecek ve hiç şüphesiz kin ve nefreti giderecektir. Ona çok mallar arz edilecek, fakat kabul etmeyecektir. Sonra kabrimin yanında durup bana: ‘Yâ Muhammed’ dediği anda ben mutlaka ona cevap vereceğim”19
İşte bütün bu hadîs-i şerifler Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in, kabrinde işiten, gören ve cevap veren diri bir zat olduğu hususunda bir nastır.
Şehitlerin hayatı Kur’an’ın nassıyla sabitken, ya şehitlerden üstün olan peygamberlerin hayatı, hele hele hem peygamberlerin, hem de şehitlerin Efendisi olan Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in hayatı ve tasarrufları nasıl yadırganabilir?
Bu hakikati inkâr edenler, kendisine tâbi olduklarını iddia ettikleri İbn-i Kayyım’in “er-Rûh” isimli kitabına bakacak olsalar, bir çok yanlış inançlarını düzeltmeye muvaffak olacaklardır.
Ama onların derdi gerçeği bulmak değildir, kör taklitçiliktir, demek ki bunların imamı “şu veya bu” değildir, ancak nefs-i emmâreleridir.
Vakit ve yer darlığı yüzünden kısa kesmeye mecbur olduğum bu izahla, yazımın başındaki dört sorudan birincisini cevaplamaya çalıştım.
Böylece anlamış olduk ki, ölüm, bazılarının yanlış anladığı gibi bir yokluk değildir, bilakis bir yurttan diğerine geçiştir.
Bu herkes hakkında böyledir ama peygamberler, şehitler ve veliler gibi kullar hakkında bu daha da farklıdır, çünkü onların gerçek anlamda hayatları, tasarrufları ve insanların ibadeti gibi teklîfî olmasa da, meleklerin tâatı gibi ilhâmî olan ibadetleri devam etmektedir, ne var ki onlar diriyseler de, melekler gibi bize görünmemektedirler, nitekim melekler diriyseler de biz onları görememekteyiz.
Ancak içimizden Allâh-ü Te’âlâ’nın özel ikrâmına mazhar olanlar müstesnâ! İşte Seyyid Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinde müvâceheyi şerîfeye vardığında:
“Uzakken rûhumu gönderiyordum.
Benim vekilim olarak toprağı öpüyordu.
İşte şimdi bedenlerin buluşması gerçekleşti.
Sağ elini uzatsan da dudağım da nasiplenseydi”
dediği anda, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mübarek eli kabr-i şerîfinden çıkıyor, Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) onu hürmetle öpüyor; bu sırada orada izdiham etmiş elli bini aşkın insan cezbeye geliyor, içlerinden niceleri o anda can veriyor.
Abdulkadir-i Geylânî, Hayat ibn-i Kays el-Harrânî ve Adiyy ibn-i Müsâfir (Kaddesallâhu sirrahüm) gibi bir çok zevât o anda orada hazır bulunanlar arasında, mübarek eli görüyorlar, fakat öpemiyorlar.
Ee ne demişler:
“Elde olan beyde olmaz!”
Bu hâdise o kadar meşhûr ve mütevâtirdir ki, bu hususta tevâtürü nakleden müstakil bir eser bile gördüm.
“Gâyetü’t-tahrîr”
müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamberin selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nûrânî bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder.
Celâleddîn es-Süyûtî (Rahimehullâh) bu haberi incelediği “eş-Şerefü’l-Muhtem” adlı risâlesinde hâdisenin tevâtür derecesine ulaştığını söyler.
Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî (Kuddise sirruhû) da bu menkıbe hakkında kaleme aldığı “el-Kenzü’l-Mutalsem fî meddi yedi’n-Nebî li-veledihi’l-Ğavs er-Rifâî” adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. 20
İşte bu da, Ebu’l-Hasen-i Şâzelî’nin halîfesi, Arş’ın ezanını dinleyen Yâkût-u Arşî ve “el-Hikem” sahibi İbn-i Atâillâh el-İskenderî gibi bir çok velînin şeyhi Ebu’l-Abbâs el-Mürsî (Kuddise sirruhû)ki o da “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir an bile gözümden kaybolsa, kendimi müminlerden saymam.
Ben bu elimle, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile musâfaha ettim” diyor. Zaten tasavvuf imamları, din ve dünya işlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile dâimi irtibât halinde olmayanları “Erler Divanı”na kayıtlı kabul etmiyorlar.
Makam sahibi büyüklerin, mertebeleri hakkında ihtilâf ettikleri hadîsleri Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e sordukları yakînen bilinen bir gerçektir.
Tabi ki bu, şeyh bozuntusu bir takım iddiacıların harcı değildir.
Gerçek ölüyle hakiki diriyi ancak kalbi diri olanlar anlar, cisimleri diri, kalpleri ise ölü olanlar bu hakikatlerden ne anlar! 21
Nimet erbâbına nimetleri âfiyet olsun, Miskin âşığa da zorla yudumlayabildiği kalsın!
Yazılarımızı takip edenler diğer üç sorunun cevabını ve bununla beraber ne ilimler öğrenecekler, böylece artık ölümün yüzünü soğuk görmeyeceklerdir.
Tabi konumuz yine tevessül başlığına dönecektir.
Selâm ve duâ ile Rabbime emânet ederim!
--------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR:
1 (İhyâ-ü ulûmi’d-dîn, 4/493)
2 (el-Hâvi li’l-fetâvâ, 2/147)
3 (İnbâü’l-ezkiyâ, sh:34)
4 (er-Rûh, sh:111; Nesâî, no: 1374; Ebû Dâvud, no: 1040; İbn-i Mâce, no: 1085; Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 4/8)
5 (Bakara, 154)
6 (Âl-i İmrân, 169)
7 (İbn-i Neccâr, Deylemî, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 11262, 11265, 4/430-431)
8 (Beyhakî, ez-Zühd, no:374, sh:198; Hatîb, Tarih-u Bağdâd, no:7345, 13/498; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 11260, 4/430-431, 11779, 4/616; İrâkî, el-Muğnî, no:2584, 2/709; Zebîdî, el-İthâf, 7/351)
9 (Tirmizi, Cihad:2, no:1621, 4/165)
10 (Ebû Ya’lâ, no:3425; Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 8/211, Bezzâr, Beyhakî, Hayâtü’l-enbiyâ, İbn-i Adiyy, İbn-i Asâkir, Ebû Nu’aym, Tarih-u İsfehân, Muhammed Zekî, Hayâtü’l-ervâh, sh:213, İbn-i Hacer, el-Feth, 6/487)
11 (Dârimi, 1/44, İbn-i Sa’ad, et-Tabakât, 5/132, el-Lâlekâî, Kerâmâtü’l-evliyâ, 1/166)
12 (Muhammed Zekî İbrâhîm, Hayâtü’l-ervâhi ba’de’l-mevt, sh:213-214)
13 (Müslim, no:2375, İbn-i Hıbbân, no:49, 1/241-242, Nesâî, no:1631, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 3/120)
14 (el-Müfhim, 6/192)
15 (Şerhü’s-Süyûtî alâ Süneni’n-Nesâî, 3/215-216)
16 (İbn-i Kesîr, 5/11-13; Taberî, 14/422-423; Beyhakî, ed-Delâil, 2/361-362; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, 9/147-152 )
17 (el-Kurtubî, el-Müfhim, 6/192)
18 (Ebû Dâvud, no:2034, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 2/527; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, no:10050, 5/245, İbn-i Hacer, el-Fethu’r-Rabbânî, 6/488; Telhîsu’l-habîr, 2/267)
19 (Ebû Ya’lâ, el-Müsned, no: 6584; Hâkim, el-Müstedrek, 2/651)
20 (TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt:2, sh:127-128)
21 (Kurtubî, et-Tezkira, 1/199; Muhammed Zekî, Hayâtü’l-ervâh, sh:221-222)
Ahmet Mahmut ÜNLÜ
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ - II
29/1/2008 · Kategori: Reddiyeler

TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ - II
"Tevessül inkarcıları yazı dizisi 2 "
Rasullerin, nebîlerin ve velilerin, vefatlarından sonra da yardımları vardır.
Çünkü peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri ölümlerinden sonra kesilmez.
Zira birçok sağlam hadîs-i şerîfte varid olduğu üzere, peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar, hacca giderler, dolayısıyla onların yardımları mucizelerinden sayılır.
Şehitler de diridirler, gündüz gözüyle âşikâre kâfirlerle harbettikleri açıkça görülmüştür.
Velilerin yardımı ise onların kerametleridir
Evvelki yazımızda tevessülün çeşitlerine dair bazı örnekler ve deliller zikrettiysek de, ihtilaf edilen 4,7, 8, 9 ve 10. maddeyle alâkalı delilleri bu yazımıza havâle etmiştik.
Bu arada birçok engelle, özellikle hastaneye kalkacak derecede hastalıklarla boğuşmama rağmen yine de size verdiğim sözde durmak gayesiyle ve gayretiyle bu yazımı hazırlamaya beni muvaffak kılan Rabbime hamd-ü senâlar ve vefâtından sonra da bizim her halimize şahit olduğuna ve bizden himmetini esirgemediğine inandığım Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e ve âl-i ashâbına salât-u selâmlar, talim ve terbiyeleriyle Ehl-i Sünnet çizgisinde kalmaya muvaffak kılındığımız kıymetli Üstâdımız Hacı Mahmud Efendi (Kuddise sirruhû) Hazretlerine hayırlı uzun ömür, sıhhat-ü âfiyet ve fevka’t-tecellîler ile dualardan sonra konuya girecek olursak; 4. maddede zikredilen: Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve salihler ile Allâh’a ant verilmesinin meşrûiyetinin delili: “Şüphesiz Allâh’ın öyle kulları vardır ki, (herhangi bir konuda) Allâh’a ant verseler, mutlaka Allâh onları doğru çıkarır (istediklerini yapar)” meâlindeki hadîs-i şeriftir.
(Buhârî, Tefsîr, 113, no:4335, 4/1685-86; Hâkim, el- Müstedrek, no: 7932, 7/15-16)
Bu zatların kendileri adına Allâh’a ant vermeleri meşrû iken, bu zatları Allâh için sevenlerin onlar adına Allâh’a ant vermeleri nasıl câiz olmasın?
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diğer peygamberleri vasıta etmiş midir?
7. maddeyle ilgili konuşacak olursak; Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ve velilerin hakkı ile tevessülde bulunmak, bunun meşrûiyetinin delili, İbn-i Mâce’nin Bilâl ve Ebû Sa’îd el-Hûdrî (Radıyallâhu anhüma) gibi zatlardan naklettiği namaza çıkma duasıdır.
Buna göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) namaza çıkarken: “Ey Allâhım! Ben Senden, Senden isteyenlerin hakkı hürmetine ve Sana (ibadete) doğru şu yürüyüşümün bahşı hürmetine…
İstiyorum ki, beni ateşten sığındırasın, beni cennete sokasın ve benim günahlarımı bağışlayasın, çünkü günahları Senden başkası affedemez” derdi ve bunu okuyanlara büyük mükâfatlar vaad ederdi.
(İbn-i Mâce, Mesâcid, 14, no:778, 1/256)
Selef-i sâlihîn (geçmiş büyükler) ve onların peşi sıra gelenler bu dua ile amel ederlerdi ve buna kimse itiraz etmezdi.
Yine böylece Taberânî, İbn-i Hıbbân ve Hâkim’in sahih kabul ettiği bir rivâyete göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Hz. Ali’nin annesi Fâtıma binti Esed (Radıyallâhu anha) ’ i kabre indirirken yaptığı duada: “Ey Allâh! Peygamberin ve ondan önceki peygamberler hakkı için annem Fâtıma binti Esed’i bağışla ve kabrini genişlet” demiştir.
(Taberânî, el- Mu’cemü’l-kebîr, no:871,24/352)
Zaten “Onların hakkı” demek onların Allâh katındaki derece ve makamları demektir, yoksa Allâh-u Te’âlâ’ya bir şey vacip olur anlamında değildir.
8. maddede konu edilen “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ve Salihlerin zatlarıyla tevessülün eşrûluğunun deliline gelince, Yahudilerin evvelce Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) hürmetine düşmanları olan kitapsızlara karşı yardım istedikleri: “Onlar daha (Muhammed gönderilmeden) önce fetih istiyorlardı” (Bakara:89) âyetiyle açıklanmıştır.
Nitekim Celâleyn gibi en kısa tefsîr dahil bütün tefsîrlerde ittifakla zikredildiği üzere; Yahudiler bir harpte zora düşseler Tevrât’ı çıkarıp, parmaklarını Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’ in ismi ve vasfı geçen yerin üzerine koyarak:“Ey Âllâh! Âhir zamanda gönderilecek peygamber hürmetine bize yardım et” diye dua ederler ve mutlaka icâbet olunurlardı.
Allâh-u Te’âlâ onların bu duasından dolayı kendilerine kızmamış, bilakis bu kadar net bir şekilde tanıdıkları o zat kendilerine geldiğinde onu inkâr ettikleri için onları lanetlemiştir.
(Bakara:89)
Efendimizin (sav) âmâya öğrettiği dua neydi?
Nesâî, İbn-i Mâce ve Tirmizî gibi bir çok muteber kaynakta Osman ibn-i Huneyf (Radıyallâhu anh)’dan rivâyet edilen âmânın hadîsi de bu maddenin en büyük delilidir.
Şöyle ki, bir âmâ Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek: “Yâ Rasûlüllâh, Allâh’a dua et de, bana âfiyet versin” dedi.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) “İstersen dua edeyim, istersen sabret” buyurdu.
O, “Dua et” deyince, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ona abdest almasını ve güzelce abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kılarak: “Ey Allâh! Ben Senden istiyorum ve rahmet peygamberi olan Muhammed Peygamberin ile Sana yöneliyorum.
Ey Muhammed! Ben bu isteğimin yerine gelmesi hususunda seninle Rabbime yöneldim!
Ey Allâh! Onun benim hakkımdaki şefaatini kabul et” diye dua etmesini emretti.
İbn-i Huneyf (Radıyallâhu anh) şöyle anlattı: “Vallahi biz henüz meclisten ayrılmamıştık, çok da uzun konuşmamıştık, o âmâ kişi yanımıza geldiğinde sanki onda hiçbir hastalık yokmuş gibi gözleri açılmıştı.”
(İbn-i Mâce, İkamet, 189, no:1385, 1/441; Tirmizî, De’avât, 119, no: 3578, 51569; Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, no: 17240-41, 6/106; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, no:8311, 9/30; Hâkim, el-Müstedrek, no: 1180, 1909, 4/ 458,700)
Bu hadîsi büyük hadîs hafızları kitaplarında zikretmişlerdir ki, İbn-i Huzeyme, Tirmizî, İbn-i Mâce, Hâkim, Nesâ’î, Taberânî, Beyhakî, İbn-i Hıbbân, Ebû Nu’aym ve Münzirî (Rahimehümüllâh) bunlardan bir kaçıdır.
Tevessülü yasaklayanların başı olan İbn-i Teymiyye bile bir çok kitabında bu hadîsin sahih olduğunu söylemeden edememiştir.
Bu duanın Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda yapıldığını söylemek davasız delildir, aksine âmânın abdest almaya gitmesi ve râvinin: “Yanımıza geldiğinde gözü açılmıştı” demesi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in huzurunda yapılmadığının delilidir.
Yine böylece bunu Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in sağlığına bağlamanın bir delili yoktur.
Aksine hadîsin râvisi Osman ibn-i Huneyf, Hz. Osman (Radıyallâhu anh) zamanında ona bir işi düşen, fakat Osman (Radıyallâhu anh)’ın ilgisine nâil olamayan kişiye bu abdesti, namazı ve duayı yaptıktan sonra Osman (Radıyallâhu anh)’ın yanına gitmesini tavsiye etmiş; adam bunu yapıp halifenin kapısına gidince, kapıcı gelip elinden tutarak onu halifenin huzuruna sokmuş, Osman (Radıyallâhu anh) da onu alıp yanına oturtmuş ve işini görmüştür.
Hatta o kişi Osman ibn-i Huneyf’in Osman (Radıyallâhu anh)’la kendisi hakkında konuştuğunu sanmış, konuşmadığını duyunca da şaşırıp kalmıştır.
Taberânî ve Beyhakî bu ilâvenin de sahih olduğunu söylemişlerdir.
Zaten Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bu duayı kendi huzuruna ve hayatına tahsis etmemiş, bilakis “Bir ihtiyacın olursa, yine böyle yap” buyurmuştur.
(Ebu’l Haseneyn el-İdrîsî, er-Resâil fî tahkîki’l-mesâil, 1/35)
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bu hadîs-i şerîfte dara düşenlere, kendisine nidâ etmelerini emretmektedir.
Çünkü Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) o kişiye “Ey Allâh!” demesini emretmekle yetinmemiş, bilakis onun ardından: “Sana rahmet peygamberi Muhammed peygamberinle yöneliyorum” demesini emretmiş, bununla da iktifâ etmeyip bizzat kendisini muhatap alarak ona nida etmek üzere: “Ya Muhammed! Ben Seninle Rabbime yöneliyorum” demesini emretmiştir ki bunun, ondan tam anlamıyla şefaat istemeyi ve himmet-meded talep etmeyi emretmekten başka manası yoktur.
Âlimler, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in, ümmetinden birine yaptığı emrin, bütün zamanlarda bulunan, huzurundaki ve gıyabındaki, hayatındaki ve vefatından sonraki tüm ümmetlere yönelik olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
Ancak bu emrin özelliğine dair bir delil bulunması müstesnâ ki, konumuzda böyle bir şey söz konusu değildir.
Aksine Osman ibn-i Huneyf gibi bir sahâbînin anlayışına bakılırsa böyle bir tahsisin olmadığı, dolayısıyla bu emrin Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra da geçerli olduğu kolaylıkla anlaşılır.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bir mucize olarak sağlığında ve vefatından sonra ümmetine yetişmektedir.
İbn-i Teymiyye’den önce hiç bir âlimin tevessüle şirk dediği, haramlık bir yana, mekruh bile dediği işitilmemiştir.
Aksine Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’i aracı yapmanın, ona salavât okumak gibi duanın sünnetlerinden olduğunu söylemişlerdir.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in ümmetine şirk olacak ya da şirke sebebiyet verecek şeyleri öğretmiş olmasını bir Müslüman nasıl düşünebilir?
Bilakis onun öğrettiği tevessül, istiğâse, istişfâ’ ve teberrük (aracı yapmak, yardım istemek, şefaat talep etmek ve bereketlenmek) gibi mefhumların tamamı kâmil imanı mûcip olan üstünlüklerdir.
Osman ibn-i Huneyf’in Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in vefatından sonra başkalarına bu duayı öğretmesini sünnete muhalif sayanlar İbn-i Ömer (Radıyallâhu anhüma) nın yaptığına ne diyecekler?
Nitekim bir kere onun ayağı uyuştuğunda ona: “En sevdiğini an” denilince, “Yâ Muhammed!” diye Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’e nida etti ve uyuşması hemen geçti.
(Buhârî, el-Edebü’l –Müfred, no:993, sh:261-262)
Bu câhiller sünneti bu yüce sahabîlerden daha iyi bildikleri iddiasındaysalar, zaten muhatap alınmaya değer değildirler.
Bilmediğini bilmemek demek olan cehl-i mürekkepten Allâh’a sığınırız.
Müridânın Şeyhinden himmet talebi caiz midir?
Gelelim müritlerin şeyhlerinden “Yâ Şâh-ı Nakşibend! Yetiş!”, “Yâ Abde’l-Kâdir-i Geylânî! Himmet et!” gibi sözlerle himmet istemelerine: Şâfi’î ulemâsından Allâme Şihab er-Remlî (Rahimehullâh)’a, “Bazı insanlar zorluklarla karşılaştıklarında: ‘Ya Şeyh filan!’ gibi nidalarla, peygamberlerden, velilerden, âlimler ve salihlerden istiğâsede bulunuyor (meded dileniyor)’lar, bu câiz midir?
Bu zatların, vefatlarından sonra bir iğâseleri (yardımları) var mıdır?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Rasullerin, nebîlerin ve velilerin, vefatlarından sonra da yardımları vardır.
Çünkü peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri ölümlerinden sonra kesilmez.
Zira birçok sağlam hadîs-i şerîfte varid olduğu üzere, peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar, hacca giderler, dolayısıyla onların yardımları mucizelerinden sayılır.
Şehitler de diridirler, gündüz gözüyle âşikâre kâfirlerle harbettikleri açıkça görülmüştür.
Velilerin yardımı ise onların kerametleridir.”
(Fetâve’r-Remlî, fî hâmişi’l- Fetâve’l-Kübrâ, libni Hacer el-Heytemî, 4/382, el-Fetâve’l-Hayriyye, fî hâmişi’l- Ukûdi’d-Dürriyye fî Tenkîhi’l-Hâmidiyye, 2/279-280, Tehânevî, Ahkamü’l-Kur’an, 3/67, Nebhânî, Şevâhidü’l-Hak, sh:141)
İnşâallâh bundan sonraki yazılarımda sırasıyla “Tevessül edilen kişinin ölü veya diri olmasının fark etmeyeceği”, “İstiğâse (peygamberler ve velîlerden yardım istemek”, “Müşriklerin putlara ibadetiyle müminlerin tevessülünün hiçbir alâkası olmadığı”, “Teberrük (peygamberlerin ve velîlerin sakalı, sarığı vesâir kutsal emânetleriyle bereketlenmek)” gibi önemli konuları tafsîlatıyla ele almaya çalışacağım.
Muvaffakiyetim ancak Allâh’ın yardımıyladır.
Ancak O’na tevekkül ettim ve sadece O’na yönelirim.
Yazılarımızı dikkatle takip edenler, imanlarını arttıracak, rağbetlerini kuvvetlendirecek, rahmetlere koşturacak ve icâbet eserlerini gösterecek nice ilimlere ulaşacaklardır.
Allâh’a, Rasûlüne ve dostlarına emanet ederim!
AHMET MAHMUT ÜNLÜ
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
TEVESSÜLÜ İNKAR EDENLERE TEESSÜF - 1
23/1/2008 · Kategori: Reddiyeler

TEVESSÜLÜ İNKAR EDENLERE TEESSÜF - 1
"Tevesül inkarcıları yazı dizisi 1 "
Allah-u Teâla’ya, Zat’ının celaline yakışır şekilde hamd-ü senadan, Resûlü Muhammed Mustafa’sına, kendisini bizden razı edecek şekilde salât-ü selamdan ve âl-i ashâbını bu salavâta kattıktan sonra; bu sayıda yazmaya başlamak istediğim konu, günümüz Müslümanlarının kafaları karıştırılarak itikatlarının bozulmak istendiği tevessül konusudur.
Maalesef Ehli Sünnet olarak tanıdığımız ve kendilerine güvendiğimiz Müslümanların bir kısmı, kendilerini selefi diye tanıtan Ehli Sünnet dışı bir takım akımlara kapılarak Rasûlüllah (sallallahu Aleyhi Vesellem) Efendimizin bile vefatından sonra bir şeye gücü yetmediği, dolayısıyla ne ondan, ne de başka hiçbir peygamber ve veliden ölümlerinin ardından bir fayda gelmeyeceği şeklinde yanlış bir inanca sahip olmuşlardır. Hatta peygamberlerin ve velilerin yüzü suyu hürmetine Allah-u Te’âlâ’dan bir şey istemenin şirk olduğunu savunacak kadar büyük bir batağın içine sürüklenmişlerdir.
Bu gibi yanlış görüşleri savunanların bir kısmı ilim ehli geçinmekte cahil buldukları masum halkı kandırma kastıyla ve Rasûlüllah (sallallahu Aleyhi Vesellem)’e ait Hırka-i Şerif ve Sakal-ı Şerif gibi kutsal emanetleri ziyaretin bile onları dinden çıkaracağı görüşünü yaymakta, böylece Müslüman Türk milletini ve diğer Müslüman halkları on dört asırdır amel ederek bereketlendikleri güzel tatbikatlardan uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.
Tabi ki bize düşen, ilmî delillerle konuya açıklık getirmek ve bu hususta kafalara sokulmak istenen şüpheleri ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Bu vesileyle tüm okurlarımı hakkı bulma ve doğruya erme niyetiyle yazılarımı dikkatlice okumaya davet eder ve hepimiz hakkında Rasûlüllah (sallallahu Aleyhi Vessellem)’in: “Ey Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip eyle, batılı da batıl olarak göster de ondan sakınmaya muvaffak eyle!” duasıyla dua ederim.
Yazımı “Tevessülün mahiyeti ve çeşitleri”, “Tevessülün âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf’ten delilleri”, “Tevessül edilen zatın diri veya ölü olması arasında bir fark bulunmadığı”, “İbadetin hakikati”, “Müşriklerin ibadetiyle müminlerin tevessüllerini mukayese etmenin yanlışlığı”, “Rasûlüllah (sallallahu Aleyhi Vessellem)’in mübarek saçı, sakalı, cübbesi, kabr-i şerif-i ve sair kutsal emanetleri ile teberrük” başlıkları altında sürdürmeye çalışacağım. Allah-u Te’âlâ bizlerden güzel anlatım, sizlerden de güzel anlayış nasip eylesin.
Tevessülün Mahiyeti Ve Çeşitleri
Tevessül; bir şeyi bir şeye aracı etmek, bir şeye ulaşmak için bir şeyi vesile edinmek gibi anlamlara gelmektedir ki, İslam’da bunun bir takım çeşitleri vardır.
1- Allah-u Te’âlâ’nın isimlerinden herhangi bir isimle tevessül. Nitekim Âişe (Radıyallahu Anhâ)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifteki duasında Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem): “Ey Allâh’ım! Ben Senden temiz ve pak olan, Sana en sevgili olan o mübarek isminin hürmetine isterim ki onunla dua olunduğunda kabul edersin, onun hürmetine bir şey istendiğinde verirsin…” buyurmuştur. (İbn-i Mace, Dua, No : 3859, 2/1268)
2- Salih amellerle tevessül. Buna örnek olarak, içinde bulundukları mağaranın kapısına kaya yuvarlanarak mağarada mahsur kalan üç kişinin kıssasını anlatabiliriz. Nitekim İbn-i Ömer (Radıyallahu Anhûma)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte beyan edildiği üzere: “Bu üç kişiden biri, ana babasına yaptığı iyilik hürmetine, ikincisi, bütün fırsatları elde etmişken zinadan uzaklaşması vesilesiyle, üçüncüsü de, emanete riayeti ve başkasının malını koruyup tam olarak sahibine ödemesi hürmetine Allâh-u Te’âlâ’dan o kayayı mağaranın ağzından kaldırmasını niyaz etmişler, Allâh-u Te’âlâ da, onların bu iyi amellerini dualarının kabulüne vesile kılarak her bir tevessülün peşine kayayı biraz daha açmış, sonunda onları tamamen kurtarmıştır.” (Buhârî, Buyû’, 98, No: 2102, 2/771; Müslim, Zikir 27, No: 2743, 4/2099) Zaten bu iki madde Müslümanlardan hiçbir kimsenin meşruluğu hakkında ihtilaf etmediği konulardır. Tevessül meselesinde bir takım anlayışsızların karşı çıktığı hususlar ise bundan sonra zikredilecek olan kısımlardır ki, biz bu yazımızda fırsat bulduğumuz ölçüde bu bölümleri örneklendirerek izah edeceğiz. İnşâallâh bir sonraki yazımızda da bunların meşruiyetinin delillerini gün gibi ortaya koyacağız.
3- Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem)’in ismiyle tevessül. Nitekim İbn-i Kesîr’den nakledilen: “Yemâme vâkasında Müslümanların şiarı (kendilerini tanıtıcı vasıfları): ‘Ey Muhammed! (Bize yetiş!)’ demeleriydi” (el-Bidâye ve’n-Nihaye, 6/324) rivayeti, sahabe-i kiramın Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’in ismi hürmetine Allah-u Te’âlâ’dan yardım istediklerinin en büyük delili ve örneğidir.
4- Rasûlüllah (Sallalahu Aleyhi Vesellem) ve sâlihlerle Allah’a ant vermek. Mesela bir kişinin: “Ey Allah’ım! Sana Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile ant veriyorum ki benim şu dileğimi mutlaka yerine getiresin.” Veya: “Falan veli ile hürmetine senden istiyorum ki mutlaka hastama şifa veresin” demesi bunun örneğidir. Allah’a ant verme konusunun meşruluğuna dair deliller bir sonraki yazımızda inşâallâh zikredilecektir.
5- Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem)’den ve sâlihlerden dua isteyerek onlarla tevessülde bulunmak. Bir kimsenin: “Ey Allah’ın peygamberi! Ben senden ihtiyacımın görülmesi için dua etmeni istiyorum” demesi bu kabildendir. Nitekim Ömer (Radıyallahu Anh) umreye gitmek için Rasûlüllah (sav)’den izin istediğinde, Rasûlüllah (sav) ona: “Ey kardeşim! Bizi duandan unutma” diyerek tevazu göstermiştir. (Ebû Davûd, Salât 358, No: 1498, 1/470) Salihlerden dua isteme hususunda daha birçok hadis-i şerif mevcuttur.
6- Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem)’in veya herhangi bir velinin makamı ya da hürmeti ile tevessülde bulunmak. Nitekim bir kimsenin : “Ey Allah’ım! Ben peygamberinin hürmetiyle sana tevessül ediyorum.” demesi, “Ben onun yüce makamını ve Senin katındaki yüksek mertebesini ihtiyacımın görülmesi için sebep kılıyorum” anlamına gelmektedir.
7- Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem)’in ya da velilerin hakkı ile tevessülde bulunmak. Bir kişinin : “Ey Allah’ım! Ben peygamberin hakkı hürmetine sana tevessülde bulunuyorum” demesi, Rasûlüllah (sav)’in hürmetine Allah-u Te’âlâ’dan bir şey istemesi demektir, yoksa Allah-u Te’âlâ’ya bir şey vacip olur (zorla yaptırılabilir) anlamında değildir. Salihlerin hakkı ile Allah-u Te’âlâ’ya tevessülde bulunmanın meşruiyetinin delilleri de inşâallâh bir sonraki yazımızda açıklanacaktır.
8- Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem)’in, veya diğer peygamberlerin ya da velilerin zatıyla tevessülde bulunmak. İşte bu kişinin : “Ey Allah’ım! Ben Senden peygamberin Muhammed (sav) hürmetine dileğimi yerine getirmeni isterim” diyerek Rasûlüllah (sav)’in zatını veya diğer salih kimselerin zevatını aracı yapmasıdır.
9- Rasûlüllah (Sallallahü Aleyhi Vesellem)’den şefaat istemek. Bir mütevessilin : “Ya Rasûlallah! Bana şefaat et!”, “Senden bana şefaat etmeni isterim”, “Ey Allah’ım! Peygamberini bize şefaatçi kıl” gibi sözlerle şefaat talep etmesidir ki bu kısmın izahı da bir sonraki yazımızda yapılacaktır.
10- Tevessül çeşitlerinden biri de bir işi bizzat vesileye isnat ederek ondan istemektir ki bir manada bu, vesile olan şahıstan, o işin görülmesi için Allah-u Te’âlâ’ya yönelmesini istemektir. Zira Allah ile birlikte kimsenin yapma veya bırakma hakkı yoktur. Aracı edilen zat ise bir şefaat ve dua sebebi olmaktan öte geçmez. Bu kısmın tafsilatı da inşâallâh ileride gelecektir.
Bir sonraki yazımızda buluşmak üzere Rabbime Emanet
AHMET MAHMUT ÜNLÜ
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
TEVESSÜLÜ İNKAR EDENLERE DELİLLERİYLE CEVAPLAR!!!
16/11/2007 · Kategori: Reddiyeler

TEVESSÜLÜ İNKAR EDENLERE DELİLLERİYLE CEVAPLAR
Tevessül, daha çok tasavvuf çevrelerinde uygulanmakta, ve bazılarınca tenkid edilmektedir.
Şunu hatırlatalım ki; doğrunun tesbiti, yanlışın terkedilmesi için yapılan her tenkid faydalıdır.
Fakat tenkid eden haddi aşınca, doğru ile yanlış biribirine karışır, cahil olanlar da doğruyu şaşırır...
Tevessülü tenkid edenler, gerçek sahih ilme göre hareket etmezlerse haddi aşar, vebale girerler.
Çünkü tevessüle başvuranlar arasında ilim ve takvalarıyla meşhur alimler, irşadıyla bir çok insanı Hakk’a sevk eden arifler mevcuttur.
Gerçek tevhide ulaşmak için canını ve malını feda eden bu şerefli kitleyi rabıta ve tevessül yapıyorlar diye şirkle suçlamak az bir şey değildir.
Tenkid edilen ve şirkle suçlanan kimse, en azından ömrü boyunca beş vakit namazını kılan bir mümindir.
Böyle olunca iş ciddi, tehlike büyüktür.
Çünkü, Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (A.S.) Efendimizin uyardığı gibi; bir kimseye kafir, müşrik, münafık veya fasık demek, sözde kalmaz, hüküm iki taraftan birisine ait olur.
Karşı tarafta söylenen durum yoksa, söz sahibine döner.
Verilen her hükümde adaletli olmak şarttır. Adalet, nefsimiz istemese de hakkı söylemek ve herkese hakkını vermektir.
Biz tevessül ve vesile konusunda orta yolu tanıtmaya çalışacağız.
Vesile Nedir?
Vesile, kelime olarak, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir.
“Falan şunu Allah’a vesile etti”
demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir.
Ayrıca vesile, cennette yüksek bir derecenin ve Rasulullah (A.S.) Efendimiz şefaatının adıdır.
Tevessül ise bir amel vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır.
(İbn. Manzur) Bir çok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir.
(İbn. Kesir, Kurtubî, Alusî)
Kısaca tevessül şudur:
Bir kimse sıkıntı içindedir.
Derdini Allahu Tealâ’ya arzetmek ister, ancak nefsini kusurlu bulur.
Kibirini kırar, tevazu gösterir, duasının kabulü için Allah katında kıymetli kabul ettiği bir şahsı veya ameli anar ve mesela şöyle diyebilir :
“Allah’ım! Şu kâmil zatın hatırına veya şu salih amelin bereketine sıkıntımı gidermeni, isteğimi nasib etmeni istiyorum”
Vesilenin Şartları
Yukarıda tarif edilen caiz olan vesilede üç taraf vardır:
Tevessülle kendisinden bir şey istenen zat. Bu Allahu Tealâ’dır.
İstenen şeyin asıl yaratıcısı ve dilerse ikram edecek olanı O’dur.
Tevessül eden kimse.
Bu, Allahu Tealâ’nın yakınlığını arzulayan, bir hayra ulaşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak isteyen kuldur.
İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler.
Bunlar, kulun kendisi ile Allahu Tealâ’ya yakınlık sağladığı, duasının kabulüne vesile yaptığı salih ameller veya şerefli şahıslardır.
Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
Allahu Tealâ’ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir.
Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez.
Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allahu Tealâ’nın meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir amel olması gerekir.
İman, zikir, tevbe, gözyaşı, dua, sadaka, ihlas, namaz, Allah için sevgi, fakirleri sevindirmek gibi.
Bu salih amelin, Allah Rasûlünün (A.S.) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.
Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibarı, kıymeti, nazı ve niyazı olması gerekir.
Allah düşmanları, açıkça günahkâr olanlar ve gafiller ile Allah’ın rahmetine ulaşılmaz.
Buna göre, bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez.
Salih olmayan kimselerle Allah’a yakınlık sağlanamaz.
Yukarıda arzettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda caizdir, faydalıdır.
Kur’an’da Vesile
Allahu Tealâ, kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu için şu yolu göstermiştir:
“Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaşmaya, sevilmeye) vesile arayın; O’nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide/35)
Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas ve salih ameller gelir.
Salih amellerin başında farzlar yer alır.
Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların meclisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük sebeplerden birisidir.
Müfessir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır.
Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu açıklamayı yapıyor:
“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir.
Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır.
Buna göre ayetin manası: sizi Allah’a yaklaştıran her şeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran her şeyi de terkediniz demek olur.
Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini yanlış görüp bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir sapıklık ve perişanlıktır.
Hayır, gerçek onların dediği gibi değildir.
Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (A.S.) Efendimizin: ‘Allah için sevmeyenin imanı yoktur’ buyurduğu Allah muhabbetine ve Allahu Tealâ’nın ‘O’na vesile arayın buyurduğu vesileye girmektir’ (Haşiye, II/182)
Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.A) da, bu ayetin tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allahu Tealâ’ya yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini belirtmiştir. (Hak Dini, III/233-234)
Tevessül Neden Şirk Değil?
Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah’ın kulu olduğunu biliyorlar.
Onları Allah’a ortak ve yardımcı görmüyorlar.
Onlarda Allah’a ait yetkilerin olduğunu söylemiyorlar.
Sadece, onlardaki ihlas, takva ve salih amellere itibar ediyorlar.
Onların bu takva ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında bulunduklarını, dualarının kabul edildiğini, Allahu Tealâ’nın onlardan razı olduğunu düşünüyorlar.
Bu halleriyle onların:
“Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel himayeme alırım.” (Buhari, İbnu Mâce) kudsi hadisindeki iltifat ve ikrama ulaştıklarına inanıyorlar.
Bunun için onların isimlerini dualarına ekliyor, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda kabulüne destek yapıyorlar.
Yoksa onlar, Allahu Tealâ’dan istenecek bir şeyi velilerden istemiyorlar.
Salihleri vesile yapıp Allahu Tealâ’dan bir şey istemeyi tenkid edenler, bunun her namazda Fatiha suresinde okunan “Allahım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayetlere ters düştüğünü söylüyorlar.
Halbuki bu ayetlerde, Allah’tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine red değil, açıkça bir işaret vardır.
Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor, “isteriz” deniyor.
Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor.
Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya bürünür ve şöyle demek ister:
“Allahım! Bizler topluca sana yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz.
Ben senin huzurunda tek başıma bir şey taleb etmeye ehil ve layık değilim.
İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum.
Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle”
Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile etmek güzel değildir.
Onların adını ve şanını, nefsimizi değil, Rabbimizi razı etmek için kullanmalıyız.
Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil, ahiretimizi mamur etmeliyiz.
Eğer kibirimizi kırar da Allah’a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız.
Dr. Dilaver SELVİ
SEMERKAND
Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!
Son Yazılarım
- Mustafa islamoğlu Ye-cüc ve Me-cücü de İnkar Ediyor!
- Mustafa İSLÂMOĞLU'nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Ây
- FİLİSTİNE YARDIM ZAMANI!
- İSLÂMIN BEŞ TEMEL ESASINDAN BİRİSİ
- NİKE Yİ BOYKOTA DAVET EDİYORUZ
- BELLİKİ YAKINIMIZ YOK ALLAH TAN GAYRI
- TERAVİH NAMAZI VE ÖNEMİ
- HOŞ GELDİN EYY RAMAZAN
- BERAT GECESİ DUASI!
- BERAT GECESİ SORU CEVAP!
- BİR DUA
- İBRET VESİKASI
- MİRAÇ GECESİ VE NAMAZI
- MODERN TESETTÜR REZİLLİĞİ!!!
- REGAİP GECESİ
- COCA COLANIN SON OYUNU
- ÇOK YALNIZIM
- ÖLÜLERİN TASARRUFU DİRİLERİNKİNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR!
- MEVLİD KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN...
- ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ ANISINA
- ÖLÜ YADA DİRİ RABBİM DİLERSE ARASINDA BİR FARK YOKTUR!
- CEP TELEFONU
- BAKKAL AMCA BİR DİN VER BANA!
- HOCALI KATLİAMI (UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM!)
- BALE SERBEST KURAN YASAK!
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- aylin2
- 1984nilufer
- asfur
- abdulbaki
- afranur
- zahara
- ezelinur
- birlahza
- zerirem
- benmihrace
- dilderen
- dilefkar
- affeyleallahim
- ahirem
- fatimaa
- ahuzeren
- bilgimolsun
- mnelam
- cennetkokusu
- behluldana
- islamimedya
- allame
- allahbirdir
- azadgulu
- kitabooku
- beyzanur57
- mevlana1
- adriaticdinibilgiler
- nurbozkurt
- bennur76
- ahsenyar
- rukiyece
- asligibi